Hiçbir şey olamazsan öğretmen ol bari. Bu sözü yıllar önce çok duyardım. Hala kulaklarımda çınlar. Temel amacı öğretmen yetiştirmek olan Eğitim Fakültelerinden birinde çalıştığım yıllarda üniversiteye yeni başlayanlara ilk derslerde neden öğretmen olmak istediklerini sorardım. Genellikle kendilerinin ve ailelerinin bu yönde telkinleri olduğunu, diğer bölümleri kazanma şansları olmadığı için “bari öğretmen olayım” dediklerini, tercih yaptıkları süreçte kendilerine rehberlik edenlerin de “Hiçbir şey olamazsan bari öğretmen ol” şeklinde telkinlerde bulunduklarını söylerlerdi. Amacı öğretmen yetiştiren bir fakülteye istemeyerek gelen öğretmen adayının bu mesleğe başlamadan kaybettiğini söylemek mümkün.
Geleceğe yönelik kariyer planlaması yapan ve bunu da üniversiteye giriş sınavlarında aldığı puanlara göre belirleyen öğrencilerde duyduğumuz bu söz ve bu gibi düşünceler öğretmenlik mesleğinin toplumumuzda ne kadar değer gördüğünü anlatmaya yetmez mi? Hiçbir şey olamazsam öğretmen olurum diye gelecek planlaması yapan bir öğrencinin bu mesleğe başladıktan sonraki halini hayal bile edemeyiz. Eskiden öğretmen olmanın kolay olduğu dönemleri hatırlatan bu sözün arka planında öğretmen olmak için çok fazla çaba ve emek gerekmediği anlaşılabilir. Bir zamanlar herkesin öğretmen olabildiği, bütün üniversite mezunlarının öğretmen yapıldığı, hatta öğretmen ihtiyacı ve işsiz gençlere iş bulma gibi gerekçelerle üniversiteye devam etmeden mektupla öğretmen eğitimi verildiğini düşündüğünüzde bu mesleğe karşı algının gerek toplumda gerekse yöneticilerde nasıl olduğunu çok rahat anlarsınız.
Peki öğretmen olmak artık bu kadar kolay mı? Kolay mı olması gerekiyor? Çocuklarınızı emanet ettiğiniz öğretmenlerin akademik ve sosyal becerisi sizi hiç mi ilgilendirmiyor? Elbette herkesi çok yakından ilgilendiriyor. Öğretmen olmak için belli aşamalardan geçmek sadece bizim ülkemizin sorunu değil elbette. Ülkemizde öğretmen yetiştirmek için kurulmuş olan Eğitim Fakültelerinin sayısının fazla olması, ihtiyaca yönelik planlamanın yapılmadan bölümlere öğrenci alınması öğretmen adaylarının sayısının önü alınamaz şekilde artmasına neden olmaktadır. Eğitim Fakültesi mezunları dışında diğer fakültelerin ilgili bölümlerine yönelik açılan Formasyon Programları ile de bu sayı hızla artmaktadır. Bütün bunların temel sebebinin herkesin bu mesleği isteyerek değil sosyal ve ekonomik zorunluluktan dolayı yapmak istemelerinden kaynaklanmaktadır. Yeni açılması planlanan Mili Eğitim Akademisinin bu sorunu nasıl çözeceğini ve bu mesleğe karşı olan algının değişmesine nasıl katkıda bulunacağını herkes gibi ben de merak etmekteyim.
Ben öğretmen olmak istiyorum/ Ben, şairimin mısralarında dil/Genç kızımın gergefinde nakış nakış gül/ Âşığımın sazında tel/ Öpülesi bir el olmak istiyorum:/Ben, öğretmen olmak istiyorum…M.Nejat Sefercioğlu’nun kaleme aldığı bu dizelerde yatan alt anlamları bulmaya çalıştığımızda öğretmenlik mesleğinin önemi ve kutsallığı hakkında çok şey olduğunu görürüz. Öğretmenlik mesleğinin bu kadar önemsendiği bu şiirdeki duygu ve düşünceler günümüzde ne kadar kendine yer bulmaktadır? Halbuki, kime sorsanız hayatında iz bırakan mutlaka bir öğretmen olduğundan ve onu hiç unutamadığını söyler. İsmini ilk soruşta hatırladığınız kim diye sorsam veya kısaca ilkokul öğretmeninin adı nedir diye sorsam hemen cevap vereceğinizden hiç şüphem yok. Hepimizin hayatına dokunan bu öğretmenlerden birisi elbette benim ilkokul öğretmenimden sonra gelen yatılı okul yıllarımdan hatırladığım İngilizce öğretmenimdi. Belki onun bana İngilizce öğrenmeyi sevdirmesi vesilesiyle İngilizce öğretmeni oldum ve İngilizce öğretmen adaylarına da akademik ve pedagojik anlamda eğitim vermeye devam etmekteyim.
Öğretmenlik mesleği denince söylenecek o kadar çok şey var ki. İyi bir öğretmenin sadece ders vererek ve iyi bir model olarak neleri başardığını anlatmaya gerek yok. Gittikçe anlamsızlaştırılmaya çalışılan ve içi boşaltılan bu mesleğin sadece ilk ve ortaöğretim süreçlerinde değil üniversite dönemlerinde de ne kadar önemli olduğunu elbette biliyoruz. Öğretmen denince toplum algısının eskisi gibi olmadığı bu algının öğrenci başarısı ile doğrudan ilişkilendirildiğini görmek mümkün.
Öğrenciler eski öğrenci, öğretmenler eski öğretmen, veliler eski veli, eğitim de eskisi gibi değil diyenlerin zihinlerindeki algının neyi işaret ettiğini biliyoruz. Eski öğretmenler ve eski öğrenciler eskide kaldı. Yeni dönemde yeni öğretmen ve öğrenciler var. Eskinin öğretmenleri ile günümüz öğrencilerinin pek çok konuda uyum sağlaması ne yazık ki mümkün değil.
Toplumsal değerlerin değişim göstermesi, önceden değer verilen pek çok değerin değerini yitirdiğine her gün şahit olmaktayız. Ne olacak bu çocukların hali. Bu öğrencilere okullarda hiç mi eğitim verilmiyor? Neden bu çocuklar bu kadar duyarsız? Neden aile, büyük, gelenek, görenek, dini ve sosyal değerler dejenere oldu? Bu ve bunun gibi birçok soru günlük hayatta sık sık duyduğumuz sorular arasında yer almaktadır. Veliler öğretmenlerden, eğitim sisteminden, öğrenciler veli ve öğretmenlerden, öğretmenler öğrenci, veli ve eğitim politikalarından şikâyet etmekte, herkes birbirini suçlayarak işin içinden kolayca sıyrılmaya çalışmaktadır. Eğitime yönelik her şikâyet konusunun açıklamasını ve gerekçesini burada ayrıntılı olarak anlatmaya kalkarsak sayfalarca yazı yazmamız gerekecek.
Bize ait değerlerin yine bizler tarafından yeterince anlatılamaması veya değersiz hale getirmek için her türlü ortamın hazırlanması bizim suçumuz değil mi? Evde anne ve babanın çocuk üzerinde sözünün geçmediği bir toplumda bu görevi tamamen okul ve öğretmenlere bırakmak ne kadar gerçekçi? Toplumun en küçük birimi aile diyorsak öncelikle bu birimde başlayan eğitim ve öğretim süreci daha büyük ortamlara geçildikçe kendine daha rahat alan bulduğunu neden unutuyoruz? Doğa boşluk kabul etmez ilkesi gereği bu alanı kim doldurursa onun galip geldiği bir ortamda öğretmenin rolünün ne kadar değerli olduğunu tartışmaya gerek yok. O yüzden hiçbir şey olamazsan öğretmen olursun diye öğretmen adaylarının gelecek planlamalarına yön verirken bir değil bin kere düşünmeleri gerekir.
Prof. Dr. İsmail ÇAKIR