Bir önceki yazımızda Falih Rıfkı Atay’ın “Zeytindağı” isimli hatıratını “Redd-i Miras ya da Mankurtlaşma” bağlamında ele alıp değerlendirmiştik.
Atay’ın “Zeytindağı” isimli eserinin Arap versiyonu olan “Çekirge Yılı” isimli eser Kudüs’lü İhsan et-Tercüman tarafından 1915-1916 yıllarında kaleme alınan günlüklerden oluşmaktadır. İhsan et-Tercüman’ın günlüğü ile Atay’ın Zeytindağı isimli hatıratının ortak bir paydada buluşmuş olduğu açıkça görülüyor. Biri Türk diğeri Arap olan her iki yazarın bakış açıları birbiriyle tamamen örtüşüyor. Atay eserinde “Türk askerinin Filistin topraklarında ne işi var?” sorusunu sorarken aynı soruyu İhsan et-Tercüman da soruyor.
Her ikisi de aynı dönemde Hicaz Cephesinde 4. Ordu Kumandanı Cemal Paşa’nın maiyetinde görev yapmışlar. Biri içeriden diğeri dışardan vuruyor Osmanlıya. İkisi de Osmanlının Hicaz’da ne işinin olduğunu sorguluyor. Her ikisine göre dünyanın tek ve en büyük emperyalist ve sömürgeci devleti Osmanlı! Atay’ın eserinin beş ayrı yerinde geçen “emperyalizm” kelimesinin dördü Osmanlı için, biri ise açıkça “İslam” için kullanılmış. İhsan et-Tercüman’ın hatıratının satır araları ise Osmanlı’ya yönelik kin ve nefret duygularına yataklık etmekte.
İhsan et-Tercüman, Kudüs’teki 4.Ordu karargâhında kâtip yardımcısı olarak askerlik görevini yapmakta, gece ise evinde ikamet etmektedir. Keyfi ve rahatı yerinde olmasına rağmen Osmanlı’ya karşı kin ve nefretini hemen her gün günlüğüne kusan bu hain tiynetli şahıs İngilizlerin zaferi için dualar etmekte; her sabah uyandığında Çanakkale Cephesinden gelecek olan Türk askerinin hezimet haberini dört gözle ve umutla beklemektedir. Ancak zaferin Türklerden yana olduğu haberini aldığında dünyası kararır ve karalar bağlar.
Çok sürmez, 1917 yılının sonbaharında Osmanlı’nın yaşadığı en uzun sonbahar nihayete ermiş, Türk askeri Kudüs’ten, Filistin’den, Hicaz’dan, Suriye’den ve tamamıyla Arap yarımadasından çekilmek zorunda kalmıştı. Kudüs, İngiliz postalları altında çiğnenir. Başını İngilizlerin çektiği İtilaf Devletleri Ortadoğu’yu işgal eder ve paylaşır.
Atay gibiler, Türk askeri Arap topraklarından çekildi diye sevinirken, et-Tercüman gibiler de Filistin topraklarından çekilerek yenilgiye uğrayan Türk askerine karşı kazandıklarını sandıkları zaferin sevincini İngilizlerle birlikte kutlamanın sarhoşluğu içerisindedir. Çünkü dört asırlık Osmanlı işgalinin(!) sona erdiğini vehmetmektedirler. Dindaşları olan ve dört asırdır bu coğrafyayı yöneten Türkler gitmiş, onları sözde işgalden kurtaran gayrimüslim dostları gelmiştir.
İngilizlerin Araplara özgürlük ve bağımsızlık getireceğine iman eden bu adam tam bir “Stockholm Sendromu” örneği olarak tarihteki yerini alır. İhsan et-Tercüman’ın günlüklerinde Osmanlı’ya düşmanlık açıkça ifade edilirken Atay’ın Zeytindağı biraz daha usturuplu olmasına rağmen dinî değerlere ve mekânlara yönelik aşağılayıcı betimlemelerle doludur. Biri bizden diğeri Araplardan; kendi özüne, geçmişine, tarihine ve değerlerine yabancı iki karakter! İki yüz yıldır coğrafyamızda iflah olmaz ayrık otlarının nasıl yeşerdiğini özellikle bu iki eserde görmek mümkün.
20. yüzyıl, sömürgeci Batı’nın eliyle bağımsızlıklarına kavuşacağına iman etmiş İhsan et-Tercüman düşüncesine sahip nice toplulukların nasıl rezil ve zelil olduklarının örnekleriyle doludur.
Atay, dört asır boyunca Hicaz’a hâkim olan Osmanlıyı Türk ırkını esas alan bir değerlendirmeyle eleştirirken İhsan et-Tercüman, Arap ırkını esas alan bir değerlendirmeyle Osmanlı’yı Hicaz’da işgalci konumuna yerleştirmektedir. Böylece asırlardır her iki milleti birbirine kardeş kılan değerleri göz ardı eden bu iki zihniyet, kurtuluşu Batı da arar. Biri İngiliz’i kurtarıcı olarak karşılar ve baş tacı eder, diğeri de Batı’yı muasır medeniyet tahtına oturtarak perestiş eder.
Sonuç ortadadır; son bir asırdır ne Hicaz ve benzeri akıbete maruz kalmış coğrafyalara huzur gelmiştir, ne de Batı’ya perestiş edenler Batı tarafından muasır kabul edilmişlerdir.
Ne var ki, Filistin’de her gün kan ve gözyaşı sel olup akarken İslam coğrafyası terör devleti İsrail’i kınamaktan başka bir icraat sergileyememektedir. Atay ve et-Tercüman zihniyetinin “Türk askerinin ne işi var?” dediği coğrafyaya, Osmanlı’nın ardından huzurun gelmesi mümkün olmadığı gibi, zayıf bir ihtimalin söz konusu edilmesi dahi imkânsız görünmektedir.
“Türkiye’nin sınırı Kudüs’ten başlar” hakikatini 1917 yılına kadar fiilen savunan Osmanlı’nın ardından, çekildiğimiz fiziki sınırların ötesinde kurulan kurtlar sofrasının bir sonraki avı olmamak için, tarihin çağırdığı coğrafyalarda Mehmetçiğe olan ihtiyacın ve muhabbetin farkına varmaktan ve bu yolda mücadele vermekten başka çıkar yol görünmüyor vesselam.
Dr. Hasan YILDIZ