Evrensellik kavramı—belli değerlerin, sistemlerin veya gerçeklerin herkes için geçerli olduğu fikri—tarih boyunca emperyal ideolojiler tarafından tahakkümlerini meşrulaştırmak için silahlandırıldı. Metaforik olarak “çıkar ideolojileri” diye adlandırabileceğimiz bu sistemler, kendi doktrinlerini “açık”, “doğal”, “evrensel” ve “faydalı” olarak sundu. Ancak bu kaçınılmazlık maskesinin altında, “kontrol”, “yok sayma” ve “kâr odaklı” bir proje yatar. Zira çoğu zaman bu mit, güçlü ideolojilerin çıkarlarını gizlemek, muhalefeti bastırmak ve kontrolü pekiştirmek için kullandığı bir araçtır. Kapitalist devletlerden modern şirketlere kadar kurumlar, sömürüyü meşrulaştırmak, farklılıkları silmek ve hiyerarşileri doğallaştırmak için evrensellik retoriğine başvurmuştur. Eğitimde bu mit, “eşit erişim” veya “tarafsız bilgi” gibi anlatılarla kendini gösterir; ancak bu söylemler çoğu zaman sistemsel eşitsizlikleri perdeleyerek egemen grupların çıkarlarına hizmet eder.
Hâkim ideolojiler, medya, eğitim ve dili tekelleyerek dünya görüşlerini doğallaştırır. “Kalkınma”, “ilerleme” veya “terörizm” gibi terimler Batı merkezli bir perspektifle tanımlanır; muhalefet meşruiyetini yitirir. Noam Chomsky’nin “Rızanın İmalatı” (1988) eseri, medyanın elit çıkarları nasıl toplumsal norm haline getirdiğini anlatır. Evrensellik, kültürel homojenleşme talep eder. Milli diller, gelenekler ve bilgi sistemleri bastırılır veya egzotikleştirilir. Örneğin UNESCO’nun belirlediği bazı miras alanları, sömürgeci tarihleri Milli anlatıların önüne koyar. İdeolojiler, uyumu ekonomik yaptırımlarla (Küba’ya ABD ambargosu), askeri müdahalelerle (“demokrasi götürme” adı altında Irak Savaşı) veya yasal baskılarla sağlar. Margaret Thatcher’ın “başka seçenek yok” (TINA) söylemi gibi, bu ideolojiler kendilerini tek seçenek olarak sunar. Yine Silikon Vadisi’nin “dünyayı birbirine bağlama” sloganı, yeni bir emperyalizm biçimini maskeler. Facebook ve Google gibi platformlar, iletişim, mahremiyet ve kimlik konusunda Batılı normları evrenselleştirirken Küresel Güney kullanıcılarından veri çıkarır. Algoritmik önyargılar, ırksal ve toplumsal cinsiyet hiyerarşilerini pekiştirir; ancak teknoloji devleri araçlarını “evrensel güçlenme” olarak pazarlar.
Konuyu eğitime indirgediğimizde II. Dünya Savaşı sonrasında UNESCO’nun 1947 anketiyle örneklendirilen evrensel insan hakları hamlesi, küresel ölçekte ortak değerler olduğunu kanıtlamayı hedefledi. Ancak bu proje, Batı merkezli normları güçlendirdi. Avrupalı düşünürlerin hâkim olduğu UNESCO “Filozoflar Komitesi,” insan haklarını Batı-dışı epistemolojileri marjinalleştiren bir perspektifle sundu; kültürel çeşitliliği tek bir Avrupa merkezli anlatıya indirgedi. Bu “evrensellik miti,” kültürel emperyalizmin bir aracı haline geldi: Batılı idealler küresel standart olarak sunulurken, Milli bilgi sistemleri “bilimdışı” veya geri kalmış olarak reddedildi. Eğitimde bu hegemonya, Euro-merkezli tarih anlatılarını önceleyen ve Batı-dışı pedagojileri değersizleştiren müfredatlarda kendini gösterir. Örneğin Ayurveda veya Ubuntu felsefesi, akademik söylemden dışlanarak epistemik hiyerarşiler sürdürülür.
Yükseköğretimin neoliberal dönüşümü, çıkar odaklı ideolojilerin evrensellik retoriğini ekonomik kazanç için nasıl yeniden şekillendirdiğini örneklendiriyor. Eğitimi “yatırım” veya emek piyasası getirisi olarak çerçeveleyen neoliberalizm, öğrenmeyi araçsal bir değişime indirgiyor; eleştirel düşünme yerine STEM alanlarını ve mesleki eğitimi öne çıkarıyor. İnsan sermayesi teorisine dayanan bu bakış açısı, diplomaları ekonomik hareketlilik için bir para birimi olarak sunuyor.
Sonuç olarak eğitimdeki evrensellik miti tarafsız bir ideal değil, bir kontrol silahıdır. Nijeryalı yazar Chimamanda Ngozi Adichie’nin uyarısıyla: Evrenselci anlatılar, çeşitli deneyimleri “tek bir hikâyeye” indirgeme riski taşır. Bu nedenle sömürgecilik, neoliberalizm ve kültürel hegemonyayla olan bağlarını ortaya çıkararak eğitimi çoğulculuk ve özgürleşme alanı olarak geri kazanmalıyız. Zira gerçek tekamülün yolu, eğitimde kültürel olanı kucaklamaktan geçer.