Günümüz şartlarında herhangi bir vatandaşa “Bu ülkenin en büyük problemlerini sayar mısınız?” diye bir soru sorulsa verilecek cevaplar arasında “liyakat problemi ve eğitim sistemimizdeki aksaklıklar” maddesi ilk sıralara yerleşir şüphesiz. Lise veya üniversite eğitiminin kalitesini merak edip sahaya indiğinizde şahit olduklarınızdan sonra endişeyle uykularınızın kaçması işten bile değildir.
Memleket meseleleri içerisinde en önemlisi olan “kaliteli insan yetiştirme” konusu maalesef pek ciddiye alınmıyor. İstisnaları hariç tutarak söylüyorum, herkes “mış gibi” yapıyor, yaşıyor. Öğretmen ders veriyormuş gibi, öğrenci ders alıyormuş gibi, veliler eğitime önem veriyormuş gibi, üniversiteler münevver bireyler yetiştiriyormuş gibi, akademi camiası da ilim/bilimle uğraşıyormuş gibi davranıyor. Kısa yoldan refaha kavuşmayı sağlayacak, kişisel mutluluğa eriştirecek her şeyin mübah sayıldığı, hatta kimi mecralarda bunun teşvik edildiği bir zamandayız. Büyükler daima şikayetçi, küçükler ise her zamanki gibi duyarsız.
Yukarıda ülkenin en önemli meselesine dair bazı iç karartıcı satırlar okudunuz. Okuyucularımızın bir kısmı, bu gibi teraneleri duymaktan bıkmış bir şekilde yazının devamını okuma zahmetine katlanmayacak bile. Herkes söylüyor da kimse uygulamıyor diyeceksiniz, haklısınız. Belki bir faydası olur diye aşağıdaki önerileri okumanızı temenni ederim.
Ekran Zehirlenmesine Dikkat!
Ekranlar aracılığıyla mahremimize ulaşan televizyon programlarındaki, dizi ve filmlerdeki yaşam biçimi Türkiye toplumunun gündelik hayatının aynası mıdır gerçekten? O kurgusal dünya, geleneksel aile yapımızı ve toplum hayatımızı yansıtmıyor, doğru. Her gün ekranlardan evimize misafir ettiğimiz o kurgu karakterlerin zaman içerisinde toplumu etkilemediğini iddia edebilir miyiz? Bu sayede alışkanlıklarımız, ifadelerimiz ve düşünce sistemimiz değişiyor. Tabiri caiz ise eski köye birtakım yeni adetler geliyor. İyi veya kötü, toplum bir şekilde evriliyor.
Toplumun, gündelik hayatı dışında geçmişten bugüne taşıdığı gelenekleri, gerçek üstü ögeler barındıran mitolojik dünyası ve gelecek zamandaki yaşamına dair bir umut dünyası da vardır. Batıdaki sinema ve televizyon piyasası, kendi mitolojisini ve gelecek hayallerini en çok sinema kurgusu üzerinden tasarlamakta ve dünyaya pazarlamaktadır. Bizde ise bu sahaya ayrılan sermayenin azlığı ve vizyon eksikliği gibi birçok sebeple tarihî ve mitolojik karakterlerimizin dramatik şekilde birer komedi unsuru hâline getirildiğini görüyoruz. Kahramanların işret masalarından kaldırılmadığı diziler, genç zihinlere tarihi elbette farklı öğretecektir. Tarih ve kültürümüze ait değerlerin hakkıyla işlendiği programların artması hâlinde ekranların faydalı araçlar olacağına kuşku yoktur.
Eğitimde Dünün Tecrübesi, Yarının Ufku…
Günümüz şartlarında tek boyutlu bir eğitimden söz etmek artık mümkün değildir. Sınırlı bilgi kaynakları dönemini geride bıraktık. Teknolojik imkânların genişliği malum. Bilgiye her hâl ve zeminde erişme kolaylığına sahibiz. Uzaktan eğitim modelleri yaygınlaşıyor. Bu sebeple yeni neslimizin eğitimini çok boyutlu bir şekilde düşünmek icap ediyor. Artık dünün tecrübesiyle yarının ufkunu buluşturarak yeni şeyler söylemeliyiz. Eskiyi reddederek ya da tersine onu aynen devam ettirerek bir yere varamayacağımız gibi yeniye mesafeli durarak ve son gelişmelere gözümüzü kapatarak da terakki edemeyiz. Tanzimat döneminden bu yana adeta müzmin bir hastalığımız hâline gelmiş olan eski ile yeniyi çatıştırma anlayışından vazgeçmenin zamanı geldi de geçiyor. Çünkü genç nüfusumuzu, yani istikbalimizi bekleyen daha önemli problemler ve tehlikeler gözümüzün önünde durmaktadır.
İlk Adım: Klâsiklerimizle Barışmak
Batı dünyasının başardığını, yani klâsiklerinden istifade ederek gençliğini yarına hazırlama çabasını biz de başarabilmeliyiz. Klâsiklerimizle barışmak, onlardan istifade etmek zorundayız. Alfabe değişikliğinin klâsik metinlerimizi okumayı zorlaştırdığı gerçeğini elbette unutmuyoruz. Ancak bu konu artık reel bir eleştiri değildir. Zira bu metinleri anlamak artık bir ihtisas alanına dönüşmüştür. Gelinen bu aşamadan sonra geriye dönüp hayıflanmanın bir yararı bulunmadığını, buna gerek de olmadığını söyleyebiliriz.
Esasen klâsik döneme ait metinlerimizin birçoğu, akademi camiasının gayretleriyle günümüz alfabesine kazandırılmıştır. Kimilerinin dil içi çevirileri dahi yapılmıştır. İşin bundan sonraki kısmı bu metinleri eğitim sistemimiz içerisinde uygun bir zeminde kullanmaktır. O metinlerden istifadeyi yaygınlaştırmak için kısaltılmış versiyonlar üretmek, animasyon ve kısa filmler yapmak, bulmaca ve oyun programları kurgulamak gibi seçenekler basit ve yararlı yöntemlerdir.
Bize kalırsa bu meselede yapılacak en faydalı iş satırlara mahkûm kalmış değerli bilgileri günümüz gençliğiyle buluşturup sadırlara nakşetmektir. Zira eski hâl artık muhaldir. Tarihimizin neredeyse on asrını kapsayan İslâm medeniyetini kökten reddetme fikri bize uzayın kapılarını aralamadığı gibi geçmişi hiç güncellemeden bugüne taşımanın da pek yararı olmayacaktır. Mevlânâ’nın meşhur pergel metaforundaki gibi; bir ayağı kendi medeniyeti üzerinde sabit, diğer ayağı dünya üzerindeki gelişmeleri yakından takip eden ufku geniş bir gençliğe ihtiyacımız var.
Prof. Dr. Ahmet TANYILDIZ
Başarılar dilerim hocam. Allah muvaffak etsin.
Öyle ama kimse bu zahmete girmez bize lazım olan bilgiyi dahi direk beynimize enjekte etmeleri gerek yoksa kimse zahmet edip de okumaz uygulamaz
Eskinin yeniye uyarlanması konusunda bizlere fazlasıyla görev düşüyor.Bir an evvel konfor alanından sahalara çıkmak anlatmak ve derhal yeni şeyler üretmek bunu tekrar ifade etmeliyim ki “anlatmak” zorundayız.Yoksa geç kalınmışlığın acısını çekecek olan yine bizler olacağız.Yeni neslin inşasında üzerimize düşeni yapmak durumundayız.Değerler eğitimi üzerinde yoğunlaşılmalı…
Allah razı olsun. İstifade ettik sayın hocam. Geçmişimizi unutmayıp geleceğimizi en güzel şekilde inşa edeceğimiz ve bizi biz yapan değerlere sahip çıkacağımız yarınlar ümidi ile…