Türkiye’nin çok önemli problem alanları var. Ülkenin önemli sorunları denildiğinde insanların aklına genelde dış politika, güvenlik vs. gibi hususlar geliyor. Elbette bunlar ziyadesiyle önemli alanlar. Ancak hayatın hangi alanı önemsiz ki? Örneğin eğitim alanı daha mı az önemli? Veya ekonomi alanı? Yoksulluk, gelir adaletsizliği gibi meseleleri diğerlerine göre daha az mı önemli görmemiz gerekiyor? Kültür, sanat, mimarialanının önem derecesini nasıl belirleyeceğiz veya sıralamada nereye koyacağız?
Retoriğe baksak eğitim en önemli meselemiz veya en önemlilerinden birisi. Hayat memat meselesi. Böyle söylüyoruz ancak hayat akışımız kendi normal döngüsünde devam ediyor. Kurduğumuz cümlelerin içeriği ile yaşamımızın seyri arasında bir bağlantı kurmak mümkün değil. O yüzden Türkiye’de “en önemli meselemiz”, “hayat memat meselesi” gibi ifadeler esasında kendi kendimize çektiğimiz operasyonun dışavurumları olarak görülmelidir. Çünkü bu tarz vurgulu ifadeleri kullanmakla sorunların gerektirdiği iş ve işlemleri yaptığımız yanılgısını oluşturuyoruz. Dolayısıyla abartılı bir dil eşliğinde yoz ve öldürücü bir rutini problemsiz bir şekilde sürdürebiliyoruz.
Bakar mısınız lütfen! Eğitim alanı “hayati önemde” ifadeleri eşliğinde iki yüzyıllık toksik bir yapıyı aynı şekilde muhafaza ediyoruz. Kültür, sanat alanımız böyle, ekonomik vaziyetimiz böyle vs. Yapısal anlamda herhangi bir değişime gitmeden hatta bırakın değişime gitmeyi mevcudu yapısal bir eleştiriye konu etmekten bile itinayla uzak duran konumlanışla yol alıyoruz.
Zorunlu eğitime ilişkin geçenlerde milli eğitim bakanının başlattığı tartışma bu vaziyetimizin müşahhas bir örneği. Gerçekten de çok önemli bir mevzu, kelimenin gerçek anlamıyla hayat memat meselesi. Ancak sayın bakanın tartışmayı başlatma şekli, tartışmaya katkı vermeye dönük gelen destek ve eleştirilerin düzeyi Türkiye’de yeniden kendimize çekeceğimiz bir operasyonun hayata geçirileceğinin göstergesi olarak not edilmelidir. Çünkü mevzuya ilişkin tartışmada ne usul ne de içerik hayat memat olan bir meselenin gereksinimlerine karşılık verecek düzeyde değil. Tam tersine son derece sığ ve yüzeysel bir tartışmaya konu ediliyor.
Zorunlu eğitimi kahvehane muhabbetini andırır şekilde “süresi çok uzun, on iki yıl değil on bir yıl olsun” gibi bir içerikle ele almak Türkiye’nin alanda yakalandığı tuzakta kalmaya devam etmesini temine yöneliktir. Tam da bu yüzden kendi elimizle kendimize çektiğimiz bir operasyon olduğundan bahsediyorum. Zorunlu eğitimi bu kontekstte konuşmaya başladığınızda ancak mevcudun muhafazasını sağlamış olursunuz. Daha da doğrusu zorunlu eğitimi konuşmamış, tartışma dışı bırakmış olursunuz. Çünkü zorunlu eğitimi gerçekçi bir şekilde konuşmak demek zorunlu eğitimin içinde bulunduğu zemini ve zamanı gözeten bir kavrayış atılımında bulunmak demek. Türkiye ise eski ezberlerini sürdürerek yarına dair güzel hayaller kurmak istiyor. Ya ne dediğimizi bilmiyoruz veya dediğim gibi rutini değiştirmemek için bir takım ayak oyunları çeviriyoruz. Hangisi olursa olsun bizim için felaket anlamına geldiği açık.