eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Nurcan ŞARLAYAN

İlk, orta ve lise eğitimini Kırıkkale'de, Üniversite Eğitimini Gazi Üniversitesi Meslekî .Eğitim Fakültesi'nde tamamladı. Kırıkkale Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Eğitim Yönetimi ve Denetim alanında Tezli yüksek lisans eğitimini tamamladı. "Estetik Eğitim" isimli tezi, aynı konuda yayımlanmış yazıları ve "Eğitimde Nezaket" adlı kitabı bulunmaktadır.

    Başörtüsü ve 28 Şubat

    Bir genç kızın hikayesi elbette üniversite yıllarında başlamaz ama eğer bu genç kız umutla gittiği üniversiteden hayal kırıklığı ile mezun oluyorsa, üniversitede başlayan hüzünlü bir hikayesi var demektir. Bu genç kız başkente güzel bir üniversitenin öğretmenlik bölümüne mutlu bir şekilde kayıt yaptırırken mücadelelerle dolu bir yolun başında olduğunu bilmiyordu.

    Dersler başlamış, üniversiteli olmanın sevincini yaşayamadan birçok başörtülü arkadaşı ile birlikte başörtülerini açmaları için baskı ve zorlamalara maruz kalmıştı. Kimi hocalar sadece dersi ile meşgul olup “başörtüsünü” problem olarak görmezken kimi hocalar daha sınıf kapısından girerken rahatsızlığını belli edip ya derse almak istemiyor ya da sınavda geçememekle tehdit ediyordu. Kimi en naif tabirle hoşgörüsüz hocaların derslerini derse giremeyip arkadaşlarının tuttuğu notları alarak çalışmış, iyi niyetli hocaların derslerini başarılı bir şekilde tamamlayarak geçmişti. Bu şekilde geçen üniversite yıllarının nihayetinde baskılar iyice artmış akademisyenlik ile ilgili hayalini bitirmek zorunda kalmıştı. İkinci bir üniversiteye başlamış fakat bu üniversitede başörtüsüne okulun koridorunda bile tahammülün olmadığını görmüştü. Hazırlık sınıfında yapılan ilk sınava dahi başörtülü alınmak istenmemişti. Dil bilimi bölümü okumak istediği bir bölümdü ama bu hayalini babasıyla ihtilafa düşse de bırakmak zorunda kalmıştı. Babası ikinci bir üniversiteyi okusun, hayalini gerçekleştirsin istiyordu. Okulu bıraktığı için kendisine babası gönül koymuştu. Fakat kıymetin, kıymetinin bilinmediği bir ortamda bulunmak bile istemiyordu. Aynı dönemde girdiği öğretmenlik için yeterlilik sınavını kazanmıştı. Güzel bir şehre ataması çıkmıştı. Ailesi mutlu, gururlu, kız heyecanlı ve endişeliydi. Babasıyla birlikte uzun bir otobüs yolculuğu sonucu atandığı şehre varmış okulunda göreve başlamıştı. Lakin endişesinin boşuna olmadığını müdire hanımın halen unutamadığı sözleriyle anlamıştı. Göreve başladığı gün başörtülü öğretmen, sistemin ilk uyarısını okul müdüründen almıştı: “Seni bir daha odama başörtülü olarak kabul etmem”

    Öğrencilerine kavuşmayı merak ve heyecanla beklerken işittiği bu sözlerle bir anda istifa ederek bu sistemin içerisinden kurtulmayı düşünüyor babasıyla aralarında tekrar ihtilaf vuku bulsun da istemiyordu. Belki de bu şehirde, bu okulda böyledir sistem diye düşündü halisane. Babası kızının üzüntüsünü anlayıp belki bir çözüm bulunabilir diye ilin Milli Eğitim Müdürü ve Mülki amirlerle görüşmeye götürüyordu kızını. İl müdürü sistem deyip susuyor. Vali yardımcısı ile tüm iyi niyeti ile kendilerini çok iyi anladığını belirtiyor müdire hanımın sözlerini de kınıyordu. Lakin sistem diyordu.

    Yıllar süren mücadele ilk böyle başlıyordu öğretmenlik hayatında. Bir yıl kadar görev yaptığı bu ilden memleketine tayin olup, görevine başladığında ülkesinin her yerinde durumun aynı olduğunu anladı. Kendisine başındaki örtüden dolayı “suçlu” muamelesi yapıldığını ise kendi hemcinsi olan bir öğretmenin tavrı ve okul müdürünü tehdit eder şekilde “sen o resmin altında oturup bu öğretmeni başörtülü okula alamazsın” sözlerinden anlıyordu. Ardından başlayan soruşturmalar ve baskılar 2 yıl kadar sürdü. Bu arada aldığı izdivaç tekliflerinde zevç adayına sorduğu ilk soru başörtüsü hakkındaki samimi düşüncesi nedir oluyordu. Hayatının merkezindeydi çünkü başörtüsü. Mesleğinden ayrılma ihtimali vardı ve bunu yuva kuracağı kişi bilmeliydi ki sonrasında kendisine ya destek olmalı ya da köstek olmamalıydı. 93 yılında ilk bebeğinin dünyaya geldiği dönemde soruşturma ve cezalara daha fazla dayanamayarak ilk istifasını veriyordu. İki yıl sonra evliliğin getirdiği çoğu ekonomik nedenlerle görevine tekrar döndüğünde baskılar bir nebze azalmıştı. Kasabada çalışıyor ulaşım sıkıntılı olmasına rağmen de en azından gönül rahatlığıyla çalışıyorum diyordu. Fakat bu durum uzun sürmedi. 28 Şubat 1997 tarihinde gerçekleşen darbe ile birlikte başörtü zulmü yeniden ve daha fazlasıyla tekrar başladı. Bu eziyetlerin başında okul müdürlerinin hakaretleri geliyordu. “Okulun bahçe kapısının da dışında açacaksınız başınızı”, “Müdürün de başını yakacaksınız, kendinizi düşünmüyorsanız müdürünüzü düşünün”, “ya bu deveyi güdeceksin ya bu diyardan gideceksin” şeklinde sözlerine sık sık muhatap oluyordu. Gerekeni yapmaktan çekinmeyen okul müdürleri ve milli eğitim müdürlükleri görevlerini sisteme layık şekilde yapıyorlardı. Ardı ardına soruşturmalar açılıyor, cezalar veriliyordu. Bir taraftan yazılı savunmalarını yazıp vererek bireysel mücadele ederken bir yandan da toplu olarak direnişlerini sürdürüyorlardı. Tüm ülkede gerçekleşen “Başörtüsüne özgürlük için el ele” zincirine katılmıştı. Sivil emniyet amirinin yanlarına gelerek “elinizi bırakmazsanız götürürüz karakola” şeklinde tehdit edişine mana vermeye çalışıyor. Acaba el ele tutuşarak zulme tepki göstermek neden suç sayılıyor diye düşünüyordu.

    Uyarı, kınama, aylıktan kesme, kademe ilerlemesinin durdurulması ve en son aşamada görevden alınma ya da istifa. Görevden alınmayı bekleyebilir ya da istifa edebilirdi bu tercih öğretmenindi. Ama istifa edecekse de gerekçe başörtü nedeniyle yazılmayacaktı. Başörtüsünün serbest olması gerektiğini düşünen avukatlara danıştığında istifa etmelerini öneriyordu. Fakat soruşturmanın sonuna gelinmişti. Bütün cezalar uygulanmış görevden alınma yazısı için ifade almaya gelen müfettiş bey: “Görevden alınmanız için yazınızı yazacağım son kararınızı ve ifadenizi verin” dediğinde “dininin gereğini yerine getirmek için başını örttüğünü ve başörtüsünü açmayacağını” bir kez daha belirtiyordu. Müfettiş bey “bir hafta on güne kadar görevden alınma yazınız gelir” deyip okuldan ayrılıyor; aradan bir ay geçmesine rağmen yazı gelmiyordu. Daha sonra edinilen bilgiye göre bakanlıkta “dosya kaybolmuş” dolayısıyla yazı gelememişti. Evet dünyalık bir sitem vardı lakin bir de “İlahi” bir sistem vardı.

    Bu süre zarfında beklediği kız bebeği dünyaya geliyor ve bir yıllık ücretsiz izine ayrılıyordu. Bu süre içerisindeyken Allah’ın taktiri ile bebeği bu fani dünyaya veda ediyor baki aleme göçüyordu. İzin dönüşü zulüm kaldığı yerden devam ediyordu. Müdürü “tayin iste git hoca hanım, ya da istifa et. Yerin boşalsın da yeni bir öğretmen gelsin” şeklinde rahatsızlığını dillendiriyordu. Birkaç ay sonra oğlu dünyaya gelince yine bir yıllık ücretsiz izine ayrılıyordu. “Kaderin üstünde bir kader vardır” diyerek Allah’ın sistemine güvenini ifade ediyordu. 2002 yılında izin dönüşü yeni bir okul ve yeni bir müdürün “Peruk falan takmayı düşünmeyin emsalleri var onunla da soruşturma açarım, hadi hemen başını aç da öğretmenler odasında arkadaşlarla tanıştırayım” cümlesiyle sarsılıyor fakat yıkılmıyor. “Dünya sizin olsun, Allah’ın rızası bize yeter” diyerek okuldan ayrılıyor ve ertesi gün istifa dilekçesini veriyordu.  Görevinden müstafi durumda yıllar geçiyor: 2007 yılında, öğretmenliğe dönmüş başörtülü arkadaşlarının da önerisiyle tekrar mesleğine dönmeye karar veriyordu. Mesleğine dönen arkadaşları görevden alınma suretiyle ayrıldıkları için en son görev yaptığı okuldan görevlerine başlayabildiği halde, kendisi istifayla ayrıldığından böyle bir imkandan faydalanamıyordu. Arkadaşları “28 Şubat sürecinde görevlerine son verilen, ancak daha sonra 5525 sayılı Memurlar ile Diğer Kamu Görevlilerinin Bazı Disiplin Cezalarının Affı Hakkında Kanun ve 6495 sayılı Bazı Kanun ve Kanun Hükmünde Kararnamelerde Değişiklik Yapılmasına Dair Kanunlarla yapılan değişikliklerle görev iadeleri yapılmıştır” Bu hükme istinaden görevden alınan öğretmenler mesleğine dönebilmişti. İstifa ederek ayrılanlar ise bu kanunla dönemeyeceği için tek çözümü açıktan atama ile dönmekti. Yeniden bir atamaya tabi olarak İstanbul’a tayin oluyor. Ailesini ikiye bölüp anaokulu çağındaki küçük evladını alıp orada göreve başlıyordu. Peki döndüğünde sorun çözülmüş müydü. Hayır. Yine savunmalar alınıyor. Lakin süreç daha yavaş ilerliyordu. Memleketine tekrar eş durumu tayinle döndüğünde bir yıl kadar Meb dışında bir kurumda sosyal hizmetler de görevlendirme çalıştıktan sonra öğretmenlik görevine dönüyordu. Nihayet bir grup başörtülü arkadaşı ile sendikal karar çerçevesinde başörtülü olarak, ceza almadan derse girebiliyordu.

    “1 Ekim 2013’te açıklanan demokratikleşme paketi ile kamuda kılık kıyafet yönetmeliğinin 5. maddesinde yapılan değişiklik ile kısıtlayıcı hükümler” uygulamadan kaldırılmıştır.

    Akabinde bazı öğretmenler, yargı yoluyla haklarını aramış ve uzun yıllar süren hukuki mücadeleler vermiştir. Aynı zamanda, sivil toplum kuruluşları ve meslek birlikleri, öğretmenlerin haklarını savunmak için önemli platformlar oluşturmuştur. Bu mücadele, toplumun genelinde başörtüsü yasağına karşı bir farkındalık yaratmış ve yasağın kaldırılması için geniş çaplı bir destek oluşturmuştur. Yapılan bazı düzenlemelerle disiplin suçu nedeniyle görevine son verilen kişiler açısından gerekli yasal düzenlemeler bir nebze yapılmış boşta geçen sürelerini emekliliklerine saydırma hakkı tanınmıştır. SGK ödemeleri de devlet tarafından yapılmıştır. Ancak ilgili düzenlemeler, 28 Şubat sürecinin mağdurları olarak istifa etmek zorunda kalan veya müstafi sayılan memurlar açısından herhangi bir hak veya giderim sağlamamıştır.

    Bu zorlu süreç, mağdur öğretmenler arasında bir mücadele ve dayanışma ruhu oluşturmuştur. Bu dayanışma çerçevesinde halen bazı platformlarda bu hak ihlallerinin giderilmesine yönelik çalışmalar sürmektedir. 28 Şubat Gönüllüleri grubu bu amaç için oluşmuş yaklaşık 600 kişiden oluşan bir gruptur. Sivil toplum kuruluşları, TİHEK, TBMM, milletvekilleri ile görüşmeler yapmış en son sesini duyurmak için 1-28 Şubat 2024 tarihleri arasında sosyal medyada devlet büyükleri ve STK’ ları da etiketleyip her gün konu ile ilgili paylaşımda bulunarak sesini duyurmaya çalışmıştır.

    Başörtüsü Neden Yasaklandı?

    Genç kardeşlerimiz, birçok evladımız bilmez nedir bu başörtü ile ilgili alınıp verilemeyen, nasıl başladı nasıl sürdü? Bizim de cevabını bilmediğimiz soru ise “nihayete erdi mi?”

    Ülkemizde hep “sorun” olarak var olan, hazmedilemeyen başörtüsü mevzu üniversiteye giden kızların daha doğrusu, başı örtülü kızların çoğalmasıyla birlikte artmaya başlıyor. Neden çünkü başı örtülü kızlar evlerinde oturup çeyizini yapmalı evinin hanımı olmalıydı. Ya da okumak istiyorsa “modern” görünüme bürünmeli yani kimliğini değiştirmeliydi. Evet başörtüsü onun kimliğiydi. Müslüman olduğunun ibaresi ve Allah’ın emri idi. “Mümin kadınlara da söyle, gözlerini haramdan sakınsınlar ve iffetlerini korusunlar. Dışarıda kalanlardan başka ziynetlerini göstermesinler. Başörtülerini yakalarının üzerinden bağlasınlar” (Nur/31).

    Bu anlaşılamayacak zorlukta bir açıklama değildi. Ama anlaşılmak istenmedi.

    80’li yılların sonu gazetelere yansıyan bir mahkeme kararında “Türban’a beraat.” Başlığı yer almaktaydı. Bu haberin muhtevası, insanın içini acıtır nitelikteydi: Sayın mahkeme, türbana “modern bir aksesuar olduğu” için izin vermiştir.  “Başörtüsü” sayılmadığı için. Peki benim ülkem Müslüman bir ülke değil miydi?

    1968 yılında Ankara Üniversitesi Dil Tarih Coğrafya Fakültesi öğrencisi Hatice Babacan bir ilki gerçekleştirerek başı örtülü olarak derslere girmeye başlar. Başlangıçta pek fark edilmez çok geçmeden üniversite yönetimi, Babacan’ın başını örtüp derslere girmesine izin verilmeyeceğini açıklar. Babacan direnir, erkek öğrencilerle boykotlar yapılır fakat olumlu bir sonuç alınamaz. Aksine Üniversite Babacan’ın okulla ilişkisini keser ve kararın gerekçesinde “öğretmenlere hakaret” denilir. Ülkemizin sistemi baş örtüsünü sorun yapmaya o yıllarda başlar.

    Yetmişli yılların başında rahmetli yazar Şule Yüksel Şenler’in “Huzur Sokağı” isimli romanı ile ve de kendisinin genç kızları bilinçlendirme çabasından dolayı dönemin Cumhurbaşkanı tarafından “Sokaktaki örtülü kadın ve kızların öncüleri cezalarını çekecekler.” Şeklinde ikazı gerçekleşir. Bunun üzerine Şule Yüksel Şenler, bir mektup yayımlayarak “Cumhurbaşkanının Allah’tan ve milletten özür dilemesi gerektiğini” ifade eder. Bunun üzerine cumhurbaşkanına hakaret sebebiyle tutuklanarak 8 ay hapis cezası verilir. Hapisten çıkınca hanımların şuur kazanması amacı ile Türkiye’nin dört bir yanına dolaşarak konferanslar vererek, köşe yazıları yazar. Müslüman Türk kızları ise en doğal hakkı olan üniversite eğitimini tamamlamak isteği ile kazandıkları üniversitelerde başörtüleri ile okuma haklarını kullanmak isterler. 1970’lerin başında, başörtüsü giyen üniversite öğrencisi sayısında önemli ölçüde artma olur. Aynı yıl duruşmalara türbanıyla girmek isteyen Avukat Emine Aykenar meslekdaşları tarafından protesto edilir. Baro, 1973’te aldığı şu kararla Aykenar’ı ihraç eder. Aykenar, kararı Danıştay’a götürerek tartışmayı hukuki olarak genişletir Danıştay da haksız bulunca Aykenar bir daha avukatlığa dönemez. 12 Eylül 1980 darbesi sonrasında çıkarılan ve yaklaşık 31 yıl yürürlükte kalmış olan “Kamuda Kılık Kıyafet Yönetmeliği” nedeniyle kamu kurumlarında başörtüleriyle çalışmak resmi olarak yasaklanır. Bazı üniversiteler kayıt belgeleri gibi resmî belgeleri üzerinde başörtülü ve türbanlı fotoğrafları yasaklar. 1997 yılında YÖK başkanlığının bir genelgesi ile başörtülü öğrencilerin okullara alınması yasaklanır.

    28 Şubat 1997’de, dönemin Türk Silahlı Kuvvetleri, hükümete bir dizi “irtica ile mücadele!” önlemi alınması çağrısında bulundu. Bu çağrının ardından üniversiteler, kamu daireleri ve birçok resmi kurumda başörtüsü kullanımı yasaklandı. Bu yasaklar, özellikle eğitim camiasında birçok başörtülü öğretmenin görevden alınması ya da istifasına neden oldu. Üniversite kapılarında öğrencilere yapılan ayrımcılık, birçok genç kızın eğitim hayatının sonlanmasına sebebiyet verdi.

    Bu durum birçok üniversiteli kızımızın, öğretmenlerin özgüveninin, toplum içindeki yerinin ve ekonomik bağımsızlığının elinden alınması ile sonuçlandı. Kızlarımız kariyer hedeflerinden uzaklaştırılmış, öğretmenlerimiz meslektaşları ve öğrencileri arasında maruz kaldıkları dışlanma ve ayrımcılık baskısı ile psikolojik olarak zorlayıcı bir sürece maruz kalmıştır.

    28 Şubat sürecinde başörtü yasağı nedeniyle mağdur olan üniversite öğrencileri, memur, asker, kamu görevlisi ve de öğretmenlerin yaşadıkları, maruz kaldıkları haksızlıklar Türkiye’nin sosyal ve siyasi tarihinde kara bir leke olarak yer alır.

    Milli Güvenlik Kurulu tarafından alınan kararlar ile 28 Şubat 1997 tarihinde başlayan ve “Post-modern darbe” olarak adlandırılan 28 Şubat süreci, eğitimden çalışma hayatına, siyasetten örgütlenme özgürlüğü ve siyasi katılıma kadar çok sayıda sivil veya siyasal hak ve özgürlüklerin kullanımını durdurmuştur. “İrtica ve gericilik” gibi düzmece söylemlerle yapay bir çatışma alanı oluşturulmuştur. Bu süreçte bir yaşayış tarzı dayatılmış temel insan hakları, inanç ve ibadet hürriyeti bir tehdit unsuru olarak algılanarak hak ihlallerine sebebiyet verilmiştir.

    28 Şubat sürecinin bertaraf edilmiş olması bu dönemde ortaya çıkan ve etkileri devam eden mağduriyetlerin giderildiği anlamına gelmemektedir.

    Türk siyasi tarihinde çok partili hayata geçilmesiyle birlikte neredeyse her on yılda bir darbe veya muhtıralar yaşanmıştır. 28 Şubat Darbesi; doğrudan halkın bir kesimine ve onun yaşam biçimine karşı yapılması nedeniyle diğerlerinden ayrışmaktadır. Diğer ayrışan yönü de medya, sermaye, bürokrasi, yargı, üniversite ve dış güçlerin verdiği destekle gerçekleştirilmesidir. Sayısız mağduriyetlere neden olan bazı sonuçları ise şu şekilde sıralanabilir:

    • “İrticaya karşı” başlatıldığı iddia edilen ordu ve bürokrasi temelli sistematik uygulamalar ile kıyafetlerinden veya dini hassasiyetlerinden ötürü başta memurlar ve üniversite öğrencileri olmak üzere çok sayıda kişi maddi ve manevi yıkıma uğramış, hayat düzenleri alt üst olmuştur.
    • Binlerce başörtülü öğrenci okullarından uzaklaştırılmış, eğitim hakkı elinden alındığı gibi bir kısım öğrenci de katsayı uygulamasıyla eğitimde fırsat eşitsizliğine maruz bırakılmıştır.
    • Bazı üniversitelerde başörtülü öğrenciler için  “ikna odaları” kurularak öğrencilerle yapılan özel görüşmeler ve baskı yoluyla psikolojik şiddet uygulanmıştır.
    • Kamu çalışanı bayan veya erkek dini inançları nedeniyle ya disiplin cezası verilerek meslekten çıkarılmış ya da istifaya zorlanmıştır.
    • Kamuda “başörtüsü yasağı” gerekçesiyle çok sayıda kamu görevlisi hakkında soruşturma açılmış, bazı kamu çalışanlarının görevlerine son verilmiş, bir kısmı da istifaya zorlanmıştır. Bir kısmı ise sırf eşi başörtülü olduğu için “irticai fikirleri ya da faaliyetleri” suçlaması ile işten çıkarılmıştır.
    • Yine kamu ya da bürokrasi alanında çalışanların bir bölümü ya görevleriyle ilgisi olmayan birimlere atanmış ya da ailesinden uzak bölgelere sürülmüş ya da yürüttüğü görevle, makamlarla herhangi bir ilgisi olmayan rütbe tenziline uğratılmıştır.
    • Bu dönemde başörtüsü gerekçe gösterilerek sağlık hakkı temelinde sağlık hizmetlerine dahi erişimin kısıtlandığı da görülmektedir. Öyle ki sağlık karnesindeki fotoğrafının başörtülü olmasından ötürü tedavi talebi reddedilen bir teyzemiz (Medine Bircan) tedavi alamadığı için hayatını kaybetmiştir.

    28 Şubat sürecinde yaşanan baskı ve zulüm uygulamaları o dönemi yaşayanların halen hafızalarında hatırlamak istemedikleri kötü bir iz olarak yer almaktadır.

    Son dönemlerde yükseköğrenimde ve kamuda kılık kıyafet yasağına ilişkin hak ihlallerinin ortadan kaldırılması için önemli adımlar atılmış, bu kapsamda çeşitli düzenlemeler yapılmıştır. Ancak birçok akademisyen, sendika, sivil toplum kuruluşları ile TBMM İnsan Haklarını İnceleme Komisyonu ve Kamu Denetçiliği Kurumu (KDK) gibi kurumların da vurguladıkları üzere o dönemde yaşanan insan hakları ile ayrımcılık yasağı ihlallerinden kaynaklı mağduriyetlerin halen devam ettiği görülmektedir.

    28 Şubat Post-modern darbesi, toplumun bir kesimine yönelik gerçekleştirilmişse de darbenin yıkıcı sonuçlarının tüm toplumu derinden etkilediği görülmektedir. Bundan ötürü hukuka aykırı biçimde gerçekleştirilen uygulamalardan mağdur olanların mağduriyetlerini gidermek, insan hakkı ihlallerinin telafisini sağlamak adına önem arz etmektedir.

    28 Şubat süreci olarak tanımlanan dönemde; “görevlerine son verilen, görevlerine iade edilen ancak çalışamadıkları sürelere ilişkin özlük hakları iade edilmeyenler ve görevlerine son verilmediği halde çeşitli şekillerde hak kaybına uğrayanlar” hakkında tematik rapor hazırlanmıştır. Bu rapordan alınan bilgilerin bir kısmı tabloda (Eğitim-Bir-Sen, Rakamlarla 28 Şubat Raporu, s. 8) yer almaktadır.

    Eğitim-Bir-Sen Rakamlarla 28 Şubat Raporuna göre:

    1997-2001 yılları arasında istifa eden öğretmen sayısı                                                     11.000

    1996-1999 yılları arasında istifa eden öğretmenlerin o dönemdeki toplam öğretmen sayısına (414.774) oranı                                                                                                                  %2,65 

    1997-2001 tarihleri arasında görevine son verilen öğretmen sayısı                                  3.527

    Günümüzde mağduriyetleri kısmen veya tamamen giderilmeyen vatandaşların olduğu görülmektedir. İnsan haklarına saygılı bir devlet olmanın gereği olarak, mağduriyetlerden kaynaklanan bütün zararların ve ihlallerin giderimin sağlanması gerekmektedir. Bu süreçte kişilerin yaşamış olduğu mağduriyetlerden doğan zararların tazmininde nakden ve aynen giderimin sağlanması hukuk devleti açısından bir tercih değil, zaruriyettir. Nitekim Anayasa’nın 125. maddesin de de zikredildiği üzere idarenin neden olduğu zararları tazmin etmesi gerekmektedir. Bu noktada devlete düşen sorumluluğun bir “bağlı yetki” olduğu ifade edilmelidir. Bu giderim ve iadeler, 28 Şubat ve etkilerinin hızlı biçimde ortadan kaldırılmasına yardımcı olacaktır. 28 Şubat Post-Modern Darbesi ve akabindeki süreçte yaşanmış olan her kesimden ihlallerin giderilmesi sağlanmalıdır özellikle kamuda görevli personel ve öğretmenlerin hak kayıplarının telafisi için;

    • Kamu görevinden çıkarılma/istifaya zorlanma ile kamu görevine iadenin sağlandığı güne kadar olan sürenin emeklilik süresinin hesabında dikkate alınması,
    • Bu süreci en ağır şekilde yaşayan mağdurlara bir özür mahiyetinde iadeyi itibar verilmesi.
    • Geriye dönük hak kayıplarının giderilmesini engelleyen istisnai uygulamalardan kaynaklı ihlallerin giderilmesi için yasal düzenleme yapılması; kamu görevlilerinin kamu görevinden çıkarıldıkları tarih ile kamu görevine yeniden atandıkları veya emeklilik hakkını elde ettikleri tarih arasında, kadro unvanları itibariyle ödenmesi gereken maaş, ücret, ek ödeme, özel hizmet tazminatı ve ilave tazminat gibi adlar altındaki mali haklarının ödenmesi sağlanabilir.
    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.