‘Hayali cihan değer’ demişler. Gönlünüzden çıkmasa da yaşanmış geçmişi bir daha fiili olarak yakalayamıyorsunuz. Hatıralar yüklü geçmişi geri getiremiyorsunuz.
Yahya Kemal Beyatlı’nın ifadesiyle mazi ile dirilenler de var. Nitekim, Yahya Kemal’e ilham veren Fransız tarihçi Albert Sorel, tarihe dayanarak ayağa kalkmaktan söz eder.
Geçenler de Şam-Sakarya hattından dostumuz Bekir Uysal hocaya gözükmeden günübirlik Adapazarı’na gittim. Her gidişimde gözümde gönlümde hatıralarım; güzel insanlar ve güzel zamanları canlanıyor. Onların karaltılarıyla geziyor, tozuyorum. Onlarla beraber olduğum geçmişin gölgesinde mutlu oluyorum. Mecnun gibi harabeleri bile bana sevimli ve munis geliyor. Bu da yalnızlığımı gideriyor. Lütfi Dede bu portrelerden birisi. Kantarcı Lütfi Dede olarak da bilinirdi. Onu son demleri itibarıyla çok iyi hatırlıyorum. Gerçi onunla ilgili hatıralar, geçmişin tamamını kaplıyor.
Sakarya’nın geçmiş günlerinde Şemsiyeli Park’ın önünden geçerken sanki eski zamandan çıkmış bir tartıcıyı görüyordum. Her şeyiyle önceki dünyaya ait biri gibi görünüyordu. Eski zamana ait bir motif ya da figür. Zamana karşı kürek çekiyordu. Mesler üzerinde kara lastikleri geçirmiş ve don biçiminde genişçe pantolonu ve külah gibi sarığı vesaire ile arz-ı endam ediyordu. . Gayri ihtiyari döne döne ona bakıyordum. Sonra geniş dost heyetiyle ve havzasıyla birlikte Lütfi Dede ve çarıklı erkanı ile ru be ru tanıştım. Gözlerin buluşmasından sonra günüler de buluştu! Namaz vakitlerinde genelde Orhan Camii önünde buluşurlardı. Uğrak yerlerinden birisi de Terzi Ali Taşçeken abinin terzi dükkanı idi. Orada her tipten meşrepten insan bulunurdu. Adeta kırk ambardı. Kırık ambar da denebilir. Onları uzaktan seyredenlere bile neşeleri bulaşırdı. Lütfi Dede bazen bizim gibi gençleri dikkate almayarak bazı küçük sırlarını fısıldardı. Sonra da yanlış bir şey mi söyledim diye etrafına bakınır, bizi süzer ve tepkilerimizi ölçerdi. Kalbi ile ağzı birdi. Hint fakirleri gibi meteliksiz olsa da güzel bir hayat yaşadığı varsayılabilir. Çoluk çocuk han hamam umurunda değildi ve de yoktu. Dünyaya metelik vermediği için gamsız yaşardı. Başkalarından alır size verirdi. Bonkördü.
Bu haliyle Orhan Camii civarının Robin Hood’u sayılabilir. Zenginlerden alır fakirlere sarf ederdi. Gerçi o zorla hatta isteyerek zenginlerden para almazdı. Lakin onu tanıyan zenginler ona yardımı vazife bilirlerdi. Robin Hood bir yana bakanlık gibi bir adamdı. Şimdi bazı bakanlıklar onun izinden gidiyor. O tartısıyla ve dikey boy ölçümü yapan metresiyle insanların hem kilosunu hem de boyunu ölçerdi. Yani bugünkü tabirle hem dişine hem de falına bakardı. Buradaki fal elbette mecaz bir ifade. O zamanlar aramızda bu kadar obezite sınıfına giren veya tabir edilen kimseler bulunmazdı. Varsa bile gam değildi. Hatta şişmanlık insana biraz sevimlilik de katardı.
Ekranda bir haberle karşılaştım bana Lütfi Dedeyi hatırlattı. Unutulan portrelerden birisini.
Haberin mahiyeti şu: Sağlık Bakanlığı, 81 ilde meydanlarda ve kamusal alanlarda boy ve kilo ölçümü yani taraması yapacağını duyurdu. Bu uygulama, vatandaşların vücut kitle indeksini (VKİ) belirlemek ve fazla kilolu kişileri tespit etmek amacıyla başlatıldı.
Eskisi gibi bu kayıt dışı meslekleri sürdürenler pek kalmadı. Halbuki hayatın bir parçası ve olmazsa olmazıydı. Lostra salonları olurdu. Kapandılar. Adapazarı Tabakhane semtinde bir tane vardı. En son onlardan birisini Kadıköy Altı Yol civarında görmüştüm. Lakin onlar da kalmadı.
Cezayir’de insan onuruyla bağdaşmayan bir meslek grubu olduğu gerekçesiyle ayakkabı boyacılığı vaktiyle yasaklanmış. Halbuki Sufilerin nazarıyla bu tür meşgaleler insanın onurundan ziyade nefsaniyetini kırar ve hayata daha düz bakmayı sağlar ve tevazu telkin eder. Elbette mümin izzetlidir ama tevazu izzetini kırmaz. Elbette Cezayir’in özel bir durumu var. Keşke Lütfi Dede gibi insanlar müzelik gibi aramızda dolaşmaya devam edebilselerdi. Hatıralarımız maziye gömülü olarak değil çanlı olarak yaşardı. İnsanlığımızı hatırlatır ve mutluluk paritemizi yükseltirdi. Kendi namıma keşke diyorum. Onlarsız yanımız yöremiz kurudu ve onlar olmadan Sakarya bana kuru, tatsız tuzsuz geliyor. Kemalettin Tuğcu gibi birileri çıksa, keşke hayatlarını romanlaştırsa. Karşımıza yeni Yunus Emre hikayeleri çıkardı.