“Öğretmen olmak güzeldir. Tükendiğini hissedersin, boğazın acıyıncaya kadar anlatırsın, yorulmak gibi bir lüksün yoktur. Gülümsemen eksik olmamalıdır yüzünden. Her zaman vicdanınla baş başasındır. Ufacık bir el, bir gülüş seni öyle mutlu eder ki sen bile kendine hayret edersin. Ama her gece yastığa başını koyduğunda çocuklarını düşünerek uyursun. Kendi kendine söz verirsin, sabah kalkar, derin bir nefes alır, koşmaya devam edersin.”
1963 yılında Yozgat ilinin, Boğazlıyan ilçesine bağlı Uzunlu kasabasında doğdum. Öğretmen olmaya ilkokul beşinci sınıfta iken karar verdim. DPY sınavlarını kazanarak Kayseri Pazarören Mimar Sinan İlköğretmen Okulunda altı yıl yatılı okudum. Öğretmen lisesi mezunu olarak okulu bitirdikten sonra Burdur Eğitim Yüksek Okuluna girdim.
11 Nisan 1985’te Ardahan’a atandım. Gittiğim köy okulunda, üç tecrübeli öğretmen vardı. Bana 4. sınıfı verdiler. Sınıfa ilk girdiğim anı hiç ama hiç unutamıyorum. Heyecandan bütün vücudum titriyordu. Köy, ilçeye 18 km uzaklıktaydı ve köyün elektriği, suyu, yolu yoktu. Kışın ilçeye at kızağı ile gidip geliyorduk. Çeşme olmadığı için kuyulardan sırtımızla su çekiyorduk. O yılı bitirdik ve 1985-1986 öğretim yılında köye geldiğimde öğretmen arkadaşların üçünün de tayini çıkmış, okulda 98 öğrenciyle yalnız kalmıştım. Müdür yetkili olduğum için yazışmaları, gelen yazıya nasıl cevap verileceğini veya bir üst yazının nasıl yazılacağını bilmiyordum. Köylülerden bir at buluyordum ve komşu köyün tecrübeli olan okul müdürüne gidip ne yapacağımı öğreniyor, sorunları öyle çözüyordum. Birkaç ay böyle devam etti. Sonra kendimizi yetiştirmeye başladık. Sonra bir öğretmen arkadaş daha geldi ve iki kişi çalışmaya başladık.
Aradan biraz zaman geçti, bir şey dikkatimi çekti: Benden önceki öğretmenler, çocukların köy düğünlerine gitmelerini yasaklamıştı. Giden öğrencileri cezalandırıyorlardı. Bu tutum benim tuhafıma gitti. Çocuklar; geleneklerini, âdetlerini, göreneklerini daha doğrusu kendi yörelerinin kültürlerini nereden öğreneceklerdi? Ben çocuklara; düğünlere gitmelerinin serbest olduğunu, hatta halay çekenlerin ellerinden tutup oynamalarını istedim. Düğünlerde nelere dikkat etmeleri gerektiğini açık açık anlattım. Bu olay, köylülerin de çok hoşuna gitmişti. Aradan biraz zaman geçti ve bir düğünde çocuklarla beraber bar tutup oynadım. Davulcu biraz mola vermişti, çocukları bir araya topladım, onlara koro çalışmalarında öğrettiğim türküleri söylettim. Düğüne gelen herkes, çocukları coşkuyla alkışladı. Koro çalışmaları o zaman başladı ve hâlâ devam ediyor.
Okuttuğum her sınıfta koro çalışmalarına yer veriyorum. Öğretmen okulunda flüt çalmayı öğrenmiştik; ama benim aklımda hep bağlama vardı. Daha sonra bir bağlama alıp kendi kendime çalmayı öğrendim. Amacım, çocuklara bir şarkı veya bir türküyü müzik aletiyle daha kolay öğretmekti.
Ben köylülerin her türlü etkinliklerine katılıyordum. Beni, düğünlerine kendileri davet ediyorlardı. Eğer mevsim kış ise evimize kadar kızakla getiriyorlardı. Cenazelerine, mevlitlerine katılıyordum. Dinî bayramlarda hastaları ve yaşlıları ziyaret edip ellerini öpüyordum. Köydeki vatandaşlarla gelişen muhabbetimiz okula olumlu yansıyordu. Önceden veli toplantılarına kimse gelmezmiş, şimdi ise toplantılara katılanların sayısı çok artmıştı. Benim yan alanım beden eğitimi idi. Okul bahçesine voleybol sahası yaptım. Dersimiz bittikten sonra toplanıp köy halkıyla voleybol oynuyorduk. Çok zevkli dakikalar yaşanıyordu. Ayrıca futbol takımı kurduk. Ardahan’da “Kaymakamlık Kupaları”na katıldık ve ilçe ikincisi olduk.
Aklımdan çıkmayan bir anımı paylaşmak istiyorum. Bir Ramazan Bayramı idi. Sabahleyin bayram namazına gittim. Namazdan sonra topluca cenazesi olan evlerin önüne gidiliyor, Kur’an okunuyor, dualar ediliyor ve ardından herkes evine gidiyordu. Ben de eve geldim. Eşim, sobayı yakmış ve kahvaltıyı hazırlamıştı. Ben kahvaltıdan önce tıraş olmak istedim. Tıraş olmadan kapı çalındı. Hemen yüzümdeki köpüğü sildim ve kapıyı açtım. Köy muhtarı, köyün ilk emekli öğretmeni, köyün ileri gelenleri bayramlaşmak için evime gelmişlerdi. Çok etkilendim, ellerini öptüm ve büyük bir duygu yoğunluğuyla gözlerim doldu.
Köy Öğretmeni Olmak Çok Farklı
Bunu yazmaktaki amacım; öğretmen, görev yaptığı yerlerde sadece okulda çocuk okutmakla yetinmeyip halkın içine girmeli, büyüğünü-küçüğünü bilmeli, bazı konularda onlara rehberlik yapmalı, veli toplantılarına çok önem vermeli ve ayrıca bireysel olarak veli görüşmeleri yapmalıdır. Köylünün iyi ve kötü zamanlarında yanında olmalıdır.
Davranışlarına, hareketlerine çok dikkat etmeli; sevgi ve saygıda kusur etmemelidir. Köylüye, gençlere örnek olmalı, edepli ve güzel ahlaklı olmalıdır. Kendini taşımalı ve yanlış hareketlerden kaçınmalıdır. Saygı gösteren insan, saygı görür; bunu unutmamak lazım. Böyle bir öğretmen olursanız sizi sırtlarında taşırlar.
Özellikle doğunun halkı çok misafirperver, çok saygılıdır. Öğretmene sahip çıkar ve onu bir akraba gibi görürler. Ben, Ardahan’dan 1990 yılında ayrıldım; ama orayla hâlâ irtibatımı kesmedim. Onlarla telefonla görüşüyorum. Özel günlerde ya onlar arar ya da ben onları ararım; böylelikle iletişimimiz devam eder.
Öğretmen, gittiği ve görev yaptığı yerlerde iyi intiba bırakmalıdır. Görevini aksatmamalı, dersine zamanında girip çıkmalı, çocuklara iş ahlakını, davranışlarıyla hissettirmelidir. Ben şimdi bile derse üç beş dakika geç kalsam hemen çocuklarımdan özür dilerim; onlara: “Zamanında gelemedim, sizi beklettim.” derim ve neden geç kaldığımı açıklarım.
Onlar bizden nasıl görürlerse ileriki hayatlarında öyle davranacaklardır. Çocuklara vermemiz gereken en önemli davranış biçimi bu olsa gerek, diye düşünüyorum.
Öğretmenlik mesleği; normal bir devlet memurluğu değildir, sevgi mesleğidir. Fedakârlık ister, mücadele ister, çocukları çok sevmek gerekir. Sınıfa girince bütün sorunlarını kapının dışında bırakman gerekir. Kendini sürekli yenilemen lazım. Ben hatalarımı, her zaman görebildim. Kendini geliştiremeyen ve yeniliklere kapalı olan bir kişi, öğretmenlik yapamaz. Derse zinde olarak girersin, dersten yorgun ve bitkin olarak çıkarsın. Öğretmenlik mesleği, idealistliği gerektirir. İnsan yetiştirmenin ağır sorumluluğunu taşıyabilmelidir öğretmen. Kalplere, gönüllere bir daha çıkmamak üzere girmek demektir öğretmenlik. Sınıfa girdiğinizde gözünüzün içine bakan ve beni ülkem için, vatanım için, bayrağım için, ülkemi gelecek yıllarda aydınlığa kavuşturacak biri olarak yetiştir diyen bir çocuk grubu karşılar. Çocuklar benim gözümde bir melektir ve bilgiye açtır. Elinizi vicdanınıza koyup çalışmanız gerekmektedir.
Ben, 32 yılı geride bırakmama rağmen mesleğimin âşığıyım. Çocukları, çok ama çok seviyorum. Son yıllarda maalesef eğitimi bıraktık, sadece öğreticilik yapıyoruz. Bu durum son derece yanlış ve tehlikelidir. Çocuklara vatan-millet sevgisini, bayrak sevgisini, insan sevgisini, hayvan sevgisini, doğa sevgisini, kısacası millî ruhu küçük yaşlarda aşılamak gerekir.
Bizim yakın tarihimizi, atalarımızı, Atatürk’ü, Kurtuluş Savaşı’nı, Çanakkale Savaşı’nı, bol bol anlatmak gerekir. Bu günlere nasıl geldiğimizi çocuklarımız mutlaka bilmelidir. Önce eğitim, diyorum. Eğitilen çocuğa öğretmek zaten çok kolay olacaktır.
Tanıdığım en özverili, en vicdanlı en mesleğine aşık insan en iyi öğretmenlerimizden biridir.Tebrik ediyor güle güle emekliliğini yaşamasını temenni ediyorum.
BENİM KÖYÜM
Baharda şenlenir bağı, bahçesi
Kokusu başkadır benim köyümün
Unutturur adama gamı, kederi
Havası başkadır benim köyümün
XXX
Akşam olur herkes döner evine
Can kurban inan ki benim köyüme
Gülabi’nin torunları derler bizlere
Özü başkadır benim köyümün
XXX
Yeşil yeşil meşeleri var dağında
Meyve ağaçları çiçek açar bağında
Her çeşit otlar yeşerir toprağında
Yeşili başkadır benim köyümün
XXX
Köyümün kenarından akar çayı
Kıvrım kıvrım dolanır sular tarlayı
Unuttum sanma orda olmayı
Dostluğu başkadır benim köyümün
XXX
Yaz gelince çıkarlar yaylaya
Gurbetçiler hasretle döner sılaya
Benden selam olsun Aziz Ağa’ya
Sevgisi başkadır benim köyümün
İbrahim SEVİNDİK
En çok köyleri ve öğretmenleri seviyorum. Özellikle de köy öğretmenlerini çok seviyorum.