BALKAN’DAN ÇANAKKALE’YE-10:
(Çocuklarımızın, hayatını çok iyi bilip fedakârlıklarından ders çıkarması gereken o kadar çok Çanakkale kahramanı var ki… Yüz yılı aşkın süredir adı anılmayan… Unutulan… Ders ve okuma kitaplarından uzak tutulan… “Ana konu” olmaları gerekirken…)
Şarktan garba, 22 milyon kilometrekare alanı İslâm’ın hükmüne açmış bir devlet olan Osmanlı cihanşümûl Devleti’nin en güzîde topraklarından, Kalkandelen-Prizren yolu üzerinde bulunan bir köyden, bir aylık evliyken, kutlu bir vazifeyle binlerce kilometre mesafe uzaklara gidip, doğan çocuğunu ilk kez 14 yaşında gören kahramanların olduğuna inanmak, zor gelir mi insana?
6300 km uzaklıktaki Yemen’e…
750 km mesafedeki Çanakkale’ye…
Çoğu zaman yürüyerek…
Kimi zaman 14 yıl, kimi zaman 2 yıl… Ama her saniyesi hasret dolu…
Günümüzün mikromilliyetçi anlayışla bölünmüş minyatür devlet sınırlarına alışmış bizler için (he ne kadar lüks araçlara, çift katlı uçaklara, kahve makinalı otobüslere sahip olsak da) bu mesafeleri askerlik vazifesiyle gitmek, inanılması zor bir durumdur elbette…
Neden zordur inanmak?
İmkânlarımız büyüdükçe, imanımız ve mefkûrelerimiz, ideallerimiz küçüldüğü için olabilir mi?
Küçülen sınırlarımızla birlikte ufkumuz, basiretimiz, ferasetimiz de küçüldüğü için olabilir mi?
Allah bilir!
Ama öyle ise vay hâlimize!
Eğer bunlara inanmak zor geliyorsa, İstanbul’un ağabeyi olan Üsküp’te, Üsküp’ün yürek kardeşi olan Kalkandelen’de ve köylerinde, her düğünde yakın zamana kadar şu halk oyunu havalarının (yerel tabiriyle “horon”) çalındığına inanmak da güç gelir bize:
“Adana”, “Anadol”, “Bülbülçe”, “İbrahim Hoca”, “Osman Paşa”, “Çanakkale”…
Hele de “Çanakkale” adlı “nöbet” havası…
“Çanakkale çalmadan düğün olmaz!” derdi eskiler… Davullar ve zurnalar “Çanakkale” havasını vurduğu zaman, düğün evine ulvî bir sükûnet çökerdi…
Herkes gururla karışık bir hüzne dalar giderdi…
“Düğün” ile “hüzün”ü latif bir üslupla meczeden ulvî bir Balkan-Anadolu irfan geleneği…
Yahya Kemâl’in güzîde şiirinde “karlı dağlar” diye yâd ettiği Şar Dağlarının eteğindeki Yajintse köyünde 1875’te dünyaya geldi Yunus Mustafa…
Serhat boylarının, Plevne’nin, Gazi Osman Paşa’nın, Yemen’in türküsünü dinleyerek; Yazıcıoğlu Mehmed’in, Yazıcıoğlu Ahmed’in, Süleyman Çelebi’nin “îman inşa eden” beyitlerini yüreğinde özümseyerek yetişti…
Tıpkı çocukluğunda dinlediği Estergon, Kanije, Zigetvar destanlarında öğrendiği gibi, “askerlik vazifesi” denince, bir aylık eşini bırakarak Yemen’e gitti…
Yemen…
Yanık yüreklerin ve yanık mektupların diyarı…
Yunus Mustafa’nın dilinden ömrünce düşmeyen Yemen…
“Yemen’de kum üstündeki kahve 5 dakikada kaynardı!” derdi…
“Gece buz gibiydi, gündüz yanardık!” derdi…
“Gündüz güneş urbamızı, gece ayaz battaniyemizi delerdi!” derdi…
“Sahildeki deniz suyu bile insanı yakardı!” derdi…
72000 kişinin içinde Yemen’den Kabe’ye gider… Yaksa da, dondursa da, Yunuz Mustafa’nın ve daha binlerce kahramanın Kâbe’yi dünya gözüyle görmesine vesile olur Yemen… Tıpkı Hz. Peygamber âşığı Veysel Karanî gibi…
12 yıl kaldı Yemen’de…
Yıllar süren savaşlarda, işgallerde, köyündeki evinde yanacak olan, kaybolacak olan kendi gibi “gazi mektuplar” yazdı…
Mısır’da esareti de gördü…
1900’de köyüne döndüğünde, 14-15 yaşındaki kızını ilk defa gördü…
Hafızasında kalan birkaç Yemen türküsü mısraıyla yâd etti Yemen’i… Şimdi torunlarının bile hatırlayamadığı birkaç mısra…
“Gelir denize yakın vapurlar,
Bazıları şarkı söyler bazıları ağlar”
“Mektup yollayın, hanımlar beklemesinler
Bizi beklemezlerse yaşlılarla evlensinler…”
Ve Çanakkale…
“Bir devrin battığı yer!”
Yemen gazisi Yunuz Mustafa, kadim payitaht İstanbul’un savunması için Çanakkale’ye koşar…
“Çanakkale boğazında, boğaz boğaza savaştık.” diye anlatırdı…
Yorgun gözleri uzaklara dalarken, sanki boğazdan geçmeye çalışan zırhlı bir gemiyi nişan alırdı…
“Gazilik” nasip oldu Yunuz Mustafa’ya…
İki oğlan bir kız çocuğu oldu… 1917’de doğan en küçük oğlu İshak, babasının şanına yakışır bir Hafız oldu…
Gazi Yunuz Mustafa, bastonuna dayanarak, Çanakkale ve Yemen türküleri söyledi torunlarına…
“İstanbul’da bindik derya yüzüne
Hasret ile figan indi gözüme
Dinleyin kardeşler bakın sözüme
Aman kaptan gidiyok mu Yemen’e”
1949’da köyünde vefat etti Gazi Yunuz Mustafa…
Mezarı köyde… Yazısız olsa dahi razıyız; ama bir mezar taşı bile yok!
Şimdi başa dönelim…
Gazi Yunuz Mustafa’nın 6300 km uzaklıktaki Yemen’e, 750 km mesafedeki Çanakkale’ye koşmasına şaşırmamak gerekir…
Üsküp’ün, Kalkandlen’in, Gostivar’ın, Balkanlar’ın birçok köyünde, düğünde bile “Çanakkale” türküsünü çaldırıp mâzîye dalan insanların bulunduğuna şaşırmamak gerekir…
Ancak; Balkanlar’daki birçok köyde olduğu gibi, Gazi Yunus Mustafa gibi kahramanların kabrinin ziyaretçisiz ve taşsız olmasına şaşırmak gerekir!
(Çocuklarımızın, hayatını çok iyi bilip fedakârlıklarından ders çıkarması gereken o kadar çok Çanakkale kahramanı var ki… Yüz yılı aşkın süredir adı anılmayan… Unutulan… Ders ve okuma kitaplarından uzak tutulan… “Ana konu” olmaları gerekirken…)
Ertuğrul KARAKUŞ