eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Prof. Dr. Yücel ACER

Prof. Dr. Yücel ACER Anakara Üniversitesi Siyasal Bilgiler Fakültesi’nden Uluslararası İlişkiler lisans derecesi, Sheffield Üniversitesi’nden (İngiltere) Uluslararası Hukuk mastır derecesi, Bristol Üniversitesi’nden (İngiltere) Uluslararası Hukuk doktora derecesi almıştır. Halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Milletlerarası Hukuk Anabilim Dalında, Milletlerarası Hukuk Profesörüdür. Uzmanlık alanları, Uluslararası Deniz Hukuku, Uluslararası Silahlı Çatışmalar Hukuku ve Uluslararası İnsan Hakları Hukuku dur. Birçok bilimsel makalenin yanında İngiltere’de basılmış Ege Deniz Sorunları ve Uluslararası Hukuk (The Aegean Maritime Disputes and International Law), “Uluslararası Hukukta Saldırı Suçu”, “Küresel ve Bölgesel Perspektiften Türkiye’nin İltica Stratejisi” ve “Uluslararası Hukuk Temel Ders Kitabı” başlıklı kitapların da yazarıdır. ABD’de, Hawaii Üniversitesi Hukuk Fakültesi’nde doktora sonrası çalışmalar yapmış, Çanakkale Onsekiz Mart Üniversitesi, Kara Harp Okulu, İzmir Ekonomi Üniversitesi, Eskişehir Osmangazi Üniversitesi, Atılım Üniversitesi’nde dersler vermiştir. Halen, Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi, Hukuk Fakültesi, Milletlerarası Hukuk Anabilim Dalı Başkanı olarak ilmi faaliyetlerini sürdürmektedir.

    Filistin’e Gitmek 

    Bildiğimiz işgalin ve zulmün gerçekte nasıl tezahür ettiğinden emin değilim. Henüz varmadan aklımda “kadim Filistin topraklarının ve Kudüs’ün neresine gitsek Filistin’e gitmiş olacağız” sorusu dolaşıyor.  

    ***

    Daha bu soru cevapsız öylece dururken, havadan gördüğüm Tel Aviv şehrinin bu derece büyük olmasına ve kilometrelerce düz uzanıp ufukta bittiği çizgiyi havadan dahi göremeyişime şaşıyorum. 1900’lerin başında kurulduğu iddia edilen ve “Bahar Diyarı” türünden bir anlamı olan Tel Aviv o derece büyümüş ki, İsrail kurulurken İsrail içinde ayrı bir Filistin şehri olması kararlaştırılan Yafa’yı dahi yutmuş.  

    Tel Aviv’in artık İsrailliler için başkent olmadığı, devlet ofislerinin Kudüs’e taşındığı, 4-5 ülkenin şimdiden Kudüs’ü İsrail’in başkenti olarak tanıdığı anlatılıyor. Böylece, Filistin neresi soruma en acı cevabı iki gün sonra gideceğimiz Kudüs’te bulacağımdan emin oluyorum.  

    Sahil şeridinde yan yana dizilmiş birçok otelden birisine yerleşip penceresinden dışarı baktığımda, insan yapımı gibi yüzlerce metre düzgün uzanan sarı kumlu sahilde binlerce insan görüyorum. Çoğu kez yüksek dalgaların vurduğu sahilin açıklarına onlarca dalgakıran yapılmış, hemen ötesinde yüzlerce insan Akdeniz’in dalgalı sularında sörf yapıyor. 

    Akşam üzeri yürüyüşe çıktığımda ne çok insanın spor yaptığına, ne kadar da açık-serbest giyindiklerine bakıp “bu toplum bu kadar rahat mı” sorusunu sormadan edemiyorum. Tel Aviv’in İsrail’in en “liberal” şehri olduğu hatta LGBT hareketinin güçlü olduğu söyleniyor. Bütün bunların muhafazakâr bilinen Yahudilerin hayat tarzının neresine denk geldiğini merak ediyorum. Belki de artık herkes Yahudilikten aynı şeyi anlamıyordur. Kimisi daha Cuma günü akşamından başlayıp “kutsal” Cumartesi tüm gün eline telefon dahi alamazken, kimileri kıyafetini ayarlama gereği dahi duymuyor. Hayat tarzı tartışması İsrail’de uzar mı kestirmek zor ama zihinlerde bir yer işgal ettiği açık. Nitekim ülkenin teokratik bir rejime doğru gitmesinden endişelenen geniş bir kesim olduğu ifade ediliyor. İşte bu kesim ülkede yürütülen yargı reformunu tam da bu nedenle 6 aydır protesto etmeye devam ediyorlar.  

    Benim için sonrası Filistin ve Filistinliler. Konuşmalardan açıkça anlıyorum ki İsraillilerin Filistinlilerle barış görüşmelerine ya da bir barışa artık ihtiyaçları kalmamış. Tarihi Filistin topraklarında artık iki devletli çözüm üzerinde kafa yormaları gerekmiyor. İsrail içerisinde dağınık şekilde ya da bir yere toplanmış azınlık Filistinliler hayatın bir gerçeği olmak üzere.  

    Peygamber efendimizin (SAV) miraca yükseldiği yer üzerine kurulu Mescid-i Aksa içerisinde daha onlarca müstesna yer var. Her yerde Osmanlı’nın da bir izi var. Bu şehrin kalelerini Osmanlı yeniden yapmış. Bu mirasla birleşen Türkiye Cumhuriyeti Kubbetü’s Sahre’nin göz alıcı altın kubbesinin tepesindeki alemi bir nişane gibi yenilemiş. 

    Yafa’da Arapların işlettiği bir restoranda toplu yemeğimizden çıkarken bizim Türk olduğumuzu öğrenen restoran sahibinin ücret almak istememesi, Kudüs’teyken Türk olduğumuzu öğrenen bir grup Filistinli gencin Türkçe “kardeş” diye seslenmeleri, çok sayıda Filistinlinin her öğrendiklerinde bize böyle hitap etmeleri. Osmanlı valisinin konağı olarak bilinen tarihi binanın önünde yürümek ve karşısında Osmanlı’nın yaptığı saat kulesinin dimdik ayakta durması içime gülümsemeye benzer bir sıcaklık veriyor. Herhangi bir yerde değil burada ayakta durmaları bana daha anlamlı daha değerli geliyor.  

    Şaşırtıcı bir şekilde etrafı yemyeşil görkemli otoyollardan Kudüs’e doğru ilerlerken yol kenarlarında, kale duvarlarına benzer bariyerlerle çevrelenmiş Yahudi yerleşim yerlerini seyrediyorum. Neredeyse her birkaç kilometrede bir yeni bir yerleşim yeri. Onların arasında kalmış Filistin köyleri ya da kasabaları ne kadar da cılız ve ne kadar da sinik, ne kadar da gariban. Filistin toprakları üzerine bütün dünyanın itirazlarına rağmen pervasızca kurulmuş görkemli Yahudi yerleşimlerinin arasında kormuş ve sinmiş duruyorlar. Dokunsanız sanki bin ah işiteceksiniz sanki gözyaşlarına boğulduklarını göreceksiniz.  

    Aklımdaki o büyük sorunun cevabı artık önümde duruyor. Bildiğimiz Doğu Kudüs (Filistin) ve Batı Kudüs (İsrail) ayrımı bir yana, artık Kudüs’ün her yerinde İsrail ve İsrail askerleri var. Doğu Kudüs’ün merkezi bir yerinde karşımda üzerinde uzun uzun onlarca antenler bulunan görkemli İsrail güvenlik güçleri binası. Taş duvarlarına bakınca gözümün önünden çatışma görüntüleri hatta ölen çocuklar geçiyorlar. Mescid-i Aksa’ya girerken bütün kapılarından onların kontrolünden geçmeniz gerek. İsmen olan ama cismen olmayan Filistin tamamen İsrail yönetimi altında. Türk olduğumuzu duyup Galatasaray-Fenerbahçe muhabbeti yapan İsrail askerlerinin bu tavrı dahi bana tümden yapmacık geliyor.  

    Kubbetü’s Sahre içerisindeki Muallak Taşı ve onu havada tutar gibi altına oyulmuş mescit. Aynı avlu içerisinin sağ köşede görkemli duran Mescid-i Aksa ve onun altında ilk hali ile uzayıp giden ve belki de geçmişi çok eski ibadethanelere dayanan mescit. Hz. İsa’nın çarmıha gerildiğine ve defnedildiğine inanılan yere yapılmış Kıyamet Kilisesi (Kutsal Kabir Kilisesi) ve Yahudilerin Süleyman Mabedi’nin geriye kalan tek duvarı olduğuna inandıkları ağlama duvarı.  

    Kudüs’ün bu uhrevi dünyası bir yandan şehri korumuş ama diğer yandan da şehre her dönem savaşlar, yıkımlar ve zulümler getirmiş. Bugün de bir yanda işgal, diğer yanda dualar. Cuma namazını omuz omuza kılıp sonrasından İsrail askerlerinin yanı başından geçip çıkmak. O kadar rutin ki, sabah ezanının hemen arkasından çıktığım Kudüs sokaklarında rastladığım bir halı sahada alacakaranlıkta neşeyle top oynayan Filistinli çocukların neşesine nerdeyse şaşırmıyorum. Onlar bulmuşlar işgal altında bir şeklide futbol onamının bir yolunu. Tıpkı her konuda işgalin etrafından dolaşıp günlük hayatını sürdürme çabasında olan büyükleri gibi.  

    Kudüs’te Arap mahallerine yukardan bakıp aralarında İsrail bayrağı asılı evler olduğunu görüyorum. Nasıl? Filistinlilerle yan yana mı yaşayabiliyorlar? Ama aslında değil. Sıradan evlerin fiyatları dahi bir şekilde milyon dolarlara ulaşmış, ya da ulaştırılmış. Çaresiz Filistinlilerden evlerini Yahudilere satıp kaçanlar oluyor. Önce birkaç sonra daha çok, sonra bir bakmışsınız Arap mahallesinin içinde bir Yahudi mahallesi yeşeriyor. Birkaç evken izole bir şekilde yaşıyorsunuz, sonra çoğalıyorsunuz, serpiliyorsunuz ve açılıyorsunuz. 1920’lerden beri yaşanan hikâye hala devam ediyor. Her şey Filistinlilerin çaresiz kalıp, bıkıp sonrada satıp gitmesi için.  

    Kudüs’ün 40 km dışındaki EL Halil’e vardığımızda, bir Cuma günü sessizliğe bürünmüş, bildiğimiz bir şehirden ziyade bir açık hava hapishanesi buluyoruz. Her yerde İsrail var. Hz İbrahim Peygamber’in kabrinin bulunduğu İbrahim Camii’ne de askeri kontörlünden geçerek giriyoruz. Etrafındaki Arap yerleşimler, kırık dökük, içinde üç-beş mal ancak bulunan derme çatma dükkânlar. Ama fakirlikten daha kötü bir şey olduğuna şahit oluyorum. Esaret.  

    ***:2016 yılında İsrail’in Hapoel Be’er Şeva takımıyla play-off maçı yapan Celtic’in taraftarları, UEFA’nın ‘politik mesaj’ yasağına rağmen maç sırasında mazlum Filistin halkıyla dayanışma maksadıyla Filistin bayrağı açtı. Yukarıdaki görüntü bu bayrak o maçtan alınmıştır.

    Yücel Acer 

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Fatma Apan dedi ki:

      Hocam çaresizce evlerini satıyor değiller çaresizce evleri ellerinden alınıyor.

      1. Memiş OKUYUCU dedi ki:

        Fatma Hanım tam doğru ifade ettiniz…