“Zamanla geçer” sözüne inanıyordum ben de. Ve fakat yine zamanla öğrendim ki, zamanın geçiremediği ve hatta derinleştirdiği duygular, düşünceler, hazlar da var bu hayatta. Kalbime tesir eden ne varsa “unutulmaz bellek” kaydetmiş. Ne su alıyor, ne kar ne de fırtına. Bir taşla bile ezip yok edilecek şeyler değil. Bu bazen iyi günlerden alınmış, bazıları da kötü günlerden. Üzerinden yılların geçmesi, sadece geçmiş fakat hissettiklerim geçmemiş. Öyle anlarım olmuş ki, nereye kaldırsam, nerede saklasam da değmese demişim suya. Suyun arındırmayıp, acıttığı bir dünya. Zamanla çatışmış ve elbette ben kaybetmişim. Fark etmeden de kaydetmişim…
Ahmet Hamdi Tanpınar’ın dediği gibi:
Ne içindeyim zamanın,
Ne de büsbütün dışında;
Yekpare, geniş bir anın
Parçalanmaz akışında.
Yaşamın akışıyla zamanın nabzı aynı atmıyor demek ki. Hatırlamak istediklerimi bir kadife kutuya benden başkası saklamış olamaz ki. Unutmak korkusuyla not aldıklarım da olmuş, zaman hatırlatır nasıl olsa dediklerim de. Su akıp hüzün yerini bulmuş. Otuz beş yıl önce yaşanılanlar üzerinden hayata bakarak, pencereleri kapatıp elime mendil alıp ağlamaktan bahsetmiyorum. O mendili kimlere uzatabilirim? İşte o geçmeyen geçmişin yıllar içinde karşıma farklı şekillerde çıkmasının bir tek nedeni vardı. Çocukken o küçük not kağıtlarına yazdıklarımı bir araya getirmem isteniyordu. Kim tarafından? Izdırap…
“Uyursan geçer” Ben bu söze de inanıyordum. Uykunun bir avunma, avutulma biçimi olduğunu son on beş yıl içinde daha da çok fark ediyordum. Çünkü artık uyanıyordum. İlk uyanışım bir psikiyatri servisinin bekleme salonunda gerçekleşmişti. On altı yaşında ki çocuğun annesini sürekli dövdüğü için babasının hayatına son vermek istemiş. Göz göze geldik ama o çevirmedi gözlerini benden. O kadar ısrarla konuşuyordu ki gözleri, sor diyordu bana. “Nasılsın?” diye sorduğumda aldığım cevabın kalbime emanet bıraktığı derinlemesine mesajı zamanla nasıl unuturum ki? İçinde toplum yarasına yol açan işaret tabelası vardı. Ve dahası, bir tane değildi…Herkes tarafından “Şizofren katil” diye damgalanan on altı yaşında ki çocuğun cevabı ve devamında geçenler şöyle:
“Biliyor musun abla, sokakta ne kadar hasta varsa hepsini getirip tıkmışlar buraya. İğneler, haplar, serumlar, şoklar, doktorlar, hemşireler, hasta bakıcılar tamamı kalmış dışarıda. Onlar bizi iyileştirmek için her yerde arıyor ama bak biz kapalıyız burada.”
“Senin için ne yapabilirim?” diye sorduğumda; “Git söyle nerede olduğumuzu onlara.” “Peki ama ben nasıl bulacağım?” dediğimde, ayağa kalktı ellerimi tutup oturduğum yerden beni de ayağa kaldırdı. Elini kalbimin üzerine koyarak:
“İşte onların hepsi burada”
Artık kalbimin üzerinde kendi elim yoktu. Eller vardı. “Her kalp, uyku ile istirahat etmez. Her göz, geceleri kapanmaz.” Diyen yazar haklıydı. Kaygılarımı da yanıma alıp, telaşımı, korkularımı da ekleyip tekrar on iki yaşına gitmenin kolay olmayacağını biliyordum. Serum şişesiyle dolaşıyor gibi, nerede olsam orası bir hastanenin koridoruna benziyordu. Yazıp çevirdiğim her bir sayfanın, bir sonraki sayfadan daha da karanlık olduğunu iliklerime kadar hissettim. Şiir için denirdi: “Rahatlıyorum yazdıkça” ama bu şiir değildi. Denizin taşı değil, taşların denizi seyrettiğini anlatmaktı bir adada. Belki de oda demeliydim. Çünkü: “Hiç kimse derdiyle baş başa kalmamalı bu dünyada.”
Düşer De Çürür, bu dünya çarkının dişleri arasına kaptırılırsa. Kitabım bittiğinde, dişlerimi gösterecek kadar gülümsediğim de olmuştur, yarlarımı görecek kadar gözlerimde tüten acı da görülmüştür. Benden ayrıldı hepsi çünkü yazdım. Tek bekleyen o çocuktur şimdi. Okuyuculardan gelecek “görülmüştür” mektubuna ihtiyacı var. İhtiyacım var.
Tek kelimeyle “hârika” tebrik ediyorum