eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Yusuf Alpaslan ÖZDEMİR

Öncelikle muallim. Selçuk Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisansa devam ediyor. Konya’da yaşıyor. Bir orta öğretim kurumunda Edebiyat Muallimi, yanı sıra çeşitli edebiyat dergilerinde yazıları yayınlanan, yerel bir gazetede düzenli olarak kültür sanat sayfaları hazırlayan bir kul, bir okur-yazar.

    Bir Onurun Sistemli İnfazı

    Tam da bugünlerde okunası, güncel, 126 sayfaya çok ama çok hakikat sığdıran bir roman Heinrich Böll’ün kaleminden çıkan “Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru”. Ben, Can Yayınları etiketiyle çıkan 2024 baskısını okudum ve esas aldım yazımda.

    Heinrich Böll, 1972 yılında Nobel Edebiyat Ödülü’nü kazanmış. İlke olarak belirli bir romana değil, yazarın genel edebi duruşuna, sürekliliğine ve etkisine verilen ödülün müsebbibi Akademi’nin Böll’e ödül verirken vurguladığı temel gerekçe şudur: “Zamanının sorunlarını, insan onuruna duyduğu derin saygıyla ve yüksek sanatsal nitelikle ele alan yazarlığı.”

    Bu çerçevede Böll’ün Nobel’e giden yolunda öne çıkan eserlerinin Palyaço’nun Görüşleri, Dokuz Buçukta Bilardo, VeHiçbir Şey Demedi, Tren Zamanında Geldi olduğunu ve hemen ödül sonrasında yayımlanan “Katharina Blum’unÇiğnenen Onuru”nun ise Nobel’le tescillenmiş Böll’ün ahlaki-edebi çizgisini en berrak, en sert ve en çağdaş biçimde ortaya koyan metin olarak kabul edildiğinin altını çizeyim. Bir bakıma, Nobel’le onaylanan edebi vicdanın somut ve güncel bir tezahürüdür, “Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru”

    Romana Giden Yol

    Heinrich Böll, 1917’de Köln’de doğmuş, gençliğini Nazi Almanyası’nın gölgesinde geçirmiş, II. Dünya Savaşı’nda cephelerde bulunmuş ve savaş sonrası Almanya’nın ahlakîenkazı üzerine yazan en güçlü vicdan savunucusu kalemlerden biri olmuştur. 

    Böll’ün romanları, büyük ideolojilerden çok, bu ideolojilerin altında ezilen sıradan insanın onurunu merkeze alır; KatharinaBlum’un Çiğnenen Onuru bu çizginin hem doğal bir sonucu hem de belirgin bir kırılma noktasıdır.

    Romanın yazılış vesilesi doğrudan Böll’ün yaşadığı bir gerilimden beslenir. 1970’lerde Almanya’da RAF terörü bahane edilerek yürütülen güvenlikçi söylem ve özellikle sansasyonel tabloid basın, Böll’ü de hedef alır. Bazı gazeteler, onu dolaylı biçimde “teröre göz kırpan entelektüel” gibi göstermeye çalışır. Böll bu süreçte şunu fark eder: Devlet kadar tehlikeli olabilen bir başka güç vardır: Sorumluluktan kopmuş medya. Katharina Blum bu farkındalığın edebi karşılığıdır; yani roman, teorik bir eleştiri değil, yaşanmış bir tehdit duygusunun ürünüdür.

    Böll’ün romancılığındaki gelişim çizgisine baktığımızda, bu eserin oldukça anlamlı bir yere otururduğunu fark ederiz. İlk dönem romanlarında (Tren Zamanında Geldi, Ve Hiçbir Şey Demedi) savaşın bireyde açtığı yaralar, yoksulluk, sessizlik ve içe kapanma öne çıkar. Orta dönem eserlerinde (Palyaço’nunGörüşleri, Dokuz Buçukta Bilardo) bireyin toplumla, özellikle Katolik burjuva ahlakıyla çatışması derinleşir. Bu romanlarda hâlâ güçlü bir iç monolog, kişisel vicdan ve ahlaki sorgulama vardır. Katharina Blum ise bu çizgiden bir adım ileri gider. Böll burada bireyin iç dünyasından çok, bireyin kamusal alanda nasıl ezildiğine odaklanır. Anlatımın rapor, tutanak ve belge diline yaklaşması tesadüf değildir. Bu roman, Böll’ünedebiyatında duygusal yoğunluktan ziyade soğukkanlı bir teşhir evresine denk gelir. Yani artık “insan ne hissediyor?”dançok, “sistem insana ne yapıyor?” sorusu merkeze alınır.

    Bu bakımdan roman, Böll’ün romancılığında bir kristalizasyon noktasıdır. Daha önce sezdirilen adalet, onur, vicdan ve güç eleştirisi burada açık, net ve sert biçimde görünür hâle gelir. Kısa olması, yalın dili ve belgesel üslûbu, onun romancılığında bir zayıflık değil, bilinçli bir tercihtir: Etkiyi artırmak için süsü azaltma tercihi.

    Diğer eserleri arasında Katharina Blum, ne en hacimli ne de en “edebi gösterişli” romandır; fakat en doğrudan, en güncel ve en riskli metinlerinden biridir. Böll’ün Nobel’e giden yolda “ahlakî otorite” olarak görülmesinde bu romanın payı büyüktür. Çünkü burada yazar, yalnızca geçmişle hesaplaşmaz; kendi çağını ve kendi ülkesini açıkça karşısına alır.

    Kısacası Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru, Böll’ünhayatıyla birebir temas hâlinde yazılmış, romancılığındaki vicdan çizgisini kamusal alana taşıyan, onun edebiyatını “insanı anlatan” düzeyden “toplumu uyaran” düzeye çıkaran kilit bir eserdir. Bu nedenle roman, Böll külliyatında bir yan metin değil, merkezî bir eşik olarak okunmalıdır.

    Çiğnenen Onur

    Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru’nun vaka örgüsü, kısa bir zaman dilimine yayılsa da adım adım ilerleyen, nedensellik zinciri çok güçlü bir kurguya sahiptir. Olaylar birkaç gün içinde gelişir; ama sonuçları bir insanın bütün hayatını geri dönülmez biçimde değiştirir.

    Roman, Katharina Blum’un bir ev partisinde tanıştığı Ludwig Götten adlı bir adamla geçirdiği tek bir geceden sonra başlar. Katharina, bu adamla kısa sürede bir yakınlık kurar; hatta onu evinde ağırlar. Ertesi sabah Ludwig ortadan kaybolur. Çok geçmeden anlaşılır ki adam, polis tarafından aranan, siyasal suçlarla ilişkilendirilen bir firarîdir. Katharina’nın hayatındaki kırılma noktası da tam burasıdır: Bir gecelik misafirlik, onu devletin ve medyanın merceği altına iter.

    Polis soruşturması derhâl başlatılır. Katharina’nın evi basılır, kendisi gözaltına alınır, sert ve yıpratıcı sorgulamalara maruz kalır. Katharina’nın suçluluğuna dair somut bir kanıt yoktur; fakat polis, onu Ludwig’in saklanmasına bilerek yardım etmiş biri olarak konumlandırmak ister. Bu aşamada roman, hukukun şüphe üzerinden nasıl bir psikolojik baskıya dönüştüğünü gösterir: Katharina sürekli açıklama yapmak zorunda bırakılır; her sözü başka bir şüphe doğurur.

    Asıl yıkım ise basının devreye girmesiyle başlar. Sansasyonel bir tabloid gazete, Katharina’yı kamuoyuna “terörist sevgilisi”, “ahlâksız kadın”, “soğukkanlı suç ortağı” olarak fâşeder. Haberler, gerçekle bağını koparmış imalarla doludur. Katharina’nın özel hayatı didik didik edilir; annesiyle ilişkisi, evlilik geçmişi, iş hayatı çarpıtılarak aktarılır. Gazeteciler, yalnızca Katharina’yı değil, çevresindeki insanları da baskı altına alır.

    Bu süreçte Katharina’nın annesi ağır bir kalp rahatsızlığı geçirir ve hastaneye kaldırılır. Gazetecilerin hastane odasına kadar uzanan tacizi, annenin durumunu daha da ağırlaştırır. Kısa süre sonra anne hayatını kaybeder. Bu ölüm, doğrudan bir “cinayet” gibi sunulmaz; fakat basının ve kamuoyu baskısının bu ölümdeki payını açıkça hissederiz; Katharinaiçin bu, onurunun çiğnenmesinin en somut ve en acı sonucudur.

    Roman boyunca Katharina’nın iç dünyasında sessiz ama derin bir dönüşüm yaşanır. Başlangıçta sakin, itaatkâr ve savunmacı olan kadın, giderek köşeye sıkışır. Kendini savunmanın, gerçeği anlatmanın, susmanın ya da konuşmanın hiçbir işe yaramadığını fark eder. Her tutum, yeni bir suçlama doğurmaktadır. Onun için mesele sadece Ludwig Göttendeğildir; onurunu geri alma meselesidir.

    Bu gerilim, romanın doruk noktasında patlar. Katharina, kendisini sistematik biçimde hedef alan gazeteci Werner Tötges ile bir görüşme ayarlar. Görüşme sırasında gazeteci yine alaycı, küçümseyici ve suçlayıcı bir tavır içindedir. Katharina, bu görüşmenin sonunda gazeteciyi silahla öldürür. Cinayet, ani bir öfke patlaması gibi görünse de roman, bu eylemi uzun süredir biriken psikolojik ve ahlâkî baskının sonucu olarak kurar.

    Roman, cinayetten sonra klâsik bir “kaçış” ya da “pişmanlık” anlatısına yönelmez. Katharina teslim olur. Anlatıcı, olayı soğukkanlı bir rapor diliyle kapatır. Okur, cinayeti onaylamaya zorlanmaz; ama şu gerçekle yüz yüze bırakılırız: Bu cinayet, tek bir insanın değil, bir sistemin ürettiği bir neticedir.

    Vaka örgüsünün gücü tam da buradadır, “bir suç nasıl işlendi?” sorusundan çok, “bu suç hangi koşullarda kaçınılmaz hâle geldi?” sorusunu sorarız. Katharina Blum’un hikâyesi, küçük bir başlangıcın nasıl büyük bir yıkıma dönüştüğünü, adım adım, ikna edici ve sarsıcı bir mantıkla ortaya koyar.

    Onurunu Koruma Refleksi

    Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru, ilk bakışta kısa, sade ve neredeyse “olay odaklı” bir roman gibi dursa da okudukça insanı rahatsız eden, zihne takılan ve kolay kolay da çıkmayan çok katmanlı bir metindir. Romanın en ilginç yanı, büyük bir trajediyi sıradan, düzgün, hatta “fazla düzgün” bir kadının hayatı üzerinden anlatmasıdır. Katharina Blum ne asi, ne politik bir figür, ne de başlarda isyankâr biridir. Tam tersine: çalışkan, düzenli, ahlâklı, kimseye yük olmayan bir kadındır. Böll’ün asıl sarsıcı hamlesi tam buradan inşa edilmeye başlanır.

    Romanın dikkat çekici noktalarından biri, şiddetin silahla değil dille işlendiğini göstermesidir. Katharina’nın hayatı bir gecede altüst olur; fakat onu yıkan polis sorguları kadar, hatta onlardan daha fazla, gazete manşetleri, ima dolu cümleler, yarım gerçekler ve bilinçli çarpıtmalardır. Gazeteciliğin “kamuoyunu bilgilendirme” iddiasının nasıl bir linç mekanizmasına dönüştüğünü adım adım izleriz. Böll burada medyayı bir kurum olarak değil, ahlâkî sorumluluğunu yitirmiş bir güç olarak resmeder.

    Bir başka ilginç nokta, romanın belgesel tadındaki anlatımıdır. Anlatıcı, sanki bir dava dosyasını, polis tutanaklarını ve tanık ifadelerini derleyip önümüze koymuş gibidir. Bu mesafeli, serinkanlı anlatım ilk anda duyguyu bastırır; fakat tam tersine, yaşanan haksızlığı daha da yakıcı kılar. Çünkü anlatıcı bağırmaz, ajitasyon yapmaz; olan biteni “olduğu gibi” verir ve okuru hüküm vermeye zorlar. Bu da romanı duygusal değil, ahlâkî bir metin hâline getirir.

    Katharina’nın dönüşümü de oldukça çarpıcıdır. Başta sessiz, uyumlu ve savunmacı karakter, uğradığı sistematik iftira ve aşağılanma sonucunda değişir. Buradaki kırılma, bir “kötüleşme” değil, onurunu koruma refleksi olarak sunulur. Roman şu zor soruyu okurun önüne bırakır: Onuru sistemli biçimde çiğnenen bir insanın şiddete başvurması hâlâ sadece “suç” mudur, yoksa bu, toplumun ortak günahının bir sonucu mudur?

    Böll’ün ustalığı, Katharina’yı bir kahraman ya da kurban olarak yüceltmemesinde yatar. Onu idealize etmez, yalnız da bırakmaz. Roman boyunca hissettiğimiz şudur: Bu hikâye sadece Katharina’nın değil, herkesin başına gelebilecek bir hikâyedir. Bir yanlış başlık, bir kötü niyetli haber, bir toplumsal öfke dalgası… Hepsi yeterlidir.

    Son tahlilde Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru, bireyin onurunun devlet, medya ve kalabalıklar karşısında ne kadar kırılgan olduğunu gösteren sert, soğukkanlı ve bugün hâlâ ürkütücü derecede güncel bir romandır. Kitabı bitirdikten sonra şu rahatsız edici soru akıllarda kalacaktır: Onur, gerçekten de bu kadar kolay çiğnenebilir mi? Ve daha kötüsü: Biz çoğu zaman buna ne kadar sessiz kalırız?

    Blum Okura Ne/ler Öğretir?

    Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru bize en başta şunu öğretir: Hayatta en kırılgan şeylerden biri onurdur ve çoğu zaman onu kaybetmek için büyük bir suç işlemeye gerek yoktur; yanlış bir bağlam, kötü niyetli bir yorum, eksik bir bilgi yahut kalabalığın aceleci hükmü… Romanı hayatımıza taşıdığımızda çıkaracağımız dersler soyut değil, son derece somut ve günlük hayatla ilgilidir.

    İlk ve belki de en temel ders şudur: Sessizlik her zaman masumiyet değildir. Katharina’nın başına gelenler yalnızca onu hedef alanların değil, olup biteni izleyip susanların da ürünüdür. Roman, kötülüğün çoğu zaman aktif bir nefretle değil, pasif bir kabullenişle yayıldığını gösterir. Hayatımıza baktığımızda, birine haksızlık yapılırken “bana dokunmuyor” diyerek geri çekildiğimiz her an, bu sessizliğin bir parçası hâline geliriz.

    İkinci önemli ders, bilginin ahlâktan bağımsız ol(a)mayacağıdır: Doğru bilgi dahi yanlış niyetle sunulursayıkıcı olabilir. Bugün haber okurken, sosyal medyada bir iddiayı paylaşırken ya da bir kişi hakkında konuşurken, “doğru mu?” sorusu kadar “adil mi?” sorusunu da sormamız gerektiğini öğretir. Katharina’nın hayatını parçalayan şey yalnızca yalanlar değil, yarım doğrulardır.

    Üçüncü ders, onurun bireysel ama bedelinin toplumsal olduğudur. Katharina onurunu korumaya çalışır; fakat bunun bedelini tek başına öder. Burada bizi rahatsız eden bir gerçekle yüzleştiriliriz: Toplum, onurdan söz etmeyi sever ama onu savunmanın bedeline ortak olmak istemez. Bu yüzden şu soruyu da sorarız: “Bir haksızlık karşısında ne kadar ileri gidebilirim, nereye kadar susarım?”

    Bir başka önemli çıkarım, masumiyetin kendini savunma zorunluluğuna mahkûm edilmesi meselesidir. Roman, masum bir insanın sürekli kendini açıklamak zorunda bırakılmasının başlı başına bir şiddet biçimi olduğunu gösterir. Günlük hayatta da sıkça karşılaştığımız bu durum, bizi şuna götürür: Suçsuzluğun ispat yükü, insanı içten içe tüketir ve zamanla kişiliği dönüştürür.

    Son olarak; her toplum, kendi Katharina Blum’larını üretme potansiyeline sahiptir. Bu bir dönem, bir ülke ya da bir rejim meselesi değildir; bu, insanın kalabalıklar içindeki ahlaki zaafıyla ilgilidir. Bugün isimler değişir, araçlar, mecralar değişir; fakat mekanizma büyük ölçüde aynı kalır.

    En güçlü mesajı sona sakladım: Onuru korumak yalnızca bireyin değil, çevresindeki herkesin sorumluluğudur. Aksi hâlde bir gün biz susarken başkasının onuru çiğnenir; ertesi gün aynı mekanizma sessizce bize döner. Böll’ün romanı, işte bu yüzden sadece okunmaz; insanın kendine bakmasını zorlayan bir vicdan aynası olarak da hayatımıza yerleşir.

    Romanın Tesirleri

    Katharina Blum’un Çiğnenen Onuru, yayımlandığı andan itibaren Alman edebiyat kamuoyunda sıradan bir “roman” gibi değil, doğrudan bir müdahale metni olarak karşılık buldu. Bunu romanın estetik gücü yanında, yazıldığı dönemin sinir uçlarına doğrudan temas etmesiyle de açıklayabiliriz.

    Roman 1974’te yayımlandığında Batı Almanya, RAF (Kızıl Ordu Fraksiyonu) terörü, devlet güvenliği, polis yetkileri ve özellikle sansasyonel tabloid gazetecilik tartışmalarıyla sarsılıyordu. Böll’ün hedef aldığı medya dili, kamuoyunda herkesin bildiği ama yüksek sesle pek de dillendirilmek istenmeyen bir gerçekti. Bu yüzden roman, edebiyat çevrelerinde cesur, hatta provokatif bulundu. Buna karşılık bazı medya çevreleri Böll’ü “basın özgürlüğüne saldırmakla” itham etti. Böll’ün şahsı da hedefe kondu; roman, yazarın zaten gergin olan medya–entelektüel ilişkilerini daha da sertleştirdi. Bu yönüyle eser, çağdaşları arasında metnin kendisi kadar tartışması da okunan romanlardan biri hâline geldi.

    Zaman geçtikçe romanın politik bağlamı kısmen tarihsel bir çerçeveye oturdu; fakat metnin etkisi azalmadı. Aksine; üniversitelerde etik, medya, hukuk ve edebiyat ekseninde okutulan temel metinlerden biri oldu, yazarın “angaje edebiyat” anlayışının en berrak örneklerinden biri olarak kanonlaştı.

    Bugün Katharina Blum, belki de yazıldığı dönemden daha güncel okunuyor. Sosyal medya, dijital gazetecilik, linç kültürü ve algı operasyonları düşünüldüğünde romanın etkisi yeni bir boyut kazanmış durumda. “Manşetle infaz” kavramı, romanın merkezindeki meseleyle birebir örtüşüyor.Katharina’nın yaşadıkları, bugün sıradan bir bireyin birkaç saat içinde nasıl hedef hâline getirilebildiğini hatırlatıyor, sadece edebi değil, sosyolojik ve medya okuryazarlığı metni olarak da okunuyor.

    “Heinrich Böll, henüz internet yokken, kamusal algının nasıl üretildiğini ve bireyin bu algı karşısında ne kadar savunmasız olduğunu göstermiştir” diyerek yazımı nihayete erdireyim. YUSUF ALPASLAN ÖZDEMİR

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.