İlahiyat alanında reformcu anlayışlara veya yaklaşımlara yakın duran Karar gazetesi meal çalışmaları üzerine biraz zorlama da olsa bir gündem oluşturmak istemiş görünüyor! Zira sahihini sakiminden ayırması amacıyla bandrol yetkisi verilen Diyanet İşleri Başkanlığı sansürle suçlanıyor ve ötesinde Mustafa Öztürk uygulamayı Engizisyon uygulamalarına benzetiyor. Bir nevi sansasyon yapıyor. Öztürk çılgınca bir hamle ile kendisine ait mealin bandrol alamayan basılı nüshalarını ateşe vereceğini söylüyor. Diyanet’i Engizisyon suçlamasıyla tehdit ediyor! Maalesef İslam tarihinde kitap yakmalar olmuştur ve bunun tarihçesinin kitabı da yazılmıştır. Galiba bu tarih içinde Mustafa Öztürk bir ilk olma özelliğine imza atmak istiyor. Tepkisiyle öne çıkmak istiyor. Elbette yine de hakiki niyetini bilemeyiz. Talimatla kendi kitaplarını yaktırmak istiyor! Çabası o yönde olsa da İslam tarihinde kitaplarını yakan ilk ve son kişi olmayacaktır. Cüneyd Bağdadi ve Ebu Hayyan Tevhidi gibi bazı şahsiyetlerin farklı nedenlerle kendi kitaplarını ateşe verdikleri mervidir. Lakin kalkış noktaları farklıdır. Cüneyd Bağdadi geriye bıraktığı kitapların veya risalelerin sorumluluğunu üstlenmek, taşımak istemez. Bunun için dostlarından yakılmak üzere kitaplarının ellerindeki nüshalarının iadesini ister ve rivayete göre onları ateşe verir. ‘İnsanları yazdıklarımla yanlışa düşüren ben olmamayım’ bilinciyle hareket etmektedir. Tevhidi ise kitaplarının nadanlara kalmasından endişe ediyor. Aynı bilinçle hareket etse -belki de- Mustafa Öztürk’ün Diyanet İşleri Başkanlığına teşekkür etmesi gerekecek! O ise meseleye öfkeyle bakıyor ve mealini kendisi yakacağını beyan ediyor. Burada sorumluluk bilinci falan yok. Cüneyd Bağdadi gibi damıtılmış, ince ayarlı ve duyarlı hallerden yoksun!
Elbette hürriyet esas, yasak talidir. Bu açıdan yetki sahiplerinin geniş yürekli olmaları gerekir. Bununla birlikte Kur’an hakkında oryantalistlerden bile ileri sözler eden Mustafa Öztürk gibilerinin hangi amaçla meal hazırladıkları meçhuldür ve sorgulanmalıdır. Genç kuşaklar bu gibi isimlerin hevasına terk edilemez! Gerçekten de alanlarında yetkinler mi yoksa hevalarını mı konuşturuyorlar? Bunun için gerekli inceleme yapılmalıdır. Ta ki akla kara ortaya çıksın !Bu tür incelemeler ortamı disipline eder. Kur’an’ın kapalı kalan hangi tılsımını açık etti? Yoksa Kur’an’daki cihat ayetleri gibi ayetleri bir beşer sözü ve Hazreti Muhammed’in kendi ifadeleri olarak mı görüyor? Kur’an, kadrajına sadece cehennemi ve cehennemlikleri mi alıyor? Öyle ise Mustafa Öztürk İlahi Komedya’nın yazarı Dante’ye özenmiş! Bu durumda Diyanet İşleri Başkanlığı temel konularda (ma ülime mine’d dini biddarure) genç kuşakların algılarını koruyarak dine hizmetini sürdürmektedir. Bunu yaparken yanlış mı yapmaktadır? Neden bu hususta Mustafa Öztürk ile Karar gazetesinin sesi herkesten fazla çıkıyor? Sırada Mustafa İslamoğlu, Muhammed Esed, Edip Yüksel gibilerinin meallerinin olduğu da haber verilmektedir. Bu isimler de aykırı yorumlarıyla toplum tarafından yadırganan isimler arasındadır! Nev-i şahsına münhasır tiplerdir. Bu listeye Bayraktar Bayraklı gibileri de alarak genişletebiliriz.
Kahramanlar kitabında Hazreti Peygamberi göklere çıkartan Thomas Carlyle aksine Kur’an meallerden hiç haz ve feyz almadığını söylemektedir. Zira bunlar ilahi karakterli kelamın beşer diline uyarlanmasından ibarettir. Uydurma hadisler için ‘el Lealiu’lmasnua’ yapma inciler tabiri kullanılır. Başarısız mealler de kalp ve zuyuf yani sahte para hükmündedir. Kur’an hikayeler bütünü değil mesajlar bütünüdür.
Konuya temas eden Prof. Ekrem Buğra Ekinci meallerin hatalarına dair somut bir örnek vermektedir:
‘Hafız Sadeddin Kaynak anlatıyor: “Sarayda, ibadet dilinin Türkçeye çevrilmesi faaliyetleri sırasında reisicumhur bana Nisa suresinden bir ayet okuttu. ‘İki hemşireyi nikah etmeyiniz. Bir emri vaki olmuş ise Allah gafur ve rahimdir’ diye tercüme edilmişti. ‘Konya’ya git, orada karının hemşiresini bilmeden al sonra da bir emri vaki oldu, Allah gafur ve rahimdir de ha! Bu bir hezeyandır!’ dedi. Bunun üzerine herkes derin bir sükûta ve acı bir korkuya düştü.
Ben ayağa kalkarak: ‘Burası yanlış tercüme edilmiştir. Ayetin asıl tercümesi şöyledir: İki hemşireyi bir zamanda nikahınızda bulundurmayınız. Ancak birini bıraktıktan yahut öldükten sonra ötekini alınız. Kur’an’ın nüzulünden, yani İslamiyetten önce vaki olan evlenmeler müstesnadır. Bunlardan dolayı Cenab-ı Hak sizleri muhatap tutmaz’ diye izah ettim. İzahatımı sonuna kadar alaka ile dinledi ve hiçbir şey söylemedi. ‘Bu gece bu kadarla iktifa edelim, musiki faslına gecelim’ dedi. Ertesi gece, ‘Senin dediğin doğru imiş. Tercüme yanlışmış. Sahih bir tercüme elde edinceye kadar bu işi bırakalım’ dedi.
Bu tercüme Cemil Sait’in Kazimirski’den tercümesi idi. Her ne kadar önsözünde ‘Kur’anı gerek Arapçasından gerek çeşitli Türkçe tefsirlerden araştırarak aynen tercüme ve Türkçe şivesiyle manasının harfiyyen muhafazasına gayret eyledim. Vazifem Arapçayı aynen Türkçe olarak bildirmekten ibarettir’ diyorsa da doğru değildir. Ayetteki ‘eskiden olanlar müstesna’ ifadesi, Fransızca tercümesinde fait accompli diye geçiyor ki, emrivaki (oldu bitti) demektir. Emrivaki, Türkçede istemeden, kazara demektir.”
Ekrem Buğra Ekinci’nin yazısının bir bölümünde lüzumsuz yere Mehmet Akif’e sataşması var. Ondan ‘dini bilgisi olmayan şair’ şeklinde bahsetmektedir. Dini bilgisi olmadığını nasıl öğrendi? Nasıl tespit etti? Bu kapalı bir ifade. Akif bilhassa tefsir alanıyla yakından ilgilidir. Cüneyd-i Bağdadi timsali sorumluluk gereği mealini tamamlamamıştır. Ya da suistimale açık ve konu olabileceği için geriye bırakmamıştır. Ondan dini bilgilerde cahil diye bahsetmek son derece yakışıksız bir değerlendirmedir.
Diyanet bandrol işini özenle ve gerekçelendirerek yaparsa tepkiler diner veya en aza iner. Tartışmalar teknik düzeyde kalır. Maksat bağcıyı dövmek değil üzüm yemek olmalıdır.
Mustafa Özcan