Tarih, hadiselerin geriye dönük kaydı olmanın ötesinde bir ilimdir. Varlığın her zamandaki görünme biçimlerini; ne, nerede, ne zaman, nasıl, neden ve kim/ler sorularının cevap hanesine denk düşen fikir ışıkları ile anlamlandırma ameliyesidir. İnsanın kendilik bilincini yani duygu, düşünce, inanç, davranış ve varlığının farkında olarak, kendini dışarıdan bir gözlemci gibi değerlendirebilme yeteneğini kuran ve medeniyetlerin süreklilik aşamalarındaki inişleri çıkışları görünür kılan ontolojik bir bilgi alanıdır. Bu çerçevede düşünce derinliği olarak, insanın kâinat, toplum ve öz varlığı ile kurduğu kuşatıcı ilişkinin izdüşümüdür. Bugün dünün sonucudur. İnsanın ve toplumun geçmişi peşinden gelir. Dolayısıylapür-hâfıza olarak tarih, epistemolojik bir zeminde medeniyetin varlık ufkunu belirleyen kurucu bir alandır.
İslâm düşüncesinin yüzyılları saran geleneğinde tarih, Mâverâünnehir dâhîlerinden filozof Bîrûnî’nin kozmolojik ve disiplinlerarası yaklaşımıyla bütünlüğe açılan bir epistemik derinliğe kavuşmuştur.
Tarihi, teşrih masasına yatıran bir isim de Anadolu’dan, Saruhan ilinden olduğu halde Kahire’ye giden Allâme Muhyiddin Kâfiyeci’dir. O, “el-Muhtasar fi İlmi’t-Tarih” adlı eseri ile, tarih alanında bilinen en eski metodolojik risaleyi yazmıştır. Risale yani kitap çapındaki makale, Mısır ilim havzasında en başta İbn Haldun olmak üzere tarih ve tarih bilinci üzerine düşünen ve yazan pek çok âlimin eserinden farklı olarak ilk olma özelliği taşır. Eser, tarih kavramını fıkıh temelli bir zeminde tartışmasıyla İslâm düşünce geleneğinde özgün bir örnektir. Tarihin bir ilim olduğunu vurgulayan Kâfiyeci, kavramı fıkhın da yardımıyla çok geniş kabule mazhar bir düşünce seviyesine çıkarır. Bu çerçevede genel tarih ve tarihçilik tanımı yapar. Tarih kelimesinin kökenini, tarih biliminin konusunu ve metodolojisine duyulan ihtiyacı vurgular. Tarihin felsefi boyutunu varlık açısından ele alarak ve diğer ilimlerle ilişkilendirerek, tarihin vazgeçilmez bir bilgi türü olduğunu söyler.
Nihayet bu anlam bulvarının geldiği noktada tarih, Mağripli Allâme İbn Haldun’un umran teorisiyle sosyolojik izaha kavuşmuştur. Çığır açan ve fakat muahhiresi olmayan Mukaddime’sinde tarih felsefesi ve sosyolojik yorum/umran ilmi alanında daha derinlemesine, toplumsal değişimi merkeze alan bir yaklaşım geliştirmiştir. Mağrip ufkunu Mısır’a yansıtan İbn Haldun, toplumların doğuşu, yükselişi ve çöküşü/asabiyet teorisi üzerine felsefî ve sosyolojik bir analiz sunarak tarihî olayların arka planındaki sosyolojik kaideleri ortaya koymuştur.
Tarih, ancak böylesi ciddi emekler sayesindedir ki, sadece rivayet düzeyinde bırakılarak örselenip tüketilmemiştir. Bu çizgide, hadiselerin tasviri olmaktan öteye geçerek anlamlandırma ilkelerinin adeta oluş metafiziğine dönüşmüştür. Böylece, geçmişe ait içerik sıkışıklığını aşarak, bugünü inşâ eden ve geleceği yönlendiren bir anlam yapısı noktasına çekilmiştir.
İşbu bağlamda sancılı Türk modernleşme sürecindeki sorunun/sorgunun karşılığını, tekniği veya kurumları almada gecikmeyi aşıp tarihsel süreklilik ve zihniyet arasındaki ilişki kırılmasında görebiliriz. Tarihin yani hâfızanın parçalanması, geçmişle bağı zayıflattığı için geleceği kurma kapasitesinin epistemik olarak taşra çıkarılması anlamına gelmektedir. Bu sığlaştıran durum, modernleşmeyi sağlıklı bir iç dönüşüm olmaktan çıkararak, dışarıdan model nakli seviyesine düşürmüştür. Buna bağlı olarak dünyayı/gidişatı iyi anlayıp zamanın dışında kalmamak için zamanında doğru adımları atarak yenilenme zarureti vurgun yemiştir. Böylece modernleşme, tarihî derinliği taşıyan bir gelişme süreci olmaktan çıkıp parça parça bir uyarlama ve uyarlanma pratiğine dönüşmüştür.
Bu dönüşümün en sarsıcı sonucu, zihniyet düzeyinde seçicilik kaybıdır. Medeniyetler, maddi üretim kapasitesi ile hangi unsuru nasıl dönüştürebildiğini belirleyen bir seçme ve ayıklama bilinciyle varlık kazanır. Bu bilincin zayıflaması, yaban unsurun prangası altına sokar ve iç yapının çözülme tehlikesini doğurur. Bu nedenle modernleşmenin temel krizi, teknolojik ilerleme ile zihniyet sürekliliği arasındaki uyumsuzluktur.
Bu çerçevedeki ağırlıkların en başındaki meselelerden biri de dildir. Bilhassa anlaşılır olma gayreti ile görücüye çıkan sadeleşme mesaisi sonucu kelime kaybı, anlam dünyasını ciddi bir fakirlik girdabına sokmuştur. Halbuki dil, varoluşun hassasiyet yüklü kültür unsuru olmakla birlikte, doğrudan doğruya medeniyetin epistemik taşıyıcısıdır. Dil düşüncenin sınırlarını gösteren ontolojik yapıdır. Kavram derinliğini yitiren dil, tarihi/hâfızayı taşıma kapasitesini de kaybeder. Bu durum, iletişimi daraltır ve varlıkla kurulan anlam ağının çözülüp dağılmasına sebep olur. Dolayısıyla dilde fakirleşme medeniyet bilincindeki çözülmenin belirtisidir. En azından şu kadarını söylemek zait sayılmamalıdır: Bir edebî eserin tekrarlardan arındırılmış kaç kelime ile yazıldığını ölçmek teşhise dair bakalım ne sonuç verecek?
Tüm bu alt başlık konularının ışığında tarih, ne geçmişte yaşanmış güzel günlere, anılara veya mekânlara duyulan derin özlem ve hüzünlü zevk duygusudur ne de geçmişin romantik çerçeveye alınarak bugünden daha iyi olduğu düşüncesiyle anılmasıdır.
Tarih, nostaljiye hapsedilmiş bir geri dönüş nesnesi değildir. Aksine tarih, varlığın zaman içindeki açılımını okuma imkânı veren epistemik bir alandır. Sosyoloji ve kozmolojik bütünlük birlikte okununca tarihin hem toplumsal hem de varlık düzeyinde bir gerçeklik taşıdığı görülür. Bu bağlamda tarih, geçmişi şerh eden bir saha olmanın ötesine geçerek, geleceği mümkün kılan bir varlık ufku olarak okumaya imkân hazırlar.
Esasen medeniyetin ihyası, tam da bu ufkun yeniden açılmasıyla mümkündür. Zira tarih, doğru okunduğunda ne olduğumuzu ve olabileceğimizi bildiren bir hakikat anlatım aracıdır.
Sonuç olarak…
Türk modernleşmesindeki temel problem, geçmiş ve gelecek arasında seçim yapma sarmalından çıkarak ikisi arasında süreklilik kurabilen bir zihniyet inşasını yap(a)mamasıdır. Ne geçmiş mutlak doğru ve güzel ne de modernite ideal olandır. Bilakis, tarihsel tecrübenin kendi rasyonel yapısını keşfederek kavram derinliğiniyeniden kuran ve zihniyet bütünlüğünü tesis eden bir düşüncedönüşümü gerekmektedir. Tabii ki dün dünde kaldı ve geçti. Fakat akl-ı selim, kalb-i selim ve zevk-i selimle ânı ayağa kaldıracak yeni şeyler söylemek için yenilenmek ve yeniden söylemek, geleceği kurgulama adına kaçınılmazdır.