Günümüzde ilahiyatçı olmak çok zor ve meşakkatli iş olarak görünüyor; zira bu husus pek çok beklentiyle çevrili ve tüm bu beklentiler arasında ilahiyatçılar hem kendi olmaya, hem de yönlerini tayin etmeye çalışmaktadır. Bu hususun tarihsel olaylardan ayrı olarak anlaşılması da mümkün değildir. Zira Cumhuriyet döneminde ilahiyat eğitimi; kuruluşu ve gelişimi açısından Anayasal ve resmi bir kurum -dini bir kurum olarak değil- (dini konuları objektif olarak araştıran ve tehlike oluşabilecek konularda uyarıcı olacak bir kurum) olarak kurgulanmıştır. Bu yapılanma uzun süre devam etmiş; ancak biçilen gömlek –sosyolojik- süreçlerle uygun yapı arz etmemiştir. Seküler niteliklerin yoğunlaştığı günümüzde ilahiyatçılara çok yüklenilmiş; bir taraftan vesayetin payandası olarak diğer taraftan savunmacı bir yaklaşımla içeriden, yani mevcut cemaatlerin resmettikleri –çoğu zaman hikaye ve israiliyat anlatan – ilahiyatçı imajı arasına sıkışmış; her iki imajın da sağlıklı olmadığı aşikârdır.
Geçmiş dönemde ulema, kendi kültürel mirasının farkındalığını eleştirel bir biçimde sorguladığı zaman dinamik bir yapı oluşmuştur. Ulema kadim dünyanın bilgi mirası ile hesaplaşmış ve onu kendine özgü bir medeniyete dönüştürmüştür. Verili bile olsa her düşüncenin korunması ve geliştirilmesi gerektiğinin farkında olan ilim adamları, arifler hayatla asli bağ kuran varoluş tarzları oluşturmuşlardır. Bugün bu zengin mirasın maalesef fakirleri olarak yaşamaktayız. Ülkemizde ilahiyat, tıkanan ve çağın meydan okumalarına karşılık vermekte yetersiz kalan bir eğitim sistemini aşmanın bir imkânı olarak gündeme gelmiştir. Bu çerçevede ilahiyat gerçeğinin iki asra yaklaşan bir geçmişi vardır. Osmanlı modernliği ve modernliğin meydan okumalarını çok yakından kavradığı ve ona mukabelede bulunma kararlılığında olduğu için her alanda yeniçağın doğasına uygun iyileşmeler, yenilikler ve sentezler yapma yoluna gitmeye girişmiş; ancak devletin yıkılmasıyla yaptığı iş yarım kalmıştır. Kanaatimce günümüzdeki ilahiyat söz konusu idrakin bir ürünüdür.
Bugün halkın beklentisi, çağın sorunlarına ve meydan okumalarına cevap verecek, medeniyetimizi yansıtacak ilahiyatçı tipinin yetiştirilmesidir. İlahiyatçıdan düşünsel ve davranışsal açıdan yönlendirici ve rehber olması bekleniyor. Halkımız ilahiyatçıdan âlim, arif, rol model olan bireyler bekliyor; tabir-i caizse memur tipi bir adam istemiyor. Peki, modern ve formel bir eğitim çerçevesi içinde istenilen bir ilahiyatçı yetiştirebilir miyiz? Bir tipoloji oluşturabilir miyiz? Bu iş için çerçeve çizilmiyor ama taşıması gereken ölçütler olması gerektiğine inanıyoruz. Öncelikle ilahiyatçıdan dini, yani İslam’ı temel kaynaklarından öğrenip anlatmada “bilginin sübutunu” sağlaması beklenmektedir. İkinci olarak bu bilgilerin yaşadığı çağa “delaletini “ortaya koyması bekleniyor. Dile kolay gelen ama (180 kredilik müfredat içinde) yapılması çok zor olan bu eğitim, öncelikle kendi kültürel, medeniyet mirasını sonra da yaşadığı çağı bilmeyi ve uygun yorumlar yapabilmeyi gerektiriyor. Bu husus ise bizi anlama; eleştirme, analiz etme, sorgulama ve değerlendirme sorunuyla karşı karşıya getirmektedir. Bu sorunların nitelik gerektiren ve çok maliyetli bir içeriğinin olduğunun farkında olmak gerekir.
Felsefeyle doldurulmuş bir ilahiya müfredatından nasıl bir ilahiyatçı çıkar . Felsefe deyince birileri zıplıyor. Ya cok saflar ya bu projenin ajanları. Türkiye’de felsefe eğitimi din eleştirmek için icin veriliyor kimi kandırıyorlar. Bir ilahiyatçı olarak yazıyorum. Kadim medeniyetimize dayanmayan hiç bir eğitim bu ülkeye hayır getirmeyecek muhterem hocam
Memiş Hocam,dileklerinizi tamamen katılıyorum.İnşallah ”Değerlerimize ” sahip çıkan nesil yetiştirebiliriz.Bir öğretmen olarak ben de elimden geldiğince şuurlu ve manevi gençlik için mücadele veriyorum.Kalın sağlıcakla