Yirmi birinci yüzyılda kimlik politikalarının, siyasal çekim merkezi olmaya başladığını söylemek mümkündür. Zaten yirminci yüzyılın ortalarından itibaren post modern söylem, evrensel kimliklerden bahsedebilmenin artık mümkün olmadığını iddia ederek, bu dağılmayı mutlaklaştırmaya başladı. Evrensel, tarihte kalmıştır. Modern sonrası dönemde, toplumsal aktörler, kimliklerini tikellikleri üzerine kurmaktadır. Aynı şekilde toplumsal faillerin temel kimliklerinin kurulduğu yer olarak tek ya da asli bir düzey gösterme iddiası giderek zorlaşmaktadır. Zira toplumsal failler, dinamik, akışkan ve belirsiz yapı içinde gevşekçe birleştirilmiş kararsız kimliklere sahip, her gün biraz daha fazla “çoğul benlikler” haline gelirken; diğer yanda, onların hayatlarına dair karar üretme noktaları sürekli çoğalmaktadır. Sonuç olarak “boşlukları doldurma” ihtiyacı, artık, failin kimliğinin temel kuruluş alanına eklenecek bir “ilave” olmadığı gibi, asli bir mücadele alanı halinden de çıkmıştır. Bu noktada melezleşme bugün marjinal bir olay filan değil, çağdaş siyasal kimliklerin inşâ edildiği alanın ta kendisidir. Sadece, son zamanlarda çok kullanılan “stratejik özcülük” gibi bir formül güçlü bir kimlik siyasasını çağrıştırmaktadır. Söz konusu formül, kuruluş momentinde, kendi olumsallığına ve kendi sınırlarına işaret eden bir alana işaret eder; yoksa siyasal hesap ve eylemlerimiz için herhangi bir üs değildir.[1]
Günümüzde tüm kimliklerin kendi neliğini yalnızca tüm diğer kimliklerden farklı olduğu yönler vasıtasıyla kazandığını; onların radikal bir şekilde bağlantısal olduğunu fark etmek gerekir. Diğer taraftan tüm kimlikler bir farksal sisteme bağlıysa, bu sistem kendi sınırlarını çizmedikçe –ki bu sınırları tanımlamak çok zor iş- hiçbir kimliğin nihai olarak kurulamayacağını görmek gerekir. Bu husus, ötekinin kimliğinin kendi benliğimin kurucusu olduğunu; kimliklerin artık monadik olma şanslarının olmadığını fark etmek anlamına gelir. Tüm bunlar bizi şöyle bir sonuca götürür: farka dayalı kimlikler toplum baştan ayağa homojen olmadıkça ortadan kaldırılamaz. Eğer toplumlar homojen olsaydı, sadece evrensellik değil, şu evrensellik/tikellik ayrımının kendisi de ortadan kalkardı. Eğer çoğulculuk kurucu olma anlamında olumlu bir sürecin ifadesi ise, ‘öteki’ gerçek bir ötekidir: bu boyut hasımlaşma boyutunu ve birbirinin karşısına dikilen farklı güçlerin kimliklerinin bir parçası olma özelliğini taşır.[2]
Açıktır ki siyaset ufkuna damga vuran bütün ideolojiler tikellerin isyanını durduramamış; evrenselcilik ile tikelciliğin siyasal kimliklerin inşasında tasfiye edilemez oluşunu tasdik etmiştir. Buna ilaveten hiçbir büyük tarihsel değişim anı yoktur ki, içindeki müdahil kuvvetlerin kimlikleri istisnasız bir şekilde dönüşüme uğramamış olsun. Bu noktada sorunumuz evrenselle tikel arasında seçim yapmak değil; her ikisini eklemlemeyi nasıl yapacağımızdır. Aynı şekilde demokrasiyi düşünmenin eşitlikten değil; çoğul ve farklı olanların kabulünden geçtiğini hatırlamaktır.
Cumhuriyet deneyimimizde kimlik konusunda yaşadığımız dönüşümleri ya da krizleri anlama ve yönlendirme konusunda hazır reçete ve çözümlerin olmadığı, teorik düşüncelerin bizi çoğu kez tatmin etmediği, yolumuzu ve yönümüzü daha çok el yordamıyla, praksis’in acıları ve deneyimleriyle bulduğumuz söylenebilir. Tezahür edenin ya da karşılaşılan olayların meydan okuyucu ve varoluşumuzu değiştiren karakterini anlayabilmenin acemi çabalarla başlasa da bilgelik adımlarıyla yürüdüğünü yaşadıklarımız bize göstermektedir. Karşılaşılan olgulara dair ilk keşiflerimiz, sahip olduğumuz siyasi, felsefi ve ahlaki yaklaşımlarımızın çok derin yetersizlikler taşıdığı, ciddi tartışmalar konusunda derin farklılıklar gösterdiğimiz ve köşede ya da pusuda bekleyen ideolojik çözüm iştihalarına sıkça rastladığımız şeklindedir. Bu yüzden sadece çatışmaları çözmek değil aynı zamanda onlardan nasıl sakınacağımızı da öğrenmek ya da bununla beraber karşıtlıkları aşma sanatını keşfetmemiz gerekmektedir.
Kaynakça
Ahmed Hamdi Tanpınar, Beş Şehir, Dergah Yayınları, İstanbul, 1990.
Alaattin Oğuz, “Rusya Türklerinin Türk Milliyetçiliğiyle İlişkileri” Doğu Batı, sayı, 38, 2006.
Alim Arlı, “Devletin Sürekliliği, devrimin muhafazası, toplumun denetimi sorunu: Merkez-çevre paradigmasının sınırlılıkları üzerine notlar”, Toplum ve Bilim, sayı 105, 2006.
Ernest Laclau, Evrensellik, Kimlik ve Özgürleşme, çev. Ertuğrul Başer, Birikim Yayınları, İstanbul, 2012.
Farabi, Ara’ Ehl el-Medine el-Fadıla, F117–118; Farabi (İdeal Devlet), 100.
G. Gürkan Öztan, “Türk Milliyetçiliğinde Taşra Fetişizmi ve Toplumsal Cinsiyet”, Doğu Batı, sayı 38, 2006.
Hakan Gürses, “Kimlik Kavramı Üzerine”, Birikim Dergisi, Sayı 121, 1999; https://www.birikimdergisi.com/dergiler/birikim/1/sayi-121-mayis-1999/2315/kimlik-kavrami-uzerine-dusunceler/3862
Hamit Emrah Beriş, “Milliyetçilik” Siyasi İdeolojiler, ed. Buğra Kalkan-Hasan Yücel Başdemir, Adres Yayınları-Ankara, 2017.
Mehmet Karakaş, “Türkçülük ve Türk Milliyetçiliği”, Doğu Batı, Sayı 38, 2006.
Niyazi Berkes, 200 Yıldır Neden Bocalıyoruz, İstanbul, 1965.
Recep Boztemur, “Tarihsel Açıdan Millet ve Milliyetçilik: Ulus-Devletin Kapitalist Üretim Tarzıyla Birlikte Gelişimi”, Doğu Batı, sayı 38, 2006.
Recep Şentürk, DİA, “Millet” maddesi.
Süleyman Seyfi Öğün, “Kimlik Meselelerine Dair Bir Derkenar”, https://www.haksozhaber.net/service/amp/kimlik-meselelerine-dair-bir-derkenar-11732yy.htm
Şerif Mardin, “Türk Siyasasını açıklayabilecek bir anahtar: Çevre-merkez İlişkileri”, çev. Şeniz Gönen, Türkiye’de Toplum ve Siyaset, Makaleler 1, 8. Baskı, İstanbul, İletişim Yayınları.
Taşkın Takış, “Hangi Milliyetçilik?” Doğu Batı, Sayı 38, 2006.
Taşkın Takış, “Kimliklerle Buluşma”, Doğu Batı, Sayı 23, 2003.
Tayfun Atay, “Gelenekçiliğe Karşı-Gelenekçiliğin Gelgitinde Türk Gelenekçi Muhafazakârlığı” Muhafazakarlık, ed. Ahmet Çiğdem, İletişim Yayınları, 2004.
[1] Ernest Laclau, Evrensellik, Kimlik ve Özgürleşme, çev. Ertuğrul Başer, Birikim Yayınları, İstanbul, 2012, s. 11-14; 26-63.
[2] Ernest Laclau, Evrensellik, Kimlik ve Özgürleşme, çev. Ertuğrul Başer, Birikim Yayınları, İstanbul, 2012, s. 98-118.