İmam Şafii gibi ekabirden menkul bir söz vardır: İnsanlar fıkıhta Ebu Hanife’nin iyalidirler (çoluk çocuğu). Gerçekten de fıkıhta Ebu Hanife çığır açmıştır. Kimse eline su dökemez. Fıkıh denildiğinde Ebu Hanife, Ebu Hanife denildiğinde de fıkıh akla gelir. Kısaca Ebu Hanife fıkıh alanında insanların atası sayılır. Onda fıkıh matematik gibi bir meleke haline gelmiştir. Kıyası konuşturarak büyük bir fıkıh birikimine ulaşmıştır. Bu alanda Ahmet İbni Hanbel’in karşıtı gibi durmaktadır. Taberi gibi alimler ve tarihçiler Ahmet Bin Hanbel’in muhaddis olduğunu lakin fakih olmadığını söylemişlerdir. Elbette Hanbeli mezhebi mensupları buna şiddete varan bir biçimde tepki göstermişler ve itiraz etmişlerdir. Buna mukabil Ebu Hanife’nin de muhaddis değil fakih olduğu tezi de bir takım çevreler tarafından seslendirilmiştir. Fakih tarafı hadisçi tarafına ağır basmış ve baskın çıkmıştır. Hanbeliler akait alanında tevilden kaçınmışlardır. Fıkıh alanında da kıyastan ziyade hadise dayalı ve bağlı kalmışlardır. Bu nedenle de en muhafazakar mezhep olarak anılmıştır.
Ebu Hanife ise hem akait alanında hem de fıkıh alanında tevilden ve içtihattan kaçınmamıştır. Bu anlamda fıkıhta bir alanın öncüsü olmuştur. Bu alana da farazi fıkıh denmiştir. Vakti gelmemiş sorunlara vakti gelmemiş cevaplar üretir ve bulur. Varsayımlar üzerine kurulu meselelere cevaplar üretmektir. Tabiin’den Katade, Kufe’ye geldiğinde herkesin haram ve helal konularında ihtiyaçlarını sorabileceğini söylemiştir. Ebu Hanife ise ona şunu sormuştur: Bir insan ailesinden uzun yıllar uzak kalsa ve hanımı vefat ettiğine kanaat getirip yeniden evlense… Sonra da bir gün kayıp ve eski eşi sapa sağlam çıka gelse kadının ve mehrinin durumu ne olacaktır? Bunun üzerine Katade şu tepkiyi verir: Bu olmuş bir vakıa mıdır yoksa senin muhayyilenin ürettiği bir mesele midir? Bize olmayanlardan değil olanlardan sor, bahset! Ebu Hanife’nin cevabı şöyle olur: Biz bela gelmeden belaya hazırlıklı olalım.
Bu gibi meseleler nadirattan da olsa günümüzde de vukua gelmektedir.
Özellikle de hadis ekolü bu tarza itiraz etmiştir. Bu akıma biraz da küçümseme edasıyla birlikte ‘ereeytiyyin’ demişlerdir. Güncel tabirle bu akıma ‘el-fıkhu’l iftiradi/varsayıma dayalı fıkıh’ denilmektedir… Bu itibarla Ebu Hanife sadece kendi asrının değil gelecek asırların da fıkhını yazmıştır. İlmi ve fıkhi meselelerde tutuk değil aksine atak davranmıştır. Rey ekolünün sahibi olarak rey ve görüşlerini kimseden esirgememiş ve bunları açık etmekten kaçınmamıştır. Talebeleriyle birlikte fıkıh oturumlarında, müzakerelerinde çeşitli konularda kimilerine göre 60 binden fazla meseleye çözüm getirmiştir. Kimileri bu sayıyı çok daha ilerilere götürmüşlerdir. Bu surette fıkıhta akılcılığı son sınarlarına vardırmıştır.
Ebu Hanife’nin keyfi olarak kıyas uyguladığı ve merviyat yerine kıyası esas aldığına dair Cafer-i Sadık’la bir tartışması aktarılmıştır. Mutlak olarak kıyası esas almadığını akli kıyaslamaları hadis ve eserlere dayalı olarak yürüttüğünü söylemiş bir de misal vermiştir. ‘Eğer mesler üzerine meshetmeyi kıyasa göre yapsaydım meshlerin üstü yerine altını meshetmeyi tercih ederdim’ demiştir.
Şüphesiz Ebu Hanife olmasaydı fıkıh veya fıkhiyat alanı bu kadar renklenmez ve çeşitlenmezdi. Durgunlaşırdı. Zira diğer mezhepler bu konuda esnek olamamışlardır. Tutucu bir tavır takınmışlardır. Kıyası sınırlandıran tutuk alimler nedeniyle fıkıh dar bir alana hapsolabilirdi. Ebu Hanife ve arkadaşları durağanlığı bu şekilde aşmışlardır. Ebu Hanife mahzurlardan hali olmasa veya bazı mahzurlar taşısa bile farazi fıkhı genişleterek geride muazzam bir fıkıh ve hukuk mirası bırakmıştır. Daha sonra takipçileri bu alanı genişletmişlerdir.
Bazen teknik düzeyde fıkıh ekolleri serpilmekte ve genişlemektedir. Günümüzde bunlardan birisi de Ahmet Raysuni’nin öncülük ettiği makasıtçı fıkıh anlayışı ve alanıdır. Makasad-ı hamse üzerine yaptıkları çağdaş ilavelerle birlikte istihsan veya mesalih-i mürsele benzeri tali alanlar ve yeni edile(şer’iyye) numuneleri üretmişlerdir. Beş temel dinî gaye manasına makâsıd-ı hamse olarak da (Makasıd eş Şeria)isimlendirilen “dini, hayatı, aklı, nesli ve malı korumak”, islâm hukuk felsefesinin temel rükünlerini teşkil eder.
Lakin bu alanın genişletilmesine de, paralel veya seküler bir fıkıh üretebileceği noktasında eleştiriler yöneltilmiştir.
Çağdaş makasıtçılar Gazali ve Şatibi’nin izinden giderek bu alanın sınırlarını alabildiğince genişletmişlerdir.
Ebu Hanife de kıyas üzerinden aklı ve nakli mezcederek fıkhı en geniş sınırlarında vardırmıştır.
Mustafa Özcan
Hocam Allah razı olsun.Yazılarınızın abonesiyiz.Rabbim ilminizi,feyziniz müzdad eylesin