eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Az Bulutlu
18°C
Ankara
18°C
Az Bulutlu
Perşembe Parçalı Bulutlu
20°C
Cuma Hafif Yağmurlu
14°C
Cumartesi Az Bulutlu
18°C
Pazar Az Bulutlu
20°C

Hatıralar Denizi

Hatıralar Denizi

Hayat o kadar kısa ki göz açıp kapayıncaya kadar bitiyor. Say ki “bir ağacın altında gölgelenmişsin.” Say ki gölgelendiğin o demde geçmişin muhasebesini yapıyor, geleceğin endişesini taşıyorsun. Ben de öyleyim. Hem gölgeleniyor hem hatıralar denizinde yüzüyorum.

Hatıralar denizinde attığım kulaçlar beni elli yıl öncesine götürüyor. Birden deniz bitiyor ve kendimi bozkırın ortasında buluyorum. Karşımda bıyıkları yeni terleyen, simsiyah ve upuzun saçlarıyla incecik bir delikanlı duruyor. Aman Allah’ım, gözleri ışıl ışıl, yüreği kıpır kıpır, gönlü alabildiğine açık bu kara yağız oğlan ben miyim yoksa?

Bir zamanlar,

“Göğsümde güm güm eden

Çocukluğum nerdesin?

Attaya bensiz giden

Çocukluğum nerdesin?” diye şiirler yazan bana,

“Ne Hint’te ne Çin’deyim,

Sanma ki Maçin’deyim.

Attaya gönderdiğin

Çocuğun içindeyim.” diye cevap veren bu delişmen çocuk ben olmalıyım.

Yirmili yaşları yeni sürmeye başlayan delikanlı, “Artık çocuk değilim.” diyor ve ekliyor: “Öğretmen oldum.” Yüzünde öyle munis bir ifade var ki şüphem kalmıyor. Evet, bu öğretmen benim. Tarih: 9 Eylül 1971. Aziz vatanın doğusunda, adını sanını duymadığım bir ilçede göreve başlıyorum.

Hey gidi günler hey. Ne güzeldi o yıllar ve ne zorlu yıllara gebeydi. Göreve başlayışımın altıncı ayında evlenmiş, bir yıl sonra da ilk evladımı kucağıma almıştım.

Gençtik ya hani, kanımız kaynıyordu ya fokur fokur; hemen herkesle dost olmuş, ilçeye hizmet etmenin yollarını aramıştım. Genç bir öğretmen tek başına ne yapabilir demeyin, içinde aşk olan herkes gibi o da çok şey yapar. Okulun bahçesine, omuzunda taşıdığı fidanları dikebilir mesela. Tatil dönüşü, fidanların kökünden sökülüp tarumar edildiğini görse de üzüntüsünü içine gömerek bambaşka fidanlar dikmeye girişebilir pekâlâ. Adına “insan” denilen bu fidanlarla, aradan geçen elli yıla rağmen, dostluğunun devam ediyor olması rahatlatır onu. Her biri çoktan torun sahibi olan sevgili öğrencilerinden gördüğü vefayla göğsü kabarır. Sanal âlemde de olsa aldığı güzel mesajlardan sonra yüreği pır pır eder. Tek sermayesi sevgi olan bir öğretmenin başağa duran duygularıdır bunlar.

Bir şey daha vardır o ilk yıllardan aklında kalan, daha doğrusu aklından hiç çıkmayan: Savrulan yıllar. Evet, kelimenin tam anlamıyla, savrulan yılların kapısına dayandığı günleri hatırlar yeniden. İnsanların farklı dünya görüşlerine sahip olmasından daha tabii bir şey olmadığına inanır ancak farklı görüşe sahip olanlara hayat hakkı tanınmayışını bir türlü anlayamaz. İçine sindiremez bu durumu ve tayin isteyerek ayrılır o çok şeyler yaşadığı ilçeden. Sevincin ve hüznün yoğurduğu hatıralar yumağını da yanında götürür.

1983 yılına gelindiğine o yılları anlatan şu mısralar dökülür kaleminden:

“Değişen neydi bende?

Sevgi mi, aşk mı, kin miydi?

Söyleyin kimdi aramıza giren?

Bu fikir sizin miydi?

Kardeşlik tohumları ektim düşmana inat,

Yeşeren sevdalar sundum çocuğum.

Ayrılığım yıllansa bile

Gönlüm o kadar rahat,

Seni unutamıyorum Hozat.”

Hatıralar denizinde, savrulan yılların acımasız rüzgârı esmeye devam ediyor. Kuklayı oynatan eller çok mahir. Bir gün bir başka şehirde molotofkokteyli olarak yağıyor genç öğretmenin evine, bir gün bilmem kaçıncı göç yollarına dizilen külüstür bir kamyon olarak çıkıyor karşısına. Diyor ki dönemin Millî Eğitim Bakanlığı: Seni falan yere verdim, işine gelirse (eşinden ayrı olarak) çalışırsın orada, işine gelmezse sen bilirsin!

Acıların ve hüznün gölgesinde yavaş yavaş olgunlaşan öğretmenin kararı kesin: Aziz vatanın her karışı benim için kutsaldır. Neresi olursa olsun gider çalışırım. Öyle yapıyor. Sığındığı tek liman Allah’ın merhametidir ve orası ne güzel bir limandır. Sabrı ve şükrü meyveye durmuş, aileyi kimler darmadağın etmişse yine onlar bir araya getirmiştir. Bütün bunlar bir şiirine şöyle yansımıştır:

“Birden yaman esti bir deli rüzgâr,

Sarı yaprak gibi savurdu bizi.

Dolaştık gurbeti hep diyar diyar,

Hasret, güneş gibi kavurdu bizi;
Sarı yaprak gibi savurdu bizi.

Gülleri dikenler kaplasa bile,

Allah’a güvendik her işin başı.

Kâr etmedi bize düzen ve hile,

Sırt sırta kazandık biz bu savaşı,

Allah’a güvendik her işin başı.”

Hatıralar denizinde aylar yılları, yıllar on yılları kovalar. O artık genç değil, olgun bir öğretmendir. Birçok yerde görev yapmış, her gittiği yerde yeni dostluklar, yeni sevdalar biriktirmiştir.

Savrulan yıllar, yerini sakin yıllara bırakmıştır. Vakit, sanata ağırlık verme vaktidir. İşe, çeşitli dergileri süsleyen şiirlerini kitaplaştırmakla başlar. Zaman Perdesinde Değirmen Taşı adını verdiği ilk kitabını kendi imkânlarıyla bastırır. Bunu, Millî Eğitim Bakanlığının bastığı Ninnilerde Büyümek adlı şiir kitabı izler. Şiirle yetinmez, nesre yönelir. Masallar, hikâyeler ve romanlar böyle çıkar gün yüzüne. Sevgiye ve dostluğa açık gönüllere ektiği tohumların, aziz yurdun her köşesiyle birlikte yurt dışında da yeşermesi mutlu eder onu. Konferanslar, seminerler ve imza günleriyle okuyucu kitlesi alabildiğine genişler. O, artık sadece öğretmen değil, tanınmış bir şair ve yazar olmuştur.

***

Gölgelendiğim ağacın altındayım hâlâ. Bir ara baktım, tebessüm ediyorum. Bu sefer aklıma düşen hatıra, ipekten kollarıyla sarmıştır beni. Bir gül bahçesinde gibiyim, her yanım gül kokuyor:

Yaklaşık yirmi yıllık öğretmenken, görev yaptığım okula bir ziyaretçim geldi. İnce, uzun boylu, zayıf bir adam. İlk sözü, “Hocam, beni tanıdınız mı?” oldu. Belki yüzlerce defa duyduğum bu soruya maalesef olumlu cevap veremedim. Kısa bir an sonra, konuşmaya başladı: “Ben, sizin ilk görev yerinizden öğrenciniz Hüseyin. Sadece bir dönem geldiniz dersimize ama ben sizi unutamadım.” Sözünü kesmeden dinledim Hüseyin’i. Önceden tasarladığı belli olan sözlerini şöyle tamamladı: “Siz bize çocuklar, kardeş olun, bu vatan hepimize yeter, diyordunuz. Ben, bu söze uydum, herkese kardeş gözüyle baktım. Hiçbir olaya karışmadım. Arkadaşlarımın bir kısmı, dağa çıktı, bir kısmı hapislere düştü bir kısmı da çatışmalarda hayatını kaybetti. Dediğim gibi ben, onlara uymadım. Askere gidip geldim. Şu anda devlet memuruyum. Bütün bunlar için size teşekkür etmeye geldim.” Ah Hüseyin, sevgili Hüseyin, hocanın sevinçten ne hâle girdiğinin farkındasın değil mi?

***

Gölgelendiğim ağacın altında daha ne kadar kalacağımı Allah bilir. Her an, her saniye ettiğim şükürlerin yeterli olmadığının farkındayım. Bana 42 yıl öğretmenlik yapma şerefini bahşettiği için,

Binlerce öğrencimin gönlünde yer açtığı için,

Bütün eserlerim bir yana, Savrulan Yıllar adını verdiğim romanı yazmayı nasip ettiği için,

Alıp verdiğim her nefes için,

Hülasa bilip bilmediğim sayısız nimet için

Rabb’ime şükretmeye devam ediyorum.

Nihayet dilimden şu mısralar dökülüyor:

“Anladım, bu dünya yalanmış meğer

Giden gün gelene hep boyun eğer.

Geçmişin hayali bir cihan değer,

Maziyle vuslatım hoş oldu bugün.”

Yusuf DURSUN

Çekmeköy / İstanbul

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.