BALKAN’DAN ÇANAKKALE’YE-3:
(Torunları ona “ATA!” derdi…)
“Kalkandelen”li bir yazarımız, “Kalkandelen’in dışarıda az bilinmesine bir anlam veremediğini…” söylemişti…
Genel olarak katıldığımı ifade ettim bu sözlere…
Ama sadece Kalkandelen mi az bilinen?
Medeniyet şehirlerimiz olan Üsküp’ü, Manastır’ı, Gostivar’ı, Usturumca’yı, Ohri’yi, Radoviş’i, Yeni Pazar’ı, Filibe’yi, Selanik’i, Prizren’i, Priştine’yi, İpek’i, İşkodra’yı, Saraybosna’yı, Mostar’ı, Rojaye’yi, Böğürdelen(Şabaç)’i, Ciğerdelen’i, Taşlıca’yı, Gümülcine’yi, Koniçe’yi, Plevne’yi, Niğbolu’yu, medeniyetimizin tekasüf ettiği daha nice şehit kanlarıyla müşerref olmuş yüzlerce şehri, lâyıkıyla biliyor muyuz?
Ahmet Kutsi Tecer’in köyler için yazdığı fakat bizim de tıpkı köyler gibi şehirlerimize de uyarladığımız meşhur şiirinde olduğu gibi;
“Orda bir şehir var uzakta,
O şehir bizim şehrimizdir,
Gitmesek de görmesek de,
O şehir bizim şehrimizdir!” dedik…
Ama yanıldık!… “Gözden uzak olanın gönülden de uzak olacağı” derin tecrübesini unuttuk… Bir şehir, satır satır tarihiyle, mahalle mahalle anılarıyla, şehitleriyle, gazileriyle bilinirse “bizim” olur. Eğer bilmezsek, o şehir sadece sıradan bir ”şehir” olur ve bizler de sadece “misafir!”
Bir Balkan genci ve geleceğin “gazi”si olan Mürtezan, Devlet-i Aliyye’nin işte bu medeniyet şehirlerinden biri olan ve “lâyıkıyla bilinmeyen” Kalkandelen’de doğdu…
O şehir ki, ister “Kalkandelen” olarak duyun ister “Kalkandere” olarak duyun, ismini her duyuşunuzda yüreğinizde bir sıcaklık, bir yakınlık hissedersiniz…
Kalkandelen denince; 1862 senesinde bu şehirde doğan, daha 12 yaşındayken babasıyla savaşlara katılan, Sultan II.Abdülhamid Han’ın Yıldız Sarayı Kütüphânesini emanet ettiği, bu emanate lâyıkıyla sahip çıkan şair, âlim, ayaklı kütüphane Kalaknadelenli Sabri Efendi gelmeli aklımıza…
Kalkandelen denince; yüzyıllara mührünü vurmuş şairler Sucûdî, Fakîrî, Kâşif, Fevrî ve daha niceleri gelmeli akla…
Kalkandelen denince; Rize’nin Kalkandere’si gelmeli akla… Gelmeli ki, birbirinin “ruh ve cemal ikizi” denebilecek bu iki güzel belde arasındaki ünsiyet bilinsin…
Kalkandelen denince; yüzyıllar boyunca Varna’dan, Zigetvar’dan, Ciğerdelen kalesinden, Plevne’den, Serez’den, Edirne’den, Çanakkale’den, duyduğu her mehter marşının peşinden, “İnnâ fetehnâ leke fethan mübînâ…” müjdesine şehit veya gazi olmak için koşan binlerce isimsiz kahraman gelmeli aklımıza…
Bunlar ve daha niceleri gelmeli ki aklımıza, bu şahsiyetli şehir “bizim” olsun…
Kalkandelenli Mürtezan, mehterin sesine, Rabb’inin müjdesine tereddütsüz koşanlardan oldu…
Kumanova’da, Serez’de ve Çanakkale’de din gayretiyle savaştı…
Anlı şanlı zaferler de gördü, ibretlik mağlubiyetleri de…
3 çocuğu var idi… Hepsi de göz nuru… “Raif” adlı ciğerparesi, o Serez’deyken vefat etti…
“Raif” adlı ciğerparesi…
Serez’de iken ciğerlerinden hastalandı ve bir süre evine dönmek zorunda kaldı… Hasta olan ciğerleri için dönmüştü, ama kalbi ve aklı cephede idi…
İyileşir iyileşmez hemen “gönüllü olarak” Çanakkale’ye gitti…
Yıllar sonra torunları “Ata! mecbur değildin, ne için gittin Çanakkale’ye?” diye soracak olsa, cevabı gayet net ve anlamlı idi:
“ ‘Bir gün Osmanlı bu topraklara yeniden gelecektir!’ umuduyla gittim… Sadece beklemekle olmaz, gayret etmek lazım…” derdi…
Yara almadan döndü savaştan… Ama yüreğindeki görünmez yaraların haddi hesabı yoktu…
Sürekli civardaki silah arkadaşlarıyla görüşürdü… Gostivar’dan, Prizren’den silah arkadaşları… Her biri birer kahraman olan silah arkadaşları… Gönlüne dostluk ateşi düşünce, yaya olarak giderdi Prizren’e… 80 yaşında ve yaya…
“Otobüsle gitsen olmaz mı Ata?” derdi torunları.
“Otobüse binmem, Prizren hemen şu dağın arkasında!” derdi. Nasıl olsa, cepheden cepheye, Kumanova’dan Serez’e, Serez’den Çanakkale’ye koşmaya alışmıştı cennetlik ayakları… “Sırtını Kalkandelen’le aynı dağa yaslayan” güzelim Prizren için otobüse binilir miydi hiç!
Gazi Mürtezan, sık sık “Kurşunlar başımızın üstünden geçerdi…” derdi…
“Yatın! Kalkın! İleriii!” gibi nidâlarla sık sık ağlar idi…
“Çook ölü gördük, çook…” derdi…
Askerlerin “Yarım Dünya” yakıştırmasını yaptığı dev savaş gemisini, Koca Seyit’in, suya gömüşünü anlatırdı heyecanla… “O benden daha yiğitti!” derdi, yüzünde acı bir gülümsemeyle…
Kumanova’da, Serez’de, Çanakkale’de hafızasına işleyen barut kokularının inadına, çiçekleri çok severdi Gazi Mürtezan… Kalkandelen çiçekleri, özellikle de papatyaları, şehit kanlarını hatırlatmaz mı, bakmasını bilene!… (Görmek isterseniz haziran ayında gidin de bakın Kalkandelen Eski Cami’nin hazîresine…)
Gostivar’ın köylerinden bir gazi arkadaşının hayatını kurtarmış idi Allah’ın izniyle… Rıfat Çavuş idi bu arkadaşının adı. “Mürtezan öyle bir kahramandı ki, bu adama sanki
kurşun işlemezdi… Adeta deli gibi cesurdu!…” derdi Rıfat Çavuş… Hayırla yâd edilmek ne güzel!
Cephelerdeki hain kurşunlar bir şey yapamadı ona… 94 yaşında bir çivi paketini taşırken yaralandı ve vefat etti Kalkandelenli Gazi Mürtezan…
1961’de 94 yaşında vefat etti… Eskilerin tabiriyle, haddini 31 yıl aşmış olarak!…
Varlığıyla müşerref kıldığı mezarı Kalkandelen’de…
Mezar taşının yazısı yok…
İnşallah, cennete “irtihâli”nden 62 yıl sonra, edinebildiğimiz birkaç bilgi kırıntısıyla yazdığımız bu cümleler, Kalkandelenli Gazi Mürtezan’ın mezar taşı yazısı yerine geçer…
Ve tıpkı bir mezar taşı şahidesi, nasıl ki “insanın yaşadığına ve ne kadar yaşarsa yaşasın fânîliğe mahkum olduğuna” şahitlik ediyorsa, bu kelimeler de Gazi Mürtezan’ın fedâkârlıkla dolu hayatını da hem Kalkandelenli gençlere, hem de tüm Evlâd-ı Fâtihân gençlerine şahit ve örnek kılar…
Allah (c.c.) Kalkandelenli Gazi Mürtezan’dan ve silah arkadaşlarından, yaşadıkları günler ve kıyamete kadar geçecek günler adedince razı olsun…
Bir medeniyet şehrimiz olan “Kalkandelen” anıldığında; Kumanova, Serez ve Çanakkale gazisi olan ve örnek alınması gereken bir kahraman olan “Ata”mız Mürtezan akla gelmeli…
Gelmeli ki, bu topraklar hakîkaten “bizim” olsun…
Ertuğrul KARAKUŞ