Tutunamayanlar’a “postmodern” demek kolaydır; metni gerçekten bu kavramla düşünmekse zordur. Çünkü roman, etiketlerle yetinmeyi sevmez. Daha en başta, “doğal bir hikâye” okuduğumuzu sandığımız zemini çeker alır altımızdan. “Bulunmuş dosya” kurgusuyla ilerler. Anlatıcı, eline bir paket geçtiğini söyler. Mektup, notlar, elle yazılmış sayfalar… Turgut Özben’in “kaybolmuş bir insan” olarak dünyaya bıraktığı izler… İsimlerin değiştirilmesi, metnin dolaşıma giriş hikâyesi, yayımlanma izinleri… Okur daha ilk sayfalarda şunu sezer: Bu roman yalnızca bir hayatı anlatmayacak; anlatma eylemini de sahneye çıkaracaktır.
Burada temel ayrımı net koymak gerekir. Tutunamayanlar, saf anlamıyla “postmodern bir roman” değildir; ama postmodern edebiyatın ayırt edici tekniklerinin büyük bölümünü Türkiye’de çok erken bir tarihte, üstelik son derece bilinçli biçimde kullanmıştır. Bu veçheyle romanı, modernizmin içinden doğmuş; postmodern anlatı araçlarını erkenden devreye sokan bir “kırılma metni” olarak okumak daha isabetli olacaktır. Oğuz Atay, dünyayı hâlâ “büyük hakikat” etrafında toparlamaya çalışan klasik modernistler gibi davranmaz, her şeyi oyuna ve yüzeyselliğe teslim eden geç postmodern tavra da düşmez. Düşüncenin ciddiyetini korur, anlatının otoritesini dağıtır.
Bu dağıtma, biçimde görünür hâle gelir. Tutunamayanlar yalnızca roman değildir. Rapor vardır, ansiklopedi maddesi vardır, tutanak vardır, şiir taklidi vardır, biyografi parodisi vardır. Joyce yahut Woolf bireyin zihnini parçalayarak anlatırken, Atay metnin türünü parçalamış, böylece bilinç de, anlatı biçimi de çökmüştür. Calvino’nun biçim oyunlarını, Cortázar’ın farklı okuma yolları öneren kurgu zekâsını hatırlatan hususiyetler buradan çıkar; fakat Atay’da bu oyun, salt biçim oyunu olarak kalmayacaktır. Selim’in dünyaya tutunamama hâli, anlatının da tutunamamasına dönüşür. Metin, kendine ait tek bir forma bağlanamaz.
Postmodern damarın bir başka belirgin izi, “büyük anlatılar”a duyulan güvensizliktir. “Hayatın anlamı”, “doğru yaşam”, “toplum başarısı”, “aydın sorumluluğu” gibi büyük kategoriler romanda sürekli boşa düşürülür. Selim’i açıklamak için hazırlanan sözlükler, listeler, raporlar onu kavrayamaz. Bilgi çoğalır, mânâ netleşmez. Atay, insanı tek bir ideolojiyle, tek bir ahlak sistemiyle, tek bir psikoloji şemasıyla açıklamaya çalışan yaklaşımları ironiyle dağıtmayı bilmiş, üstesinden gelebilmiştir.
Metinlerarasılık da bu tabloda sadece “yüksek kültür gösterisi” şeklinde anlaşılmamalıdır. Batı düşüncesine, ansiklopedik bilgiye, resmî dile, edebî klişelere yapılan göndermeler çoğu kez parodiye dönüşür. Yüksek kültür kutsanmaz; çözülür. Pynchon’ın metin katmanlarını üst üste bindiren çoğulluğuna benzer bir teknik akrabalık yakalanabilir; ama Atay’da başka bir ağırlık hissedilir. Sorunun tonunu yükseltir: İnsan neden bu kadar çok bilgiye sahip olduğu hâlde bu kadar yalnızdır?
Bir de çok seslilik vardır. Tek ve mutlak bir anlatıcı sesi kurulmaz. Metin, Selim’e bölünür, Turgut’a bölünür, Olric’e bölünür; rapor dili konuşur, parodi konuşur. Hangi ses “esas”tır, muallâkta kalır. Bu, Bakhtin’in “diyalojik yapı” dediği roman imkânını postmodern düzeyde genişletir. Yazar geri çekilir; anlamı okurun önüne kapalı bir bütün olarak değil, çelişkiler ağı olarak bırakır.
Yine de asıl kritik nokta şudur: Atay, postmodern teknikleri postmodernizmin “oyun” tarafına teslim ederek kullanmaz. Biçim dağılsa da etik ağırlık korunur. Selim’in acısı oyun değildir. Turgut’un çözülüşü estetik bir dekor değildir. Atay, postmodern araçları modern insanın trajedisini daha keskin göstermek için işletir. Bu yüzden Beckett’e yakın durur: Dili parçalar, anlatıyı bozar; ama varoluşun ağırlığını hafifletmez.
Romanın meselesini doğru yakalama namına olay örgüsünün omurgasını net görmek şarttır. Dış çerçevede bir “kayıp” haberi vardır. Anlatıcı, yurt dışından dönünce masasında bir paket bulur. Mektup ve notlar çıkar. Mektubu yazan Turgut’tur. Kendisini kaybolmuş biri olarak tarif etmektedir. Metnin “birçok insanın payı” olduğunu söyler. Anlatıcı araştırır; Turgut’un evden çıkıp dönmediğini, parasını çekip başka yere yatırdığını, arabasının bir istasyon yakınında boş bulunduğunu öğrenir. Metni yayımlatmak için görüşmeler yapar. Selim Işık’ın annesinin öldüğü, Günseli’nin yaşadığı ve adların değiştirilerek basılmasına onay verildiği gibi ayrıntılar da bu çerçevenin parçasıdır. Okura şu sezdirilir: Asıl hikâye, bir insanın kayboluşunun arkasındaki iç yıkımdır.
İç hikâyenin tetikleyici unsuru, Selim’in ölüm haberidir. Selim intihar etmiştir. Üstelik geride “mektuba benzer bir şey” bırakmıştır. Turgut gece yarısı o yazıya bakar, okur, tekrar okur. Zihni karışır. İçi sıkışır. Eşyaya bile öfkelenir. O ana dek düzenli bir hayat sürer. Eşi, çocukları, evi, işi… Küçük burjuva rahatlıkları… Selim’in ölümü bu düzenin içine taş gibi düşer. Turgut önce geri çekilmek ister. “Bu benim işim değil” der gibi davranır, ama merakı içini kemirir. Sonra yürümeye başlar.
Turgut’un arayışı bir dedektiflik merakından ziyade “hayat toplayan” bir arkadaş arayışıdır. Selim’in hayatına dokunmuş kim varsa gider, konuşur, dinler. Her durakta Selim’in başka bir yüzü çıkar ortaya. Birinin “çok zeki” dediğine diğeri “fazla hassas” der. Kimi onu kırıcı bulur, kimi kırılgan. Turgut bu parçaları birleştirmeye çalıştıkça Selim’in resmi büyürken kendi hayatının içi boşalmaya başlar. Çünkü Selim’i ararken kendi hayatının da “alışkanlıklara teslim” olduğunu fark etmiştir.
Turgut’un iç sesi çoğalır. Bir süre sonra sadece kendisiyle konuşmaz. Olric diye bir ses belirir. Bazen uşak gibi konuşur, bazen vicdan, bazen de alaycı bir refakatçi gibi… Turgut korktuğunda, dağıldığında, kendini kandırmaya yeltendiğinde Olric devreye girer. Artık arayış iki katmanlıdır. Turgut Selim’le beraber kendini de arar. Evine yabancılaşır, işine yabancılaşır, konuşmalarına yabancılaşır. Nihayetinde şunu anlar: Selim’in ölümü tek bir sebebe indirgenemez. Bu, “şu yüzden oldu” diye kestirilecek bir şey değildir; tutunamama hâlinin son noktasıdır.
Romanın ortalarında düz anlatının bilerek sapması da buradan gelir. Selim’in dünyası “tek tür”le anlatılacak gibi değildir. Şarkılar girer araya, parodiler, tutanaklar, ansiklopedi maddelerini andıran bölümler, rapor gibi görünen parçalar… Turgut’un zihni Selim’i dosyalamak ister. Düzenli başlıklarla, maddelerle yakalamaya çalışır. Lâkin, Selim buna gelmez. “Bütün yönleriyle Selim ve intiharı” gibi ironik bir kitabın peşine düşercesine konuştuğu yerler vardır. Çaresizliği buradadır: Tek bir anahtar arar, bulamaz.
Sona doğru arayış bir eşiği aşmıştır. Sadece “Selim neden öldü” sorusu yoktur. “Ben ne yaşıyorum” sorusu da vardır. Turgut, Selim’i yeniden kurmaya çalışırken kendi kimliğinin de çözüldüğünü görmüştür. Toplumun, iş hayatının, aile düzeninin “normal” dediği şeyler giderek daha yapay görünür. İçinde iki eğilim çarpışır. Bir yanı eve dönmek ister. Güvenli alışkanlıklara… Diğer yanı ise uzaklaşır. Anladıkça boğulduğunu fark eder. Netice bellidir: Turgut bir gün evden çıkar ve kaybolur. Bulunmuş dosya, işte bu kayboluşun geride bıraktığı izdir.
Tutunamayanlar’da dil sıradan bir anlatım aracı değildir. Dil, romanın konusu kadar romanın kendisidir. Atay dünyayı “nasıl anlatacağını” da “neden bu dilde anlatmak zorunda olduğunu” da gösterir. Bu yüzden dil devamlı biçim değiştirir. Ciddi olur. Alaya kayar. Resmîleşir. Birden çocuksulaşır. Sonra yeniden entelektüel bir soğukluğa bürünür. Bu hâller, Selim’in ve Turgut’un zihin hâllerinin doğrudan karşılığıdır. Çünkü onların dünyası yekpare değildir; parçalıdır, tutarsızdır, yaralıdır.
Atay’ın dilindeki yüksek bilinç, romanın “yazıldığının farkında oluşu”nda da görülmelidir. Düz anlatının içine ansiklopedi maddeleri, rapor dili, resmî yazışma tonları, şiir taklitleri, parodiler, hatta bilinçli “kötü yazı” örnekleri yerleştirir. Bu çeşitlilik bir gösteriden çok, Selim’in dünyasının haritasıdır. Selim hayata tek bir üslûpla bakmaz; düşünürken de konuşurken de parçalanır.
İroni, bu haritanın en keskin çizgisidir. Atay’ın ironisi hafif bir tebessüm değil; zihnî bir sarsıntıdır. Kendi cümlesini dahi ciddiye almayan bir bilinç sözkonusudur. Hayatın trajedisi, soğuk bir katalog diline indirgenir. “Düzenlemek isteyen akıl”ın acizliği, tam da bu taklit sayesinde açığa çıkar.
En çarpıcı ironik damar “tutunamayan” kelimesinin bizatihi kendisindedir. Kelime merhametli durur. Oysa Atay onu acımasız bir aynaya çevirir. Tutunamamayı romantik bir kırılganlıkla açıklamak kolaycılıktır. Çünkü bu hâl çoğu zaman beceriksizlikle, korkuyla, kibirle, kaçışla iç içedir. Atay okurun Selim’e yalnızca acımasını istemez; onu sorgulamasını da ister. Bu yüzden Selim’in sesi kırılmış, iç ses neredeyse parodiye dönmüştür.
İroninin sertleştiği yerlerden biri, bürokratik dille çarpıştırmadır. Resmî, soğuk, duygusuz tonla en mahrem acılar anlatılır. Bu, insan hayatının devlet, toplum ve kurumlar karşısında nasıl silikleştiğini gösterir. İnsan modern dünyada bir “madde başlığı”na indirgenir. Hayatının anlamı sınıflandırmalara sığdırılmak istenir. Atay bu dili taklit ederek teşhir etmiştir.
Dilin bir başka temel hareketi, kendi kendini yalanlamasıdır. Atay’da hiçbir cümle mutlak otorite taşımaz. Bir hüküm kurulur, hemen ardından delinir. Bir düşünce ileri sürülür, sonra sahteliği gösterilir. Kesinlik yoktur. Selim’in sözleri bile kendisiyle çelişir. Bu yüzden roman, okurun zihninde “net sonuç” bırakmak yerine, net bir huzursuzluk bırakmaktadır.
Turgut’un dili de dönüşümün aynasıdır. Başta daha düz, daha düzenli konuşur. Cümleleri pratiktir. Hayatı gibi… Selim’in ölümünden sonra dil bozulur. Cümleler uzar, iç içe girer, sorular çoğalır. Bu çözülme, zihnin çözülmesidir. Bir noktadan sonra yalnız olayları değil kelimeleri de kontrol edemez. Olric’in sesi burada görünür olur. Olric, dilin içindeki ikinci bilinçtir; bazen saygılı bir uşak, bazen alaycı bir iç eleştirmen gibi konuşur ve Turgut’un kendine yalan söylediği yerleri teşhir eder.
Atay’ın ironisi, toplumun kutsadığı değerleri de ince ince oyar. Kariyer, saygınlık, düzen, “normal hayat”… Hepsi alayın hedefindedir. Fakat bu alay kaba değildir. İncedir. Yavaş ilerler. Okurun zihnine yerleşir. Ciddiyetin “yapılmış bir ciddiyet” olduğunu sezdikçe, okur da kendi ciddiyetinden şüphe etmeye başlar.
Ve belki en önemlisi, metnin okurla kurduğu doğrudan ilişkidir. Atay okuru rahat ettirmez. Okuru metnin içine çeker. Zaman zaman suç ortağı yapar. “Siz de bu düzenin içindesiniz” der gibidir. Bu yüzden Tutunamayanlar’ı sadece ve sadece “yalnızlık romanı” diye okumak romanın düşünce sertliğini törpüler. Evet, Selim yalnızdır, amma velâkin bu yalnızlık romantik bir hüzün değildir; modern insanın dünyadan soyutlanma biçimidir. Atay, acıyla dalga geçmez; ama acının arkasına saklanan kolaycılığı da affetmez. Romanın gücü buradadır: Acı vardır, düşünceyle birlikte yürür. İroni vardır, ama merhametsiz bir küçümseme değildir.
Bu teknikleri, oyunları, dünyadaki benzer örneklerle yan yana düşünmek imkân dahilindedir. Borges’in sahte kaynak oyunlarıyla, Nabokov’un sahte editör düzenekleriyle, Calvino’nun kurgu bilinciyle, Cortázar’ın kırık okuma yollarıyla, Pynchon’ın metin katmanlarıyla akrabalıklar bulunabilir. Fakat Atay’ın niyeti burada ayrılır. Metin, oyun alanı değil yüzleşme alanıdır. Biçimsel karmaşıklığın içinde okur kaybolsun diye değil; daha sert bir soruyla karşılaşsın diye: İnsan neden bu kadar bilgili, bu kadar bilinçli ve bu kadar çaresizdir?
YUSUF ALPASLAN ÖZDEMİR