eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

HADİSLERLE TASAVVUF – Mevlânâ Eşref Ali Tânevî (ö. 1362/1943)

Tercüme edilen eserler, tasavvufun prensiplerinin hadisler esas alınarak değişik yönleriyle yorumlandığı ve ele alındığı bir çalışmadır. Müellif Eşref Ali Tânevî eserinde, önce tasavvufî prensiplere konu olan hadisi vermiş, sonra bu hadise bağlı kalarak İslam’ın zahirî hükümlerine uygun açıklamalarda bulunmuş, sonun da uyulması gereken çok önemli prensipleri ortaya koymuştur. Müellif yaptığı açıklamalarla, hadislerin anlaşılmasında izlediği değişik yöntemle kendi sahasında bir ufuk açmıştır.

Hadislerle Tasavvuf ismini verdiğimiz bu eser, birbirini tamamlayan iki çalışma mahiyetindedir. Müellifin ilk çalışması olan Hakîkatü’t-Tarîka Mine’s-Sünneti’l-Enîkada 330 hadis ele alınmış ve bu hadislerin açıklamaları yapılmıştır. İkinci çalışması olan en-Nüketü’d-Dakîka Mimmâ Yete‘alleku bi’l-Hakika’da ise yirmi konuya yer verilmiş ve bu konularla alakalı hadisler okuyucunun hizmetine sunulmuştur. Müellif Mevlânâ Eşref Ali Tânevî (ö. 1362/1943) hakkında bilgi verecek olursak;

Âlim, fazıl, fakih ve müceddid olarak bilinen Şeyh Mevlânâ Eşref Ali, Hindistanın ve son asrın en önemli ilmî şahsiyetlerinden biri olarak kabul edilir. İlmî ve siyasî açıdan ciddî sıkıntı ve tartışmaların olduğu bir dönemde yetişmiş fikir, düşünce ve eserleriyle bulunduğu bölgeye ve İslâm düşüncesine derin izler bırakmıştır.

Mevlânâ Eşref Ali Tânevî (ö. 1362/1943) Hindistan’ın batı beldelerinden Etraberadiş eyaletine bağlı, Delhi’ye yaklaşık elli mil uzaklıkta Muzaffernagar şehrinin Tehâne köyünde 1280 yılının rebiülahir ayında (Eylül 1863) dünyaya geldi. İlk öğrenimini memleketinde tamamladı. Daha sonra Diyûbend’e giderek el-Medresetü’l-âliye’ye devam etti. Pek çok hocadan ders aldı. Hac maksadıyla Mekke’ye gidince orada Çiştiyye tarikat şeyhlerinden İmdâdullah et-Tehânevî ile görüşüp ona intisap etti. Tasavvufî yönünün ağır basmasından dolayı öğretim faaliyetini terkedip irşad amacıyla Hindistan’ın çeşitli bölgelerine seyahatler yaptı. Daha sonra Tehâne’ye yerleşti. 6 Receb 1362 (9 Temmuz 1943) tarihinde Tehâne’de vefat etti ve oraya defnedildi. Elinizdeki eserle birlikte Eşref Ali’ye nisbet edilen eserler, risâlelerle birlikte 800 civarında olduğu nakledilir. Bir kısmı Arapça, çoğu Urduca olan kitapları tefsir, kıraat, kelâm, tasavvuf, ahlâk ve fıkha dairdir.

Tasavvufi disiplinlerin özünü kaybettiği, şekil ve merasimlerin öne çıktığı, “folklor Müslümanlığı”nın revaç bulduğu, daha çok kalbî ilimler esas alınıp akli ilimlerin yok sayıldığı bir dönemde, akli ve kalbî ilimlerde yetkin bir insan olarak ortaya çıktı Avamın yanlış akidelerini düzeltmeye çalıştı, dinî düşünceye bir ivme kazandırdı tasavvufu ifrat ve tefrit noktasına getirenlere karşı, tasavvufun asli yapısını Kur’ân ve Sünnet’ten deliller getirerek açıklamalarda bulundu. Eserler yazdı. Farklı bir prototip olarak dikkatleri üzerine çekti.

Şeyh Eşref Ali Tânevî, eserlerinden hiçbir telif ücreti de almadı. Zamanının en velud yazarı olmasına rağmen kitaplarının hiçbirini gelir kaynağı olarak kullanmadı. Bir gün bir İngiliz kendisine, “Sen bu kadar kitap yazıyorsun, herhâlde çok para alıyorsundur?” diye sorunca, o ihlas abidesi şu cevabı vermişti: “Biz para için kitap yazmayız. Sadece din ve millete hizmet için yazarız. Para hiç mevzu bahis değildir.”

Tasavvuf adına işlenen yanlışlara birçok eserinde karşı çıkarak İslam’ın sırat-ı müstakimini ortaya koydu. İşte bu yönüne dair bazı misaller:

“Sufiler, Allah’ın rızası ancak nefse muhalefetle hasıl olur zannına kapıldılar. Bu muhalefet ne kadar şiddetli olursa Allah’ın rızası da o nispette büyük ve daha sağlam kazanılmış olur sandılar. İsterse bu muhalefet Şeriat-ı İslamiyye ile uyuşmasın bunu böyle kabul ettiler. Hatta o kadar ki bazıları kendisine et yemeyi haram kıldılar ve yemediler. Nefislerini soğuk su içmeden menettiler ve kana kana içmediler. Bazıları yumuşak döşekten çekindi ve uzanıp yatmadı. İslam’ın nimetini nefislerine haram kılan, açlık ve susuzluk sebebiyle içeride uzuvlarını kurutan ve onları ölüme mahkûm eden kimselerden meydana gelen bir grup böylece haddi tecavüz etmiş, ölçüyü taşırmışlardır.Hâlbuki ben etrafında ateş yakarak içine geçip serbestçe oturan bir kâfire şahid oldum. Bir şey çıkmaz ki bunlardan, öyle basit şeylerdir ki bunlar. Bunları kör cehalete nispet etmek daha uygundur. Bu hususta itidal ve iktisat, şer‘-i şerifin emirlerini muhafaza ederek nefsin kıvama gelmesinde tam manasıyla mücahede eden kimselerdedir.”

“İnsanların bazısı da zikirle meşgul oldukları zaman birtakım nurlar ve parıltılar göreceklerini umarlar veya gizliden sesler işiteceklerini zannederler. Bunlar ahmaklık ve budalalıktır. Evvela bu eser ve hâllerin zikir ve meşgaleyle meydana gelmesi icap etmez. Zikir ve meşguliyetin buna ihtiyacı yoktur. İkinci olarak bazı zamanlarda bu nurlar ve sesler doğrudan doğruya gayb âleminden gelen şeyler değil, insanın kendi zihninin eseri de olabilir. Üçüncü olarak faraza gayb âleminin bütün sırları çözülse, perdeler aralansa bundan ne gibi bir fayda temin edilecektir? Zira sırlar âlemini örten perdelerin kalkmasıyla Allah’a yakınlık fazlalaşmaz. Allah kendisine yakınlığı ancak taatte yaratmıştır.”

“Bazı kimselerin tabiat ve bünyeleri keşif ve keramet göstermeye müsait değildir. Her ne kadar mücahede egzersizleri ve riyâzat temrinatları yapsalar da ömürlerinde bir defa keşif gösterememişlerdir. Çünkü bünyeleri buna müsait değildir. Esasen bu hususta bütün mesele kulluk yapabilmektir. Şimdi Allah’a yemin ederek söyleyebilirim ki, kendisine binlerce keşif hasıl olmuş herhangi bir adam, vicdanına dönüp nefis muhasebesine dalacak olsa emin olun ki mana âleminde az da olsa bir ilerleme kaydetmediğini anlayacaktır.”

“Velayet mertebesinin harika göstermeye ihtiyacı yoktur. O makam harika şeyler gösterilecek makam değildir. Ve sahabenin çoğunun hayatında bir defa bile olsa harika zuhur etmemiştir. Harikalar çoğu zaman Yogilerde zuhur eden riyâzat ve çalışmanın neticesinden başka bir şey değildir. En büyük harikanın derecesi kalbî zikrin kadrinden daha az, daha aşağıdır. Avârif sahibi, kendilerinden harikulade hâller zuhur etmeyen kimselerin, harika kahramanlarından daha faziletli olduğunu yazıyor. Çünkü ariflerin en büyük kerameti Şeriat-ı Muhammediyye caddesinde dosdoğru yürümektir.”

“Arkadaşlar! Bilin ki, velayetin ölçü ve mihengi şudur; insan zühd ü takvada, ibadet ve tecerrütte ne kadar ilerlerse, Allah Resûlü’ne (s.a.v.) benzemesi o nispette artar. Çünkü velayet, nübüvvet kaynağından sulanır, o membadan beslenir.”

“Tam manasıyla yapılan zikir insanı bütün günahlardan çekinmeye zorlar ve bütün iyi amelleri işlemeye teşvik eder, işte gerçek zikir budur.”

Yakın talebelerinden büyük âlim Abdülbârî en-Nedvî yenilikçi ve tenkitçi yönünü şöyle anlatır:

“Tasavvuftaki yanlış düşünceler öyle yaygın hâle gelmiştir ki, birçok meşâyih-i kirâmda bile görülmüştür. Onlar müridlerinden beyat aldıkları ve onlara sayısız zikirler telkin ettikleri vakit vazifelerinin sona erdiğini sanırlar. Ne müridlerinin ahlak ve amelini fesada götüren hâllere mâni olurlar, ne onları uygunsuz hâllerinden dolayı muaheze edip sorguya çekerler, ne de bir derde derman bulup ruhi buhranlara tedbir alırlar. Bir talip bu şeyhlerden birine derdini arz etti de ondan çare istedi mi, hemen yapıp yapmayacağını düşünmeden ona bir yığın evrad u ezkar tavsiye etmeye kalkarlar. Ama müceddit Şeyh Eşref Ali Tânevî merhum, bu cihetten, o nevi şeyhlerden ayrılır. Çünkü O, tasavvufun yüce karakterinde büyük bir değişiklik meydana getirdi. Bundan dolayı biz, kendisi için kıymeti haiz olan bu büyük gayreti şükranla yâd ederiz.”

Şeyh Eşref Ali Tânevî bir münasebetle şöyle demişti: “Yalnız ve yalnız evrad ve ezkarla meşgul olmak kâfi değildir. Allah’a yemin ederim ki, yalnız evrad ve ezkar şeyhi olan kimselerin nezdinde ıslah-ı hâl diye bir şey bulunmaz. Ahlak ve amelde yapılması istenen ıslah, ancak salah yolunu ihtiyar etmekle olur.”

İşte bu yönü ve özellikleriyle, tasavvufa çeşitli yerlerden gelmiş bulaşmış bütün tortuları temizlemeye çalıştı, yanlış anlayışları düzeltmek için uğraştı. Hem ilmî hem de amelî anlamda 20. asırda tasavvufun yenilenmesinin en büyük kahramanı, mürşid-i kâmillerinden biri olarak kabul gördü.

Böylece Mevlânâ Şeyh Tânevî’nin dengeli yaklaşımı bütün dinî hükümleri ifrat ve tefrite düşmeden doğru yerlerine koyar ve yaşanır hâle getirir.

Hadislerle Tasavvuf adıyla tercümesi sunulan birbirini takip eden her iki eser, müellifin yukarıda zikredilen özelliklerinin tebellür ettiği eserlerdir. Bu eserler hem zaman hem de konu yakınlığı açısından ortak yönlere sahiptir. Her ikisinin konusu kâmillere uymayı incelemektedir. Birisinde zâhirî ıslah, diğerinde ise batınî ıslaha göre açıklamalar yapılmıştır.

Eserin çevirisi Halid Zaferullah Daudi ve Prof. Dr. Ahmet Yıldırım tarafından yapılmıştır.

Erişim linki:

https://www.kitapyurdu.com/kitap/hadislerle-tasavvuf/650878.html

Yazarın Diğer Yazıları
Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.