Zaman zaman siyasi hareket veya silahlı örgütler içinde kaynamalar ve kaymalar yaşanabiliyor. Fas asıllı yazar Abdulmecid es Sağir’in ‘İşkaliyetü Islah el Fikr es Sufi fi’l Karneyn 18/19-18./19. Yüzyılda Tasavvuf Düşüncesini Islah Etmenin Yolları’ adlı eserinde bir tekke veya ekol içinde yaşarken bile farkına varmadan bir nesil içinde değişim ve bozulmanın yaşanabileceğini örnekleriyle anlatıyor. Dolayısıyla her zaman Batılıların ifadesiyle teyakkuz (vigilante )halini kuşanmak gerekiyor. Eskiler buna ‘beyne’l havfi ve’r reca’ hali veya makamı demişlerdir. Bozulma ihtimali karşısında azami dikkat sarf etmek gerekiyor. Huneyn gazvesi sırasında Müslümanlar ucup haline düşmüşler ve kesretlerine ve kalabalıklarına güvenmişlerdi. Daha doğrusu aldanmışlardı. Kimi Hamas mensupları da aynı arazdan şikayet ediyor. Ebu İmad Tayyar adlı Hamas mensubu şimdi örgütün benzeri arazlar gösterdiğini Huneyn gazvesinde olduğu gibi ucup haline düştüklerini ve taşkınlık arazları gösterdiklerini ifade etmiştir. Ebu İmad et Tayyar vaktiyle 4 yıl önce İsrail’in geniş çaplı bir savaş kurguladığını gördüğünü ve bunu üstleriyle paylaştığını lakin kendisine kulak vermek yerine Hamas’ın kendisini askeri mahkemede yargıladığını söylemiştir. Şimdi 4 yıl önce haber verdiği her şeyin gerçeğe dönüştüğünü ve vakıa haline geldiğini söylemektedir (https://www.youtube. com/watch?v=dWn8tYpw1UA&t=1934s ). Bu tür dönüşümler bir dönem içinde gözle kaş arasında gerçekleşebilmektedir. Bunun karşılığında dindar kesimler şefkat tokatları yiyebilmektedir. Gazze’de olduğu gibi.
Hamas’ın 1987 yılında kurulmasının ardından iki temel konuda istikametten sapma yaşamıştır. Bunlardan birisi taktik düzeyde olan bir hatadır. Bu hata 7 Ekim 2023 tarihinde yapılan Aksa Tufanı eyleminde kendini göstermiştir. Burada Hamas savunma pozisyonundan saldırı pozisyonuna geçmiştir. Bu ise kendilerini dünya kamuoyu önünde savunmalarını zorlaştırmıştır. Halit Meşal bunu taktik bir hata veya kayıp olarak görmüştür. İsrail’in de stratejik olarak kaybettiğini vurgulamıştır. Hamas Aksa Tufanı eylemiyle taktik olarak kaybederken İsrail stratejik olarak kaybetmiştir. Elbette buna katılmayanlar da var. Bazen de kendilerinin özgürlük uğruna İsrail’in ise varlık uğruna savaştığını söylemektedirler.
Dünya devletleri zaten bahaneye bakmaktadır. Bu taarruz olmasaydı İsrail saldırsa bile bu kadar ileriye gidemeyecek ve katliam ve soykırımda bu kadar pervasız davranamayacaktı. Sivil kayıpların artışında Hamas’ın savunma pozisyonundan saldırı pozisyonuna geçmesinin büyük payı ve rolü var. Bu da bumerang ve tuzak olarak Hamas’a geri dönmüştür. Bu nedenle Hamas’ın kalkıştığı Aksa Tufanı eyleminin nedenlerini anlasak ve onaylasak bile askeri yönden bizatihi hata olmuştur ve çekince koymamızı gerektirmiştir. Bu durum hiçbir şüpheye mahal bırakmayacak kadar açıktır. Oysa ki 2005 yılından beri Gazze üzerinden İsrail ile Hamas arasında daha önce yapılan çatışmalar sınırlı kalmıştır. Bu kadar zayiata neden olmamıştır. Devreyle giren ülkeler sayesinde ateşkes her defasında geri kazanılmış ve kotarılmıştır. Aksa Tufanı’nın ardından ise Hamas ateşkes talep eden taraf haline gelmiş buna mukabil Netanyahu hükümeti ise yorgunu yokuşa sürmekte ve taciz edici şartlar dayatmaktadır. Her adımda savunmadan saldırı pozisyonuna geçmeleri karşılarına çıkmaktadır.
Hamas konusunda ikinci ve en önemli çekinceli nokta ise İran ile kurulan bağlardır. Zamanla onların güdümüne girmeleri ya da en azından İslam dünyası üzerinde Hamas üzerinden propaganda yapmalarına imkan vermeleridir. Hamas kendini veya tercihini savunma sadedinde onlardan başka kimsenin yardımlarına gelmediğini, kendilerinin de buna mecbur kaldıklarını söylemiştir Halbuki aşamaları atlamasalardı buna mecbur kalmayacaklardı. Allah onlardan güçleri (istitaat) nispetinde fedakarlık beklemektedir. Onun ötesinde zehirli ve defolu yardımı kabul etmek zorundalar mıydı? Aheste aheste başlayan ilişkiler zamanla organik hale gelmiştir. Bu hususta Hamas kadrolarının yeterli ve dirayetli olduklarını söylemek zordur. Yeteri kadar donanımla olmadıkları açıktır.
1987 yılında Hamas ete kemiğe bürünürken hareketin önünde İran modeli bulunmuyordu. Irak ile derin bir savaşa tutuşmuştu. Bu nedenle de İslam aleminde ihtiyatla karşılanıyordu. İslami kesimler İran modeline biraz mesafeli ve soğuk yaklaşıyorlardı. Gerçi Hamas hiçbir zaman tam olarak onlara ram olmadı ve veliyi fakih modelini benimsemedi.
Buna mukabil 1978 yılında Sovyetler birliği Afganistan’ı işgal etmiş ve karşı cihad hareketinin doğmasına ve mücahitler adıyla bir zümrenin teşekkülüne imkan ve zemin hazırlamıştır. SSCB, 11 yıl sonra Afganistan işgaline veda etmek durumunda kalmış ve havlu atmıştır. Brejnev’in ardından Gorbaçov’un girişimiyle çekilme 15 Mayıs 1988’de başlamış ve tamamen çekilmesi 15 Şubat 1989’da son bulmuştur. Bu destansı mücadele bütün dünyada yankı uyandırmıştır. Filistinliler de dünyanın iki süper gücünden birini dize getiren baldırı çıplak bir halkı izlenmeye değer bulmuşlar ve kanaatleri bu yönde pekişmiştir. Afganistan üzerinden İsrail’in dize getirilmesinin mümkün olduğu kanaatine ulaşmıştır. Bu sırada SSCB’nin şahsında komunizm küresel desteğini kaybetmiş Afgan cihadı ise aksine küresel bir destek kazanmıştır. SSCB Polonya ile Afganistan gergefinde kybolmuştur, yıkılmıştır. Her yerden ve yöreden Mücahid saflarına katılımlar olmuştur. Bu bilahare diğer süper güç olan ABD’yi de ürkütmüştür. 11 Eylül bu korkunun rüzgarıyla gelmiştir. SSCB kabaran İslami dalga karşısında havlu atmış, dize gelmiştir.
Afganistan cihadı domino etkisine mazhar olmuş ve biraz da ‘Mektebetü Hidemat’ ve Abdullah Azzam üzerinden Filistin cephesini etkilemiş ve hareketlendirmiştir. Abdullah Azzam bilindiği gibi İzzettin Kassam’dan sonra en büyük cihad hareketlerinden birisine komuta etmiş ve İslam dünyasından Afgan cihadına yardıma gelenleri gönüllüleri örgütlemiş ve barınmalarına ve Peşaver üzerinden cepheye kaydırılmalarını imkan vermiştir. Dolayısıyla Filistin cephesi ruh olarak İran cephesinden değil Afgan cihadından etkilenmiş ve beslenmiştir. Abdullah Azzam Filistin’de doğmuş ve İzzettin Kassam gibi Ezher’de okumuştur. Birçok üniversitede ders verdikten sonra Afgan cihadına katılmış ve mücahit fraksiyonlar, hizipler arasındaki tatsızlıkları ve kopuklukları gidermeye çalışmıştır. Cihadın efsane isimlerinden birisi olmuştur. Potansiyel olarak ona benzeyenlerden birisi Yemenli Abdulmecid Zindani idi. Cephe ile kitabiyatı bir araya getirmiş ve buluşturmuşlardı. Tam anlamda birer alperen idiler. Sovyetler’in Afganistan’dan çekildiği yılın 24 Kasımında (1989), Peşaver’in batısında bir camide hutbe vermek üzere yolda olan Abdullah Azzam’ın arabası patlayıcıyla hedef alındı. Araçlarının patlamaya hedef olması sonucu Abdullah Yusuf Azzam ve iki oğlu şehit oldu. Azzam ve oğulları Peşaver’e defnedildi.
Dolayısıyla Hamas kuruluşunda Afganistan cihadından ilham almış ve ondan müteessir olmuştur. İran ekseniyle bağlantısı sonra tesis edilmiştir.
Bu bağlantı, doğrudan İran üzerinden değil Lübnan üzerinden kurulmuştur. Elbette başka bağlantı noktaları da bulunabilir. İran sinsi bir şekilde Hamas’a sızmıştır. Bu bağlantının hikayesini bize Mercu’z zuhur sürgünleri arasında yer alan Bessam Nihad Cerrar anlatmaktadır. Daha önce Hamas kadrosu arasında yer alan Cerrar bilahare bağımsız bir İslami çizgiyi benimsemiş ve kendi başına yürümüştür. Kemal Hatip, Raid Salah gibi ulema çizgisiyle birlikte bilahare Hamas’ın değişen çizgisine mesafeli kalmıştır.
Bessam Nihad Cerrar Humeyni’nin bir zamanlar Irak-Kuveyt ara bölgesinde kalmasını hatırlatan Lübnan ile İsrail arasındaki ara bölgede kalan Hamas’ın entelektüel zümresi ve kadrosuna Devrim Muhafızlarının sızdığını ve kanca attıklarını anlatır. Bessam Nihad Cerrar’ın hatırladığı kadarıyla sürgündekilerle içli dışlı olmaya çalışan İran Devrim Muhafızları unsurları yardım babından yanlarına sokulur ve onları İran devrimine angaje eder. Böylece ilk köprü kurulur ve sonrasında ilişkiler gelişir ve çeşitlenir. İsmail Heniye ve Mahmut Zahar gibi önde gelen isimler bilahare İran ile yol arkadaşlığı yapmaya başlarlar (https://www.youtube.com/watch?v=rXA73dNa3RY ). İran’ın en büyük taktiklerinden birisi yalnız kalan veya mağdur olan kimselere el atarak, kanca atarak, uzanarak onları saflarına katmaktır. Sinsi ve kaypak İran Devriminin 45 yıllık tarihi buna tanıktır.
Bessam Nihad Cerrar İran’dan para alan bazı sürgünlerin Filistin bayrağıyla birlikte İran bayrağını dalgalandırdıklarını gördüğüne tanıklık ediyor. Bu da sonra adet olmuş ve Gazze caddelerinde Kasım Süleymani posterlerinin ‘şehit’ ibare ve ifadesiyle direklere asılmasına kadar varmıştır. Bunun başlangıç noktası Mercu’z zuhur hadisesidir. Anlaşılan İran, ajanları vasıtasıyla Mercu’z Zuhur bölgesinde Hamas’ın zihin ve gönül tarlasını önceden sürmüş. Şimdi meyvesini devşiriyor.
Mercu’z Zuhur sürgünü Filistin tarihinin çok bilinmeyen ya da unutulan safhalarından birisidir. Sürgünlerin arasında şehit Abdulaziz Rantisi ve yine şehit İsmail Heniye gibi önde gelen isimler ve simalar vardır. 1967 yılından bugüne kadar yüz binlerle ifade edilen Filistinliyi tutuklayan İsrail, ara ara sürgün metodunu da uygulamıştır. 1992 yılına gelince farklı bir yöntem izler; hükümetin başında İzak Rabin vardır. Aralık ayının ortasında evlerinden tek tek toplanan 415 Filistinli Gazze Hapishanesi’nde ve Ensar Kampı’nda tutulur. Daha sonra otobüslerle Lübnan’ın güneyinde yer alan “Mercu’z-Zuhur” denen bölgeye götürülerek bırakılır. Başlarının çaresine bakmaları istenir ve dönmelerine izin verilmez. Amaç, Filistin’in en önemli entelektüel kadrolarının tasfiyesidir. Henüz toplu öldürmeyi göze alamayan işgalci yönetim, bu sayede, Filistin’in en değerli kadrolarının, başka ülkelere sığınarak uzaklaşmalarını sağlamayı hedeflemektedir.
Mercu’z-Zuhur sürgünleri, hayatlarını idame etmek zorunda oldukları bu bölgede pek çok şeyle mücadele ederler. Karın dışında su kaynakları yoktur, kış soğuğuna dayanıksız çadırları vardır ve haşeratla doludur etrafları. Sıkıntılar yalnızca bunlar değildir, etraflarında mayınlar bulunmakta ve bu yüzden yaralananlar olmaktadır. Bu nedenle kendi içlerinde bir görev dağılımı yaparlar; doktorlar yaralı ve hastalarla ilgilenecektir, bir kısmı yiyeceklerle, içeceklerle ve temizlikle. Başlarında Abdülaziz Rantisi’nin olduğu bir ekip de basından sorumlu olur. Sürgünlere bazı ülkeler kapılarını açar ama Filistinliler başka bir ülkeye geçmeyeceklerini ve ancak kendi ülkelerine döneceklerinin altını çizerek orada kalırlar. Sebat ederler. Koca bir kışı, koca bir yazı ve sonra bir kışı daha burada geçirirler.
İsrail hükümeti, sürgünlerden bazılarının ülkeye geri dönüşüne izin vereceğini açıklar. Teklif alan kişiler, tüm arkadaşlarına kapılar açılmazsa dönmeyeceklerini deklare ederek İsrail’in bölme planlarını bozar. Bu esnada BM olaya müdahale ettiğini göstermek için 799 sayılı bir karar çıkarır. Bu karara göre Güney Lübnan’a sürülen insanlar ülkelerine dönebileceklerdir. Karar alınır ama İsrail’e baskı yapılamaz ve elbette sonuç da alınamaz. Yaşanan sürece, İsrail’in kendi içinden muhalif sesler yükselir. Sonraki yıllarda Gush Salom’u kuracak olan İsrailli barış aktivistleri, İzak Rabin’in başbakanlık ofisinin karşısına kurdukları çadırda 45 gün geçirirler.
Mercu’z-Zuhur (Çiçek Çayırlığı) sürgünleri, 26 Nisan 1993 gecesi “Vatana Doğru Yürüyüş” eylemi gerçekleştirirler. Etraflarında havan topları atılmasına rağmen yaptıkları yürüyüş büyük ses getirir. Ertesi gün Rantisi, sürgünler adına konuşurken, İsrail’le barış görüşmeleri başlatan özerk yönetimin teslimiyetçi ve Amerika’ya bağımlı tavrını şiddetle eleştirir. Bu esnada Filistin’in pek çok yerinde gösteriler yapılmakta, grevlerle İsrail’in de bağımlı olduğu ekonomi ciddi bir şekilde sarsılmaktadır. Filistin halkı, topluca sürgünlerine sahip çıkmaktadır. Mercu’z-Zuhur sürgünleri arasında ve Filistin’de topyekûn bir şekilde saflar sıklaştırılır ve direnç, İsrail’in geri adım atmasına neden olur. Tarih 17 Aralık 1993’ü gösterirken, İsrail yönetimi geri adım atar ve sürgünlerin topluca ülkelerine dönmelerine izin verir ( https://www.haksozhaber.net/415-kahramanin-mercuz-zuhr-surgununun-yildonumu-55297h.htm ).
Yeniden başa dönecek olursak; 7 Ekim 2023 tarihli Aksa Tufanı önceden İsrail tarafından biliniyor muydu? İsrail bunu sürekli olarak tekzip etti. Lakin 7 Ekim tarihli Aksa Tufanı eylemini 11 Eylül ile karşılaştırdı ve ABD’nin yaptığı mukabeleye benzer mukabele hakları olduğunu savundu. Malum, 11 Eylül’ün iki yüzü var. Bir resmi diğeriz de gayri resmi rivayet. Gayri resmi rivayete göre ABD önceden olan bitenden haberdardı ama kulağı üzerine yatmıştır. İsrail de 11 Eylül ile 7 Ekim Aksa Tufanı arasında bir karşılaştırma yapmıştır. Bununla birlikte İsrail’deki kimi sızıntılar eylemle ilgili önceden haber alındığını teyit ediyor. Denildiği gibi delilden önce mantık gelir. Burada eylemin İsrail’in bilgisi haricinde geliştiğini akıl ve mantık reddediyor. Gece gündüz ve denizden, karadan ve havadan Gazze Şeridi’ni dinleyen ve izleyen İsrail’in gafil avlanması aklın alabileceği ve kabul edeceği bir husus değil. Ynetnews haber portalının bir haberine göre Netanyahu’nun Bürosu 7 Ekim 2023 tarihli verilerle oynamış ve bunları örtbas etmiştir. Kısaca Hamas’ın saldırısıyla ilgili ön uyarı yapıldığı gerçeği kamuoyundan gizlemiştir (https://x.com/ AlArabiya/ status/1856084144905957717 ). Suudi Arabistan desteğiyle yayınlanan AlArabiya Kanalı da x hesabından buna temas etmiştir.
George Orwell’in kitaplarında yaptığına benzer bir şekilde tarih boyunca Yahudiler kelimelerin yerleriyle oynamış, onları ve anlamlarını değiştirmiştir. Kur’an bu hususta onlar için ‘kelimelerin yerlerini değiştirirler’ buyurmaktadır. Böylece hakikati küllüyorlar ve değiştiriyorlar. Yahudi olmasa bile insanları ayartabiliyor ve onları bir nevi Yahudi kalıbına döküyorlar. Milletleri hizmetkar olarak kullanmak i’tiyatları arasındadır. Böylece kendilerine aracı milletler ediniyorlar. Osmanlı sonrası bölgeyi yöneten kimi hanedanlıklar veya devlet adamları Yahudi kökenli olarak biliniyor. Fas’tan Mısır’a kadar geniş bir alanda Yahudilerin cirit attığı bir vakıadır. Belki Yahudiler de bölge halkı arasında şüphe tohumları ekmek için bu tür algıları besliyor olabilirler. Kısaca Ortadoğu’da yöneticilerin ekserisi Yahudi kökenli olarak tasvir edilirken tam aksine bir şekilde Mısır eski Müftüsü Ali Cum’a ile Şeyh Nazım Kıbrisi Batılı ya da Avrupalı hanedanlıkların İslam kökenli olduğunu, seyyidler neslinden geldiklerini savunmaktadır. Müslüman görünenler Yahudi, Hıristiyan görünenler de Müslüman oluyor! Ya bu işte bir terslik olmalı ya da dünya tersine dönmeli! Hatta fısıltı halinde Şeyh Nazım Kıbrisi’den menkul bazı rivayetlere göre İngiltere Kralı Charles veliaht iken Müslüman olarak Hüseyin ismini almıştır! Bunlar elbette İngiliz tacını sevdirmek için uydurulmuş saçmalıklardan başkası değil. Prens Charles’ın birkaç ballı yağlı sözü onu Müslüman etmez. Belki de Prenses Diana bütün kusurlarına rağmen ötekilerden daha katışıksız ve Müslümanlara daha yakın sayılabilir.
İsrail’in hedefleri arasında büyük İsrail’i kurma mefkuresi vardır. Bununla birlikte İsrail’in nüfusu bölgeyi kontrol etmeye ve yönetmeye yetmez. Ama nüfuzu buna yetebilir. Demografik yapı lehine değildir. Bu durumda aracı milletler veya kesimler kullanmak zorundadır. Onlar bölgeyi İsrail namına örtülü olarak yönetebilirler. İsrail fiilen Şimon Peres’ten Netanyahu’ya kadar geniş bir yelpazede Büyük İsrail yerine yeni bir isim kullanıyor. Yeni Ortadoğu! Böylece bölgenin kimliği karma haline geliyor. İsrail’i absorbe etmek, özümsemek için bölgenin kimliğiyle ve yapısıyla oynanıyor. Halbuki yabancı bir unsuru sağlıklı bünyeler kabul etmez. Nitekim Şimon Peres’in 1992 veya 1993 senesinde kaleme almış olduğu Yeni Ortadoğu kitabı varılmak istenen yeri tarif etmektedir. İdeoloji yerine ekonomi! Ekonomiye dayalı bölgenin yeniden yapılandırılmasını teklif etmiş ama kabul görmemiştir. Arap Birliği’nin yerine Ortadoğu birliği kurulmasını ve İsrail’in de içine alınmasını istemiştir. İbrahimizm barışıyla birlikte buna dini bir ton da ekleyerek Yahudileri Müslümanlarla kaynaştırmak istemektedirler. Bu hususta en hevesli ülkelerin başında Birleşik Arap Emirlikleri gelmektedir. Dinler bahçesi kılıfı altında hak ile batıl dinleri bir potada eritmek ve biraya getirmeyi murat ediyorlar.
Cezayir’de yayınlanan al Şuruk gazetesinin yazarlarından Hayreddin Henni bir yazısında konuyu Aksa Tufanı ve bilinmeyenlerine ayırmış. ‘İsrail ile Batı’nın yayılma ve hakimiyet stratejisi’ başlıklı yazısında söylenmeyeni söylüyor ve kesinlikle Aksa Tufanı eyleminin Batılı ve İsrail istihbaratının bir marifeti olduğunu savunuyor. 11/11/2024 tarihli yazısında Hayrettin Henni şunları yazıyor:” Aksa Tufanı eylemi şüphe yok ki Filistinlileri yok etmek ve yurtlarından sürmek, sökmek ve şehirlerini, evlerini yıkmak için İsrail ve Batı istihbaratları tarafından tasarlanmış, başvurulmuş bir eylemdir. Bu Arap topraklarında yayılma planı için bir başlangıç ve basamaktır. Bu faraziyenin sıhhati için İsrail’e eşi benzeri olmayan ABD ve Batı yardımlarını gösterebiliriz. Dehlizlerde planlanmış büyük bir hedef ve gaye olmasa dünyanın gözleri önünde bu kadar büyük soykırım ve yıkım ve kırım yaşanabilir mi? Direnişçi kardeşlerimiz (Hamas ve İslami Cihad mensupları kastediliyor) tasarlanan planın farkına varmadan Batılı-Siyonist çevrelerin ve istihbarat ağlarının ve kurumlarının tuzağına düşmüşlerdir. 7 Ekim 2023 tarihinde Aksa Tufanı eylemi olduğunda dostlarımızla olayı değerlendirirken bu tezimi onlara da aktarmış ve anlatmıştım. Sezgilerim beni yanıltmadı. Son olarak diyorum ki: Devletler ve umut bağlanan devrimler duygularla ve hislerle yönetilmez yönetilirse bundan en fazla düşmanlar yararlanır. Kimi hikmet verilmişse ona çok şey verilmiştir…”
Hayrettin Henni’nin analizini teyit eden hususlardan birisi İsrail Maliye Bakanı Bezalel Smotrich’in Trump’ın rüzgarıyla birlikte 2025 yılında Batı Şeria’yı ilhak etme tasarısıdır. Bunun için savunma bakanlığına hazırlıklarına başlaması talimatı vermiştir. Maliye Bakanı Bezalel Smotrich, 2016 yılında bir İsrail kanalında yaptığı konuşmada ‘İsrail, Suriye’nin başkenti Şam olmak üzere Ürdün ve Mısır’ın bazı parçalarını, Lübnan, Suudi Arabistan ve Irak’ı, topraklarına katması gerekir’ demiştir.
Aynı günlerde (11 Kasım 2024) Filistin meselesiyle alakalı acil olarak Riyad’da toplanan Arap ve İslam İşbirliği Teşkilatı sonuç bildirgesinde iki devletli çözüme atıfta bulunmuştur. İsrail Filistin’in son parçasını da yutmaya ve ilhaka hazırlanırken Riyad’da toplananlar başka telden çalıyor. Arap ve İslam birliği iki devletli çözümden bahsediyor. Gerçekler bir vadide İslam İşbirliği Teşkilatı ise başka bir vadide salınıyor.
7 Ekim’de gerçekleştirilen Aksa Tufanı eylemi, Amerikan Elçisi April Glaspie tarafından Saddam Hüseyin’in Rumeyla bölgesi üzerinden Kuveyt’e yönlendirilmesi veya imale edilmesi meselesine benziyor. Saddam Hüseyin de kayıtsız davranmış ve idamına giden süreci başlatmıştır. Ürdün veya Suriye üzerinden İsrail’e abanacağı ve bu yolla kendisini kurtarabileceği yerde hayatının hatasını yapmıştır.
1999 yılında da Kafkaslar’da hususiyle Dağistan bölgesinde benzeri bir olay yaşanmıştır. Yeltsin ile Putin halef-selef olma yolunda devir teslim törenine hazırlanırken Şamil Basayev, İslam devleti kurmak için Dağistan’a davet edilmiştir. Bu yönlendirme Yahudi iş adamı Boris Abramoviç Berezovski tarafından yapılmıştır. Putin de bu sayede taç giymiştir. Tarih tekerrürden ibarettir.
Bahsimizi Bediüzzaman’ın bir ifadesiyle kapatalım: En büyük hile hilesizliktir.
Mustafa Özcan