Modern zamanların insan zihnini şekillendiren en güçlü aygıtı olan eğitim, kendi ruhunu endüstriyel çağın şafağında bir yerlerde yitirdi. Bilgiyi paketleyip seri üretim bandından geçirme, insanı ise bu bandın sonunda belirli vasıflarla donatılmış bir ürüne dönüştürme gayesi, eğitimin bütünsel dokusunu parçaladı. Zihnin bir bütün olarak değil, birbirinden bağımsız kompartımanlar şeklinde çalıştığı yanılgısı üzerine kurulu bu yapı, adeta bir zihin bölünmesini kurumsallaştırdı. Bilginin hikmetten, aklın karakterden, okulun hayattan ve nihayetinde öğrenmenin erdemden koparıldığı bu parçalı yapı, günümüzdeki pek çok toplumsal ve bireysel buhranın sessiz kaynağıdır. Okul koridorlarında dolaşan her bir öğrenci, bu bölünmüşlüğün mirasını farkında olmaksızın sırtında taşır; zihni derslere, kalbi ise belirsiz bir geleceğe ayarlanmış bir halde yürür. Bu durum, eğitimin ne olduğuna dair temel bir yanılgıdan beslenir; zira eğitim, zihni doldurmak değil, bir ruhu tutuşturmaktır.
Bu parçalı düşünme paradigmasının en bariz tezahürü, bilginin birbiriyle konuşmayan disiplinlere ayrıştırılmasıdır. Matematik dersliğinde sayılarla dans eden bir zihin, tarih sınıfında insanlığın trajedileriyle yüzleşir; ancak bu iki tecrübe arasında bir köprü kuramaz. Fiziğin soyut yasalarını ezberlerken evrenin metafizik derinliğine dair bir tefekkürden mahrum kalır; edebiyatın estetik dehlizlerinde gezinirken sosyolojik gerçekliğin sert duvarlarına çarpmaz. Her bir disiplin, kendi dar alanına hapsolmuş, diğerinin dilini anlamayan bir uzmanlar ordusu yetiştirir. Böylece ortaya, çok şey bilen fakat bildikleri arasında anlamlı bir bağ kuramayan, malumat sahibi ancak hikmetten yoksun nesiller çıkar. Öğretmen ile mürşidin, bilim insanı ile sanatçının rollerinin keskin çizgilerle ayrıldığı bu sistemde, insanın bütünsel gelişimi imkânsız hale gelir. Hakikat parçalara ayrılarak anlaşılamaz; aksine, bu parçalanma eyleminin kendisi, hakikatin ruhunu öldürür.
Eğitimdeki bu zihinsel yarılmanın en somut ve yıkıcı örneği, öğrenme sürecinin kendisini gölgede bırakan ölçme ve değerlendirme saplantısıdır. Sınavlar, sıralamalar ve notlar, eğitimin nihai amacına dönüşmüş durumdadır. Öğrenmenin getireceği içsel zenginlik ve anlama sevinci, yerini sınavı geçme telaşına ve rekabetin getirdiği kaygıya bırakmıştır. Bu garabet, süreci değil, sonucu kutsayan hastalıklı bir bakış açısının ürünüdür. Bir konuyu anlamanın değeri, o konudan alınacak puana indirgenmiştir. Tıpkı bir hastalığı tedavi etmek yerine yalnızca ateşi ölçmeye odaklanan bir hekim gibi, eğitim sistemi de ruhun ateşini değil, hafızanın ezber kapasitesini ölçmektedir. Bu sistemi savunanlar ile onu daha “adil” sınav modelleri önererek eleştirenler, esasında aynı dar alanda bulunmaktadırlar. Zira her ikisi de insanın içsel tekâmülünü dışsal bir ölçüte hapsetme yanılgısını paylaşır. Sorun, ölçme biçiminde değil, öğrenmeyi ölçülebilir bir meta olarak görme fikrinin kendisindedir.
Bu eğitim modelinin toplumsal bünyemizde yarattığı en derin sarsıntı, kendi kültürel ve manevi köklerimizden beslenen bir eğitim felsefesi inşa etmek yerine, başka medeniyetlerin tecrübeleriyle şekillenmiş paradigmaları sorgusuzca ithal etme kolaycılığıdır. Başka bir toplumun tarihsel koşullarının ve ruh dünyasının ürünü olan bir eğitim modelini alıp kendi bedenimize giydirmeye çalışmak, uyumsuz bir elbisenin içinde boğulmaya benzer. Bu durum, bireyi kendi toplumuna, tarihine ve değerlerine yabancılaştıran bir kimlik erozyonuna yol açar. Kendi hikâyesini anlatamayan, kendi türküsünü söyleyemeyen bir eğitim sistemi, karakter inşa edemez. Bilgiyi bir ahlaki çerçeve içerisine yerleştiremeyen, vicdani sorumluluk duygusunu geliştiremeyen bir eğitim, en nihayetinde teknik becerilere sahip fakat manevi pusulası kırık bireyler yetiştirir. İşte bu, ahlaki çöküşün okul sıralarında başladığı yerdir.
Özetle, eğitimdeki temel buhran ne müfredatın yoğunluğu ne de fiziki imkânların yetersizliğidir; asıl mesele, ruhunu kaybetmiş parçalı bir düşünme biçiminin eğitim felsefemize hâkim olmasıdır. Bilgiyi hikmetle, aklı kalple, öğrenmeyi ise hayatla yeniden buluşturacak bütünsel bir bakış açısını tahkim etmediğimiz müddetçe, yaptığımız her reform, mevcut enkazın üzerine yeni katlar çıkmaktan öteye gitmeyecektir. Zira bir medeniyetin gerçek gücü, mezunlarının ne kadar bildiğiyle değil, o bilgiyle ne kadar erdemli bir hayat inşa edebildikleriyle ölçülür. Sadece nasıl hesap yapılacağını öğreten ama neyin uğruna yaşanacağını unutturan bir eğitim, kendi görkemli yıkımının mühendislerini yetiştirmekten başka bir işe yaramaz.