Türkiye’de kültür ve edebiyatın beslendiği güçlü bir fikri ve felsefi arka planı yok. İslam ve milliyetçilik cereyanları dahi Batı’dan alınan emanet kavramlarla açıklanıyor. Bu yüzden dini mevzuların içinden teologlar çıkamıyor. Milliyetçilik de ulus bilinci oluşturmaktan daha çok farklı kimlikleri besliyor. İslam konusunda teologlar susarken, vaizler ahkam kesiyor. Avamî din anlayışındaki vaizler, ilahiyatçılardan daha çok halk nezdinde karşılık buluyor. Çünkü vaizler halkın idrakine, teologlar halkın aklına sesleniyor. Aydın ve sanatçılar ise bütün bunların yanında bir medeniyet tasavvurundan, bir aydınlanmadan söz ediyorlar. Oysa ortada ne bir fikir ne bir teori ne de bir tez var! Medeniyet tasavvuru denilen şey nedir? Henüz İbni Haldun’un Mukaddimesi’nin üzerine üç satırlık bir şey ekleyemezken medeniyetten bahsetmek abesle iştigaldir. Bugünün dünyasını yalnızca İbni Haldun’un tarih felsefesi ve sosyolojisiyle anlayamayız. Yanına yeni bilgiler/yorumlar eklemek gerekir. Farabi’yi, İbni Sina’yı, İbni Haldun’u, Kindi’yi aşmayan bir kültür yeni bir fikir yaratamaz. Mevlana’yı, Yunus’u, Hayyam’ı, Sadi’yi, Bâki’yi, Fuzuli’yi, Nâbi’yi, Nedim’i, Şeyh Galip’i, Nefi’yi, Şeyhi’yi aşamayan şiir yeni bir edebiyat yeni bir sanat yaratamaz. Mimar Sinan’ı, Mimar Kemalettin’i aşamayan yeni bir mimari, yeni bir şehirleşme inşa edemez. Bu konuda en çok üzerine iş düşen üniversiteler. Ancak onların durumu da ortada!
Bir defa medeniyet tasavvurundan bahsedenler kişileri değil, fikirleri konuşmak zorundadır. Ya yeni fikirler ortaya atılmalıdır ya mevcut fikirler yeniden yorumlamalıdır. Hanibal’ın dediği gibi “Ya bir yol bulmalılar yahut yeni bir yol açmalılar.” Türkiye’de solun yeni bir medeniyete ihtiyacı yoktur. Çünkü onlar daha en başta Batı medeniyetine teslim olmuş, iman etmişlerdir. Tam bir teslimiyet içinde peşinde gittikleri Batı medeniyetini sanatı, sineması, edebiyatı, modası ve yaşam tarzıyla içselleştirmişlerdir. Onların bir medeniyet derdi yoktur. Batı’ya daha çok benzemek, daha çok Batılılaşmak derdi vardır. Muhafazakâr kesim ise daha işin en başında Batı medeniyetine karşı çıkmış ancak onu aşacak bir fikir, bir teori ortaya koyamamıştır. İki yüzyıldır üç konu etrafında tartışıp durmuştur: İslamcılık, Batıcılık, Milliyetçilik! Aslında bu kavramları da Batı’dan emaneten almıştır. İslamcılık Hıristiyanlığın Protestanlığından izler taşır. Batıcılık Avrupa hayranlığından doğmuştur. Batıya duyulan tek taraflı bir aşktır! Milliyetçilik ise Fransız devriminin dünyaya armağanıdır. Her millet kendi payına düşene almıştır. Bu üç fikir de yeni bir medeniyet teorisi ortaya koyamamışlardır. Geçen yüzyıldan bu yüzyıla devreden İslamcılık, Batı medeniyetine karşılık doğmuş bir anti tez olarak devam etmektedir. Oysa yeni bir medeniyet tasavvuru ortaya koymak “anti tezden” değil, “sentezden” meydana gelir. Ancak İslamcılık o sentezi henüz ortaya koyabilmiş değiller.
Özellikle medeniyet tasavvurundan bahseden muhafazakâr aydın ve sanatçılar, fikirleri değil şahısları konuşmaktadır. Namık Kemal, Said Halim Paşa, Sait Nursi, Mehmet Akif, Necip Fazıl, Nurettin Topçu, Sezai Karakoç, Nuri Pakdil, İsmet Özel vs. edebiyatçılar ve fikir adamları konuşulup tartışılıyor. Bugün Said Nursi’yi Nurcular dahi bir yere oturtamamaktadır. Kimi Kürt Said’ten kimisi Türk Said’ten bahsediyor. Kimi alim diyor kimi bir Mehdi! Kapalı devre cemaat yapılanması içinde “bizim oğlan bina okur döner döner yene okur” kabilinden Risalelerden başka kitap okumamaktadırlar. Nurculardan bir aydın ve sanatçı çıkmamıştır. Mehmet Akif’i muhafazakâr kesim tam anlayabilmiş değil! Herkesin bir Mehmet Akif’i var. Ve bu Akif kâh milliyetçi, kâh ümmetçi, kâh İslamcı, kâh muhafazakâr, kâh mistik oluyor. Bazen devletin sahiplendiği bir kahraman, bazen unuttuğu bir muhalif! İslamcılar Akif’i radikal selefi, İttihatçılar Türkçü, muhafazakârlar tasavvufçu gösteriyor… Necip Fazıl’ın fikirlerine gelince edebildiğin zirvede olduğu eserlerinin fikri boyutu ilmihal seviyesinde kaldığı için lise öğrencilerinden öteye gidememiştir. En ciddi teorik eseri “İdelogya Örgüsü” romantik bir kitaptır. Bir edebi ütopyadır. Ruhu okşayıcı şeyler söyler.
Bugün Tanpınar, Necip Fazıl’dan daha fazla ilgi görüyor, fikirleri ve eserleri üzerine tartımalar yapılıyor. Necip Fazıl’ın arkasında hükûmet desteği olmasına karşın, kitapların en çok basıldığı ama ne yazık ki en az okunduğu bir dönem! Referanslarını Kuran ve sünnetten alan Sezai Karakoç’un ileri sürdüğü fikirler duygusal olarak ruh okşayıcı ama fikri ve teorik bağlamda toplumsal karşılığı yoktur. Çünkü Karakoç’un kitaplarını okuyup iyi bir insan modeli yaratabilirsiniz ama iyi bir tolum inşa edemezsiniz. Çünkü fikirleri toplumdan daha çok bireyler için! İsmet Özel ise iyi bir şair, büyük bir şair ancak fikri bağlamda savrulmuş, bir günü bir gününü tutmayan bir şahsiyet. Keşke yalnızca şiir okusa, başka bir şey yapmasa! Konuşmasa, yazmasa… Namazla Türklüğü açıklamaya çalışan, tarla ve inek benzetmesiyle kadını kıyaslayan/tanımlayan bir zihne sahip! Tişörtünün üstüne “Ben Amerikalı değilim” diye yazıp ergenlik gösterisi yapan yahut “Türk olmadıysan oldun Amerikalı” diye bağıran bir popülist şair! Aslında Dostoyevski’nin “bir zındık Rus olamaz” sözünü alıp “namaz kılmayan/ Müslüman olmayan Türk değildir” diye uyarlamıştır. Bu bağlamda kötü bir Dostoyevski kopyasıdır. Türklüğe uyarlamıştır. İsmet Özel’in ileri sürdüğü “Üç Mesele” de ileri sürdüğü fikirler geçen yüzyılın sonuna varmadan geçerliliğini kaybetmiştir! Necip Fazıl’ın;
Yirminci yüzyılın ablak yüzlü feza pilotu
Buldun mu ay yüzünde ölüme çare otu
Bizimkiler ışığa gem vurup da bineler,
Yerden göğe çıkmazlar gökten yere inerler
Diye ifade ettiği ve karşı çıktığı teknik ve ilerlemeyi İsmet Özel farklı bir şekilde tekrar eder. Hatta Necip Fazıl’ın aya çıkıldığına inanmadığı dahi söylenir. Dijitalizmin getirdiği zihniyet devrimini kavrayamayan fikir adamları çuvallamaya mahkumdur. Aynı zamanda bu yüzyıla söyleyecek tek cümleleri dahi olamaz!
İslamcılığın medeniyet tasavvuru ne yazık ki şahıslardan öteye gidilemiyor. Fikirler değil şahıslar konuşuluyor. Şahısların büyüklüğünün üzerinde durulduğu kadar büyük bir fikir ortaya konulmuyor. Mesela Akif’in geçen yüzyılda işaret ettiği sorunlar hala tekrarlanıyor ama çözüm üretilemiyor. Doğu ve Batı, İslam ve modernizm meselesi tartışıldığı günden bu yana bir adım ileriye gidebilmiş değil. Üç Mesele’de bu işe kafa yoran İsmet Özel çuvallamış, Necip Fazıl ve Sezai Karakoç ise daha çok hesaplaşmayı öncelemiştir. XXI. yüzyılda hala XX. yüzyılın sorunlarıyla hesaplaşıyoruz. Trajik olan, bu mevzulara kafa yoranlar bu yüzyılın aydın ve sanatçıları geçen yüzyılın aydın ve sanatçılarının derinliğine de sahip değildir. Mehmet Âkif’in Safahat’ından ilhamla eserler yazılıyor, tanımlamalar yapılıyor ama Sebilürreşat ve Sırat-ı Müstakim’deki yazılarından kimsenin haberi yok! Tanpınar’ın sanat ve estetik anlayışı, romanlarında ortaya koyduğu fikirler tartışılıyor ama ondan ilhamla bir tez geliştirilemiyor.
Necip Fazıl’ın güçlü olan şiir ve sanatından daha çok güçsüz olan fikirleri konuşuluyor. Onun çekmiş olduğu varoluş sancısının yanından geçilmiyor. Topçu’nun isyan ve ahlak felsefesinin üzerine yeni bir şey konulmamıştır. Ahlaka, isyan ahlakına, eğitimi tartışmaya en çok ihtiyacımız olduğu günümüzde Topçu’dan ilhamla en ufak bir çıkış gerçekleşmemiştir. Bugün toplum olarak yaşadığımız çürümeye karşılık Nurettin Topçu’nun İsyan Ahlak’ı herkesin elinden düşmemesi gereken bir kitap olmalıydı. Dini referansları öne çıkarmadan iyi bir insan, iyi bir vatanperver nasıl olmalı sorusunun cevabını Topçu eserlerinde ve kişiliğinde ortaya koymuştur. Sait Nursi’nin iman mücadelesi ders halkalarında anlatılıyor ama onun metodundan ilhamla bugünün deizm ve ateizmine cevap verilemiyor. Çünkü O yalnızca akıl ile iman meselesine yaklaşırken bugünkü nesil pozitivizm ve deneycilikle inanmak ve düşünmek istiyor. Said Nursi’nin ileri sürdüğü Allah’ı ispat metinleri dijital zihinlerde karşılık görmüyor. İsmet Özel kendi meselesini halletmemişken ve büyük bir savrulma yaşarken bir medeniyet tasavvuru ortaya koyabilir mi? Bugüne kadar fikirlerinde bir istikrar olduğu kim söyleyebilir?
Nedense şahıslara takılıp kalıyor, fikirler gerçek anlamda konuşulmuyor. Bir söz var: “Büyük adamlar fikirleri küçük adamlar şahısları konuşur”. Türkiye’de fikirler değil şahıslar konuşuluyor. Yukarıda adı geçen şahsiyetler üzerinden giderek bir fikir, bir medeniyet elde edemezsiniz. Bir tez ortaya koyamıyorsanız bir aydınlanma da yaratamazsınız. Ancak fikirler üzerinden giderek bir medeniyet inşa edebilirsiniz. Dikkat ediyorum toplumun Kemalizm’e kaymasıyla ateizme kayması paralel gidiyor. Çünkü seküler Kemalizm deizmi besliyor. Peki muhafazakarlık ve İslamcılık neyi besliyor? Bir insan modeli ortaya koyabiliyor mu?