eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Az Bulutlu
20°C
Ankara
20°C
Az Bulutlu
Pazar Açık
22°C
Pazartesi Parçalı Bulutlu
26°C
Salı Az Bulutlu
24°C
Çarşamba Az Bulutlu
23°C

Biz gerçekte neyi arıyoruz?

Biz gerçekte neyi arıyoruz?

Maneviyat dünyamızın mimarlarından, diyarında bulunmakla; her ne kadar şuurunda olamasak da ruhen an be an müstefid olduğumuza inandığımız, gönüller sultanı Hz. Mevlana “İnsana aradığı şeye bakarak değer biçilir” buyuruyor.

Bundan yıllar önce bu sözü işittiğimde adeta ruhum sarsıldı. Sahi dedim kendi kendime “biz nereye gidiyoruz, ne yapıyoruz ve yaşadığımız şu kısacık zaman diliminde neyi arıyoruz, neyin peşindeyiz?”.

Biraz tartıp düşünmek gerekiyor öyle ya. Sonlu bir dünyada, sonu gelmez ihtiraslarla, sonu gelmez emellerle, adeta hayatımız hiç bitmeyecek gibi hırs ve heveslerimizin peşinde koşarak bir ömrü tüketiyoruz da, ne kendimizin ne de etrafımızda olup bitenin çoğu kez farkında bile olmuyoruz.

Hakikatte, bir Hak dostunun da buyurduğu gibi “İnsanın, dünya hayatını en şerefli surette tekmili (tamamlaması), ahreti için gereken azığı da hazırlayabilmesi için dünyada; Halık’ının arifi, Mabud’unun abidi, nefsinin hakimi ve vaktinin nazımı olması gerekmektedir”. Yani özetle yaratanını bilip tanıyacak, O’na azami derecede kulluk vazifelerini yerine getirecek, nefsine tahdit edilen hudut (belirlenen sınırlar), takyid edilen kuyud (ortaya konan ölçüler) çerçevesinin dışına çıkmadan helal dairesinde kalmak suretiyle hakim olacak, son derece sınırlı zamanına da nizam verecek, vaktini yönetmesini bilecek. İşte insan-ı kâmil olabilmenin en kısa reçetesi.

Herhalde, aramamız ve peşinde koşmamız gereken tek şey; her ne yapıyorsak yapalım, her ne işle iştigal ediyorsak edelim, Rabbimiz’in bizim için belirlediği sınırları aşmamak suretiyle Rıza-yı İlahi’yi kazanmak olmalıdır. Hiçbir yaratılmış yoktur ki hatadan hali, münezzeh olsun. Elbette ki hata yapacağız, elbette ki günah işleyeceğiz, elbette ki her hal ve hareketimiz her an kemalât üzere olamayacak. Zira “his, hareket, gazap ve şehvetten” mürekkep yaratılan, fıtratımızda bunları muhtevi kullarız. Zaten kulluk da; bütün bu unsurlara rağmen, bunlarla usulünce mücadele ederek, belirlenen sınırlarda kalmalarını sağlayarak Rabbimiz’in rızasını kazanmak ve “O’nun Has Kulu, Resulü’nün Has Ümmeti” olmak değil mi?

Söz sırası bir şiirden dizelerde:

“……….

Niye gerçekleştiremedik mukaddes intiharı,

“Ölmeden evvel ölmek” gerekiyor öyle ya,

Öldürmek gerekiyor, içimdekini, beni, kendimi…

Oysa şimdi,

Çamurlarda kaybettiğimiz pırlantaları bile aramaktan aciziz.………” (Konya 1991)

Peki her birimiz, yarin hesap gününde en yakınlarımızın dahi yüzüne bakamayacak derecede hatalarla, günahlarla dolu iken, ne cesaret ve cüretle başkalarının hatalarını tadad etme yarışına çıkabiliyor, ha bire acımasızca, insafsızca ve arsızca başkalarının günah defterlerini tutma telaşına düşebiliyoruz. Ne kadar kolay ve çabuk hüküm verebiliyor, ne kolay yargılıyor ve asabiliyoruz. “Merhamet etmeyene, merhamet edilmez” buyuran zat, bizim peygamberimiz değil mi? Neden kendimize bakmak, hatalarımızı düşünmek, kırdığımız kalpleri tamir etmeye çalışmak, bilerek ya da bilmeden birilerinin hakkına girmiş isek helalleşmek, gönlü kırıklara, yüreği yanıklara merhem olmak, aç, bi-ilaçlara sahip çıkmak çabasında değiliz de, adeta nefislerimizi putlaştırarak, şişirip habire besleyerek bu hayatı heder edip duruyoruz? Anlayabilmek gerçekten mümkün değil.

Oysa bir Allah dostunun iki muhibbanı bir başka arkadaşlarını çekiştirirken, “şöyle hata etti, böyle günaha girdi, şöyle yoldan çıktı” derlerken, buna istemeden kulak misafiri olan zat, onları çağırıyor ve “Birilerinden meydana gelen hatalardan dolayı, diğerlerinin ondan yüz çevirmeleri şayan-ı taaccübdür (hayret vericidir). Her gün işlediğimiz onca günahtan, isyandan, nisyandan, tuğyandan dolayı Cenab-ı Hak bizden yüz çeviriyor mu?, üzerimize olan nimetini kesiyor mu?, Allah’ın ahlâkıyla ahlâklanmak ne zor şey” buyuruyor. İşte her birimiz için şaşmaz bir ölçü.

Peki, bize yapılan küçük ya da büyük iyilik ve ikramlara yeterince şükran ve minnet duyarak, gönülden teşekkür edebiliyor muyuz? Yoksa alel usul “sağol” diyip geçiştiriyor, belki bunu bile çok görüyor muyuz? Diğer taraftan insanlara karşı bir hata yaptığımızda, incittiğimizde, kalplerini kırdığımızda, haklarını çiğnediğimizde ya da hak ettiklerini esirgediğimizde, bunun farkına varıp gecikmeden, geciktirmeden

özür dileyip, helallik isteyebiliyor muyuz? Yoksa nefislerimizin, şişen, büyüyen egolarımızın, geçici makam ve mevkilerimizin esiri olup bunu kendimize yakıştırmayabiliyor muyuz? Bana öyle geliyor ki “yaratılana teşekkür etmekten imtina eden Yaratan’ına da kemal-i edep ile şükredemiyordur, yaratılandan özür dileyemeyen de Yaratan’ına da alçak gönüllülükle tövbe edemiyordur”. Her daim, minnet ve şükran duygularıyla teşekkür edebilen, alçak gönüllülük, pişmanlık ve tevazu ile özür dileyebilen kullardan olabilmemiz dileğiyle…

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.