Yıllar önce Anadolu’nun küçük ve kırsal bir dağ köyünde yaşayan yoksul bir ailenin çocuğu, liseden mezun oldu. Büyük umutlarla üniversite sınavına girdi. Anadolu’nun küçük bir ilinde iki yıllık meslek yüksekokulu kazandı. Öğrenimi boyunca barınmadan harçlığa pek çok sıkıntı yaşayan öğrenci, büyük umutlarla başladığı iki yıllık okulu süresinde bitiremediği gibi uzatmalarda da başarılı olamadı. Başarısızlığının, yani mezun olamamasının nedeni; birinci sınıfın ikinci döneminde gördüğü matematik dersinden bir türlü geçer not alamamasıydı. Doğal olarak bu öğrenci, yürürlükteki mevzuat gereği okuma hakkını kaybetti, okulla ilişiği kesildi. Askere gitti. Dönüşte ara işlerde amelelik yaptı ve o günden beri bu işlere devam ediyor. Yaşı elliyi geçen arkadaş; hâlâ bu başarısızlığın sonucu olan travma ve bir baltaya sap olamamanın verdiği psikolojik sorunlara rağmen hayatını sürdürmeye çalışıyor.
Yaşadıklarını “Son hakkım olan sınava girdim, iyi geçmedi. Başarısız olacak, okuldan atılacaktım. Ne yapacağımı bilmiyordum. Memlekete dönmeden önce, hiçbir zaman ders dışında kendisiyle konuşulmasına fırsat vermeyen hocayı bulup konuşmak istedim. Gittim, hocayı bir çay bahçesinde çay içerken buldum. Şaka yollu ‘Hocam, sınavım kötü geçti. Ya kendime ya size zarar vereceğim. Ne olur yardımcı olun. Sizinle konuşmak istiyorum.’ dedim. Hoca, ‘Git başımdan, benim seninle bir işim yok. Kendine de ne yaparsan yap’ diyerek başını çevirdi, çayını içmeyi sürdürdü. O akşam otobüse binip memlekete döndüm. O gün bu gündür hâlimiz ortada. Birkaç af çıktı ama artık başaramayacağıma inandığım için sınava gitmeyi düşünmedim. İstesem de o şehre gidip gelme ve konaklama masrafını karşılayacak param yoktu.” diye anlattı özet olarak.
Bu arkadaş, o bir ders yüzünden okuma hakkını kaybetmeyip mezun olabilseydi ya kendisi bir iş kurardı ya da resmi-özel herhangi kurum/kuruluşta iş sahibi olabilirdi. Perişan olmazdı. O işi yapabilecek beceri ve yeteneğe sahipti. Onu bırakan hoca, onun günümüzdeki hâlini görse, vicdanının sızladığını hissederdi. Belki de bu öğrencinin ailesinin onca yokluğa/yoksulluğa rağmen çocuklarını uzak şehre gönderip okutmaya çalıştığını öğrense bir kenarda oturup ağlardı.
YÖK üyeliği ve rektörlük yapmış deneyimli bir akademisyenimizle sohbetimiz sırasında “Öğrenci, belirlenen kriteri/kriterleri aşıp bana geldiyse onun başarısı da başarısızlığı da bana aittir. Başarısı benim başarım, başarısızlığı benim başarısızlığımdır.” deyince “yüzdelik dilimin en üst sıralarından bir üst öğrenime giden ve sınav puanı yüzünden başarısız olan öğrenci” hikâyeleri gündemimize geldi. Genelde “öğrenci başarı/başarısızlığı” özelde ise “üniversitelerdeki öğrenci başarısızlıkları” ve “pedagojik formasyon” üzerine epeyce konuştuk. Konuşmamızda bu ve benzeri pek çok başarısızlık öyküsünü de Hoca’mıza aktardım.
Prof. Hoca’yla konuşmamız ve yaklaşık bir yıl önce 5 Temmuz 2022 tarih ve 31887 sayılı Resmi Gazete’de yayımlanarak yürürlüğe giren Kanun/Kanunlarla Kamuoyunda Öğrenci Affı olarak adlandırılan bu düzenlemeden yararlanacağı öngörülen öğrenci sayısı, beni yazımın başında anlattığım yaşanmışlık ile günümüzde de benzer yaşanmışlıkların artarak devam ettiğinin farkında olan bir eğitimci olarak bu yazıyı yazmaya karar verdim. Çünkü dönemin YÖK Başkanı 4 milyondan fazla öğrencinin aftan yararlanabileceğini basına açıklamıştı.
4 milyon öğrenci, az bir rakam değil. 2 milyon öğrencinin kendi tercihleriyle okulu bıraktığını, başarısız duruma düştüğünü varsayalım. Kalan 2 milyon öğrenci az bir sayı değil.
Belirlenen kriteri/kriterleri aşıp gelen bir üniversite öğrencisi niçin başarısız olur ve okuma hakkını kaybeder? Akla gelen ilk gerekçeler; tembellik ve haylazlık ederek ders çalışmamak, devamsızlık, ciddi sağlık sorunları ve ailevi sebepler olabilir. Affedilmez bir suça karışmak ve gerekli belge şartlarını oluşturamadıkları için ilişiği kesilenleri de buraya ekleyebiliriz.
Bunların dışında tüm şartları yerine getirdiği hâlde (devam, ders, sınavlara girme…) “sınav puanı yüzünden” başarısız olan öğrencilerin başarısızlık nedeni/nedenleri nedir? Psikolojik mi? Sosyolojik mi? Ekonomik mi? Barınma mı? Ailevi mi? Sağlık mı? Uyum sorunu mu? Bir başarısızlığın ardından gelen travma ve bunalım mı? Öğrenilmiş çaresizlik mi? Yükseköğrenim kurumlarında bunlara kafa yoran, çözüm öngören hocalar var mıdır? Varsa sayıları ne kadardır? Sorunu görenlerin çözüm önerileri nelerdir? YÖK’ün ve üniversitelerin başarısızlıklar ve başarısızlık çeşitleriyle ilgili anket, araştırma, analiz ve çözüm üretme çabası var mıdır?
İlgili bazı arkadaşlarla konuyu tartıştığımızda “Efendim, üniversite hocası dersine girer, anlatıp çıkar.” “Üniversiteye gelen bir öğrenci sorumluluk alabilecek yaştadır. O yüzden çalışması ve başarması gerekir.” diyorlar. Peki, öğrenci çalışıyor, püf noktasını yakalayamıyor ya da saydığımız sorunlar nedeniyle başarısız oluyorsa ne olacak? Kim rehberlik yapacak, kim yol gösterecek, kim teşvik edip isteklendirecek? Yeni çevreye/ortama uyum sorunu yaşıyorsa bunu kim sağlayacak? “Sorumluluk alabilecek yaştalar; çalışıp başarsınlar, biz ne zorluklar yaşadık.” diyenler var. Eyvallah… Ben de diyorum ki “Efendiler, günümüz gençlerinin çoğu yeterli psikolojik sağlamlığına sahip değil. Bir sorunla karşılaştıklarında çok kolay çıkmaza giriyorlar. Problem çözme becerileri zayıf. Düştüklerinde kalkamıyorlar. Sonrası malum: Bunalım.” Bütün bunlar “akademik başarı”, son dönemdeki adıyla “sınav başarısı” öncelikli eğitime odaklanmaktan kaynaklanıyor olabilir. Bunu da ayrıca irdelemek lazım.
“Affedilmez bir suça karışan ya da gerekli belge şartlarını oluşturamadıkları için ilişiği kesilen, tembellik ve haylazlık yapan öğrencilerin dışındaki üniversite öğrencilerimizin ‘niçin başarısız oldukları’ çok iyi etüt edilip, hatta başarısızlığa giden yolun başında bu öğrencilere mutlaka gerekli destek sağlanmalı, rehberlik yapılmalı, yol gösterilmeli” desek yanlış mı söylemiş oluruz?Gerekli puan şartını sağlayıp çok iyi yüzdelik dilimlerle isteyerek geldiği bölümde başarısızlık yaşayan, bunalıma giren, büyük olumsuzluklar yaşayan öğrencilerin, bizzat ders ve danışman hocaları tarafından mutlaka ama mutlaka takip ve teşvik edilmesi, yol yordam gösterilmesi uygun bir yaklaşım olmaz mı?
Şu bir gerçektir ki günümüzde bedensel/fiziksel ergenlik yaşı erkene (10’lu yaşların başına) gelmiş, ruhsal/duygusal ergenlik yaşı geç döneme (30’lu yaşların ortalarına) uzamıştır. Değerlendirdiğimiz öğrenci kitlesi sorumluluk alabilecek yaşta olabilir, ama karşılaştıkları sorunların üstesinden gelebilecek psikolojik sağlamlığa ve deneyime sahip olmayabilir. Bunu özellikle unvanları ne olursa olsun derse giren tüm akademisyenlerin göz önünde bulundurması geleceğimiz açısından oldukça önemlidir. Çünkü 25 yaş ve üzeri, hatta 30-40-50 yaşlarındaki evli çiftler, sorumluluk alabilecek yaşta değiller mi ki aile terapistlerinin kapısını aşındırıyor? Başarılı bir şekilde üniversiteden mezun olarak işe başlayan fakat mutlu olamayıp üç-beş ayda/yılda iş değiştiren, günün birinde psikoloğa, psikiyatra yolunu düşüren bireyler sorumluluk alabilecek yaşta değiller mi? Çok elit mesleklerde memur, amir, teknik personel olarak çalışan ama günün birinde uyum, iş ve aile sorunları nedeniyle bunalımla yüzleşen bireyler sorumluluk alabilecek yaşta değiller mi?
Lütfen üniversitelerdeki hocalar sadece derslerini verip gitmesinler? Derslerinde başarısız olan öğrencilerinin başarısızlık nedenlerini mutlaka ama mutlaka sorgulamayı ihmal etmesinler. Küçük başarısızlıkların travmaya neden olup büyük başarısızlıklara yol açabileceğini öngörebilsinler. Üniversite hocalarının bunu yapabilecek pedagojik formasyona sahip olduklarını düşünüyorum. Bu gibi öğrencilerimize ayıracakları 5-10 dakika bile onlara gelecek adına, hayata dair çok şeyler kazandıracaktır. Aksi takdirde -ekonomik yük oluşu bir tarafa- öğrenilmiş çaresizlik batağına saplanmış, bunalımlı, devletine kırgın, hayata küskün, illegal örgütlerin eline düşmeye müsait, hatta hayatına zarar verebilecek duruma gelen gençlere zemin hazırlanmış oluyor.
”Eğitimde doğru stratejilerin uygulanması” ile ilgilenen eğitim pedagojisinde temel amaçlardan birisi de okul başarısızlığı ve uyumsuzluğu olan çocuklara yardımcı olmaktır. MEB okullarında belli ölçüde yapılan bu çalışmalar, üniversitelerimizde de etkin bir şekilde yapılamaz mı? Öğretmenlik için büyük önem taşıyan pedagojik formasyon, üniversite hocaları için aynı derecede önemseniyor mu? Unutulmamalıdır ki öğrenci, her kademede öğrencidir.
Okulu bırakan öğrencisinin memleketine kadar gidip ailesini ve kendisini ikna ederek devamını sağlayan profesör, öğrencisinin başarısı için elinden gelen gayreti gösteren, uyum sorunu yaşayan öğrencisiyle birebir ilgilenip sosyalleşmesini sağlayan akademisyenler de tanıyorum ama “Gözlerimi kaparım, dersimi anlatıp çıkarım, gerisi beni ilgilendirmez.” anlayışına sahip olan hocaların olacağına ihtimal dahi vermek istemiyorum. Herkesin, her yaşta rehberliğe ihtiyacı vardır. Bunu eğitimin her kademesinde rol alan eğitimciler en iyi şekilde yapabilir. Anlattığımız öyküye veya benzer öykülere kaynaklık eden hocaların bilgisine, kariyerine bir sözümüz yok ama öğrencilerinin bu ve benzeri problemlerine pedagojik olarak yaklaşıp değerlendirebilen hocalara çok ama çok ihtiyacımız var diye düşünüyor, “Öğrenci, belirlenen kriteri/kriterleri aşıp bana geldiyse onun başarısı da başarısızlığı da bana aittir. Başarısı benim başarım, başarısızlığı benim başarısızlığımdır.” bilincindeki akademisyenlerimizin sayısının artmasını diliyorum.
Mustafa USLU
Üstad yazıniz üzerine saatlerce konuşulabilir. Keyifle de okudum. Bazi noktaları tamamlamak istiyorum.
Verilen sayıların büÿük kısmi lisansüstü eğitim öğrencileri. Son hafta benim bölümüme 70 civarında öğrenci kayıt yaptırdı. Ancak devam edenler bir elin parmağı kadar. Lisansüstü öğrencisinin peşine düşecek de değiliz çünkü tamamen gönüllülük uzerine kurulu.
Söylediğiniz örnek genelde fen, mühendistlik, tıp bilimlerinde olan vakalar. Sosyal bilimlerde pek yaşanmaz.
Lisans öğrencilerinde derse devam eden öğrencinin kalmak diye bir sorunu olmaz. Derse uğramayan, yüzünü görmediğım öğrenci sınava girmiş adeta robot gibi ezberlemiş bilgileri. Bana robotdeğil insan lazım. Çunkü ortalıkta robotlaştırılmıs insan o kadar çok ki…
Bir başka sıkıntı ailelerin baskısıyla tercih edilen bölümler. Bu nedenle mutsuz bireylerin sayısı o kadar çok ki… YÖK buna şoyle bir çözüm getirdi. İkinci yılın sonuna kadar puaninin yettiği başka bir fakülteye geçiş yapabiliyor. Bize mühendistlik, işletme, tıp biliminde gelen öğrenci sayısı ilk kazananların %25’i kadar. Her dört öğrenciden birisi bu durumda.
Üstad yazıniz üzerine saatlerce konuşulabilir. Keyifle de okudum. Bazi noktaları tamamlamak istiyorum.
Verilen sayıların büÿük kısmi lisansüstü eğitim öğrencileri. Son afta benim bölümüme 70 civarında öğrenci kayıt yaptırdı. Ancak devam edenler bir elin parmağı kadar. Lisansüstü öğrencisinin peşine düşecek de değiliz çünkü tamamen gönüllülük uzerine kurulu.
Söylediğiniz örnek genelde fen, mühendistlik, tıp bilimlerinde olan vakalar. Sosyal bilimlerde pek yaşanmaz.
Lisans öğrencilerinde derse devam eden öğrencinin kalmak diye bir soronu olmaz. Derse uğramayan, yüzünü görmediğım öğrenci sınava girmiş adeta robot gibi ezberlemiş bilgileri. Bana robotdeğil insan lazım. Çunkü ortalıkta robotlaştırılmıs insan o kadar çok ki…
Bir başka sıkıntı ailelerin baskısıyla tercih edilen bölümler. Bu nedenle mutsuz bireylerin sayısı o kadar çok ki… YÖK buna şoyle bir çözüm getirdi. İkinci yılın sonuna kadar puaninin yettiği başka bir fakülteye geçiş yapabiliyor. Bize mühendistlik, işletme, tıp biliminde gelen öğrenci sayısı ilk kazananların %25’i kadar. Her dört öğrenciden birisi bu durumda.
Tespitleriniz çok doğru hocam. Alt kademelerde; lise, ortaokul vb… bu durum aynen yaşanıyor. Tek farkı sanırım bir şekilde filizlenip meyveye duran ağacın kesilmesi. Ellerinize sağlık…
Kaleminize ve yüreğinize sağlık üstad.
Yazınızı okudum. Siz de bir çok kez değinmişsiniz. Üniversite hocalarını pedagoji alanında güçlendirmekten başka çare yok gibi. Halden anlayan dilden anlayan hocalar lazım. Bunun eğitimdeki karşılığı durumsallık. Herkesten her şartta aynı sonuç olmayabilir.
Hocam yazı güzel olmuş. Neticede bir tespit. Bana sorarsan kısaltalım okunabilirliği için.
Yazıda anlattıklarına tüm kalbimle katılıyorum. Aynı şeyleri ben de yaşadım üniversitede. Sonraki yıllarda pek çok öğrencimin üniversiteyi bırakmayıp devam etmesi için elimden geldiğince çaba sarf ettim. Ama dediğin konu vahim ve çok tehlikeli bir konu. Selamlar sevgiler…
Bu biraz karakter meselesi maalesef akademisyenlerin çoğunun egosu o kadar yüksek ki. Bana da doktora döneminde çok çektirdiler 7 yılda ancak tamamlayabildim
Güzel bir yazı. Gençlerin, öğrencilerin değil, sistemsel bir sorunu dile getirmişsiniz. Özelde, derslere giren öğretim üyelerinin sorumluluğunu/sorumsuzluğunu dile getirmişsiniz. Kalaminize, yüreğinize sağlık. Ellerinize sağlık.
Aynen katılıyorum.
Kaleminize sağlık hocam Çok yerinde bir yazı olmuş tespitleriniz birebir yaşanıyor akademisyenlerimizin öğrencilerin halleri ile biraz hallelenmeleri şart
Hocam bu güzel ve merhamet yüklü analiz yazı için teşekkür ederim. Grubumuzda paylaştım.
Selamlar.
Marmara Mimarlık Fakültesinde okuyan kızımın tek ders yüzünden okulu/ mezuniyeti uzadı bu sene.
Eyvallah hocam. Haklısınız. Rabbim hepimize basiret nasip etsin inşallah
Efendiler, günümüz gençlerinin çoğu yeterli psikolojik sağlamlığına sahip değil. Bir sorunla karşılaştıklarında çok kolay çıkmaza giriyorlar. Problem çözme becerileri zayıf. Düştüklerinde kalkamıyorlar. Sonrası malum: Bunalım.”
Kaleminize kuvvet
Üniv. hocalarının ekserisi maalesef okutman olmayı seçmiş..
Keyifle okudum sayın hocam. Emeğinize yüreğinize sağlık. Çok önemli bir konuya değinmişsiniz. Yüreğiniz hiç susmasın diye dua ediyorum
Saygıdeğer hocam kaleminize sağlık, kanayan yaramıza ışık olmuşsunuz.
Sayın Hocam, güzel bir konuya değinmişsiniz. Arkadaşların pek çoğu akademik yolda puan toplamak için makale yazma, kariyer yükseltme peşinde koşarken bu tür sorunları akıllarına bile getirmez. Öğrenciyle ilgilenmek ne demek. Derslerine bile asistanları yollayanlar var.
Üstün yetenekli ve dikkat eksikliği olan gencin annesiyim. Çocuğum üniversitede ve psikolojik sorunlar yaşıyoruz. Çocuğum maalesef üniversiteyi bırakma aşamasına geldi. Bizim sorunlarımızı yansıtan şeyleri yazıya döktüğümüz için, size çok teşekkür ederim. Belki bazı vicdanlı akademisyenler okurlar da feyiz alırlar.