Türk akademisi ve üniversitelerimiz üzerine yıllardır yazıp çiziyorum.
207’ye çıkan üniversitelerimiz 1981’de çıkarılan 2547 sayılı kanunla yönetilmekte. 1869’da çıkarılan Maarif-i Umumiye Nizamnamesi 1908’e 39 sene yürürlükte kalmıştı. Şimdiki kanun 44 senedir yürürlükte. Aslı esası sömürge esaslarına göre kurulan, İngilizce’yi sömürge dili haline getirip tefekkürü öldürerek köleleştiren bir yapıyı muhafaza etmek için kurulmuştu. Halen de kuruluş fonksiyonunu üzerinden çalışmaya devam ediyor.
İki yüz bini bulan akademisyenlerimiz içerisinde halen sosyal bilimlerin herhangi bir alanında konuşunca tartışmayı bitirecek ya da kendisinden hiza tutulacak derinlikte, bir düşünce adamımız yetişmedi. Mevcut yapı içerisinde böyle bir bilim/ilim adamının yetişmesi de mümkün gözükmüyor. Çünkü akademik kurallar milletimizin üretici damarlarını kurutacak şekilde yapılandırılmış durumda. Bir akademisyenin/profesörün şu an ki, yükselme şartlarını aşarak tefekkür ortaya koyması mevcut iç/dış şartlar ile mümkün değil.
Türk zekâsı ve dehası bu olamaz! Sonuçlarına bakarak ”aslanı kediye boğdurmak” bu olsa gerek diye düşünmekteyiz!
İki alandan bu duruma örnek sunmak istiyoruz.
Geçenlerde Kemal Tahir hakkında yazılan akademik makaleler okuyorum. Tefekkür cephesi olmayan, kendine has bir fikir taşımayan, hakikatin peşinde olmak gibi bir ilim hedefinin varlığıyla ilgisiz, Türkiye’nin iki yüz yıllık düşünce serüveninin hedefleri hakkında bir kanaat oluşturamamış, saçma sapan ideolojilerin teorileriyle beslenmiş vak vak görüşler, ”o dedi, bu dedi” ile doldurulup makale diye bir yerlere istiflenmiş her biri pek çok açık kaynakta bulunabilecek bir sürü yazı.
Makalelerin durumundan çıkardığım sonuç: zihinler harap halde…
Gerçeği arıyoruz ama gerçeği arayan adamı ”ayrıksı” ilan eden makale ile karşılaşmayalım mı? Apışıp kalıyor insan!
‘‘Meselesiz… Ruhsuz… Gerçeksiz…” ilim mi olur? Hele ki, ”kıtlığına kıran mı girdi” dedirten kelime sığlığına ve Türkçe bakımından kifayetsizliklere hiç girmiyorum!
Bu milletin kaynak, imkan ve kabiliyetlerinin hangi yollarda heba edildiğinin apaçık delili sonuçlar karşımıza çıkıyor.
Ağzımdan gayri ihtiyari ”Türk Akademisinin Dramı” sözü döküldü.
Aşağıda size isim vermeden böyle bir makaleden aldığım bölümü sunuyorum. Sunuyorum dedim, çünkü hemen tamamına yakını bu durumda. İsteyenler isme de ulaşabilir:
”Kemal Tahir…
Bir başka sebep ise, Kemal Tahir’in saydığımız bütün olumlu özelliklerini kimi çevreler nezdinde şüpheli ve tartışmalı kılan kendine has, ayrıksı duruşudur. Kemal Tahir’i, bir tarihi roman yazarı ve bilfiil tarih tartışmalarına katılmış bir düşünür olarak ele aldığımızda ise işler daha da sarpa sarıyor.”
İslam’ın zirve asırlarında ilim dili Arapça idi. 10. Asır bunun en zirve çağı oldu. Bu durum ilim çalışma ağırlığının el değişmeye başladığı 19. Asra kadar devam etti. Sonra ilim dili İngilizce oldu ve günümüze kadar geldi. Şimdi dünya da Türk asrı başlıyor ve ilim dili artık Türkçe olacak. Bu projeksiyonla Türkçeyi geleceğin ve ilimin dili olarak görmek ve o büyük şafağa hazırlamak gerekiyor.
Sözün burasına bir küçük hikâye ile başlayalım. Babası ölen askere arkadaşları ”kim haber verecek” diye konuşurlarken, kenardan Temel atılmış ‘’ben haber veririm’’ demiş.
Askerin karşına geçip: dayın var mı, amcan var mı, annen var mı, diye sorarak giderken sıra ”baban var mı” sorusuna gelir. Asker ”var” cevabı verince Temel,
‘’senin baban şimdi nah var!’’ Karşılığını verir…
Muhtelif vesilelerle televizyonda arzı endam eden özellikle tıbbiye mensubu üniversite hocalarımızın konuşmalarını ve Türkçelerini izlemekteyim. Özellikle kamuoyunun yakından tanıdığı bazı isimler ve sağlık durumları üzerine açıklamalar tıp dünyasını daha çok ele vermekte.
Tıp dünyasından hocalarımızın Türkçelerini dinlerken gerçekten teessüre kapılmaktayım.
Bugünlerde bir tanınmış hasta vesilesiyle hastane yetkililerinin hem de isimlerinin önünde akademik unvan yer alan hekimlerin Türkçesi bende tam bir hayal kırıklığı yarattı.
İlgili hekim zevat, ‘’ölüm riski yüksek bir ameliyat yaptık!!! ‘’Biz başarılı olmamıza rağmen’’ v.s. şeklinde açıklamalar yapmaktalar.
Hocalarım, ‘’insanlık’’ sizin hekimliğinizin önünde gelmesi gerekir. Bu toplumla ‘’bağ kurma/iletişim’’ diye bir şey var. Anlaşılıyor ki, hekim hasta tartışmalarının temelinde de bu sağlıksız bakış yatıyor.
Kendinizi karşıdakinin yerine koyun. Ailenin yerine koyun. Türkiye’de yaşayan insanlık değerleriyle bağ kurun. Bir vaka haberini Türkçe’nin zerafet dolu örnekleriyle yapabilmek mümkün.
Sizin açıklamalarınız, Türkçe’nin birikimleriyle süslenmiş olmalı. Sözlerinizin adab ve toplumla bağ kurmak yani iletişim tarafı olmalı. Böylesi berbat Türkçe ile ciddi bir tıbbi açıklama yapılamaz.
Elbette bugün Türk akademisinde, ilim dünyasında ve Türkçenin kullanımında ciddi sorunlarla karşı karşıyayız. Ancak bu tablo, yalnızca eleştiriyle değil; fikirle, iradeyle ve emekle değiştirilebilir. Tarihte milletimizin nice zor zamanlardan doğurduğu büyük fikir adamları, ilim önderleri ve medeniyet kurucuları oldu. Bugün eksikliğini hissettiğimiz “derinlik”, “tefekkür”, “bağlam” ve “anlam”, aslında kendi kaynaklarımızda, kendi kelimelerimizde ve kendi ruh kökümüzde hâlâ mevcuttur.
Akademinin kurumu değil, ruhu yeniden inşa edilmelidir. Bu topraklara, bu millete, bu dile gönül vermiş insanlar; hakikati arayan, tefekkürle yoğrulmuş, milletinin diline ve değerlerine sırtını dönmeden ilim yapabilen nesiller yetiştirebilir. Her ne kadar yapısal engeller bulunsa da, bu zihinsel inşayı başlatacak ve sürdürecek iradeye sahibiz.
Türkçeyi ilmin, düşüncenin ve estetiğin dili hâline getirmek mümkündür. Bugünün akademisyenleri, hekimleri ve aydınları; sadece teknik bilgiyle değil, insanla, toplumla ve kültürle sahici bağlar kurarak bu sürece katkı sunabilir. Tefekkür iklimi yeniden filizlenebilir, yeter ki suyu doğru yerden verelim.
Önümüzde zorluklar var, evet. Ama imkân da var. Sadece bir tenkit değil, bir teklif de sunmak; yalnızca yanlışları göstermek değil, doğruya yöneltmek; karanlığı işaret etmekle kalmayıp, ışığın nerede olduğunu da söylemek borcundayız.
Türkçenin berraklığıyla, milletimizin köklü kültürüyle, inancımızın derinliğiyle; yeniden düşünen, üreten, dünyaya söz söyleyen bir ilim ve fikir dünyasını hep birlikte kurabiliriz.
Yeter ki inanalım. Ve başlayalım. Türkçe bizim hayat damarımız…Hep beraber sahip çıkalım.
Sağlıcakla kalın.