eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Az Bulutlu
26°C
Ankara
26°C
Az Bulutlu
Çarşamba Az Bulutlu
26°C
Perşembe Açık
27°C
Cuma Açık
30°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
27°C

Müslümanın aile değerlerine bakışı

Müslümanın aile değerlerine bakışı

PROF. DR. SAFFET KÖSE

Giriş: Aile Sistemli Bir Yapıdır Aile, hem kendisi bir sistem hem de bir sistemin parçasıdır. İslam âlimleri, aile ve devleti bir biri üzerinden tanımlarlar.

Her bir aile kendi içinde küçük bir devlettir, Devlet de o milletin büyük ailesidir. Bir devletin vatandaşları, yöneticisi, diğer kamu görevlileri, bütçesi, komşu devletleri olduğu gibi ailenin de fertleri, yöneticisi, bütçesi, komşuları vardır.

Dolayısıyla aile ve devlet sistemli bir yapıdır. Bu yapıları oluşturan üyeler bir birine bağlanmış uyumlu parçalardan oluşur. O uyumu sağlayan değerlerdir.

Bu değerler, yapıyı birbirine bağlar ve sistemin yürümesini sağlar. Her bir parça kendi içinde bir değere sahip olsa da onu daha anlamlı ve daha değerli kılan o yapı içindeki konumudur.

Bir erkek o yapı içinde, oğuldur, damattır, kocadır, babadır, dededir, kayınpederdir, amcadır, dayıdır; kadın, kızdır, gelindir, eştir, annedir, kayınvalidedir, ninedir, haladır, teyzedir; çocuk, yavrudur, kardeştir, ağabeydir, abladır, bacıdır, yeğendir, kayınbiraderdir, baldızdır…

Bunların her birisi değer yüklü kavramlar ve aile içinde ortaya çıkan tanımlamalardır, her birisinin de kendine özgü bir hukuku vardır.

Bu yakınlık ne kadar kısa ise bağ o kadar sıkı ve hukuk o kadar güçlüdür. İslam, bu yapıya büyük önem vermiştir. Mesela yakınlar içindeki her bir iyiliğe dışarıdakilere göre iki defa ecir ile karşılık belirlemiştir. Birisi iyiliğin diğeri de akrabalık bağlarına gösterilen saygıdan dolayıdır.

Nitekim Hz. Peygamber çölden gelen bir Arap köylüsünün: “Yâ Rasûlallah! Ben zengin bir adamım. Benim annem-babam, erkek kardeşim-kız kardeşim, amcam-halam, dayım-teyzem var.

Akrabalık bağlarını dikkate alarak hangisine ilgi göstereyim?” şeklindeki sorusuna sırasıyla: “Annene, babana, kız kardeşine, erkek kardeşine sonra aşağıya doğru sırasına göre onlarla ilgilen” buyurmuştur.

Kur’ân-ı Kerîm bu bağı öyle sıkı tutmuştur ki akrabaların birbirlerinin evlerinden yeme-içme hakkına sahip olduğunu ayrıntılarıyla anlatır.

Öte yandan aile ve yakınlık bağlarını gözetmenin (sıla-i rahim) çok önemli dini bir görev olduğunu belirtmek gerekir. Bu, rızkın genişlemesine vesile olduğu gibi ihmal de cennetten mahrum kalmanın sebebidir.

Allah Te‘âlâ da kuluna ilgisini, bu bağı gözetip gözetmemesine bağlamıştır.
Bu noktadan güncel bir probleme işaret etmek gerekir. Modern kültür, insanı ait olduğu topluluklardan ve bu arada ailesinden ve onun değerlerinden koparıp kendi başına tanımlama ve inşa etme, yeniden üretme çabası içindedir.

Aile fertlerini özgürlük vaadiyle ait olduğu yapıdan koparıp mesela özellikle kadını, erkeği, çocuğu alıp “birey” üzerinden yeniden tanımlayarak kendi başınalığı özendirmekte, akrabalık bağlarına dayalı saygı-sevgi ve bu çerçevede oluşan hukuku örselemekte, aile kurumunu kökten sarsmaktadır.

Bedenine varıncaya kadar kendisi hakkında özgürce karar alabilecek bir güce sahip olduğuna inanan, evliliği, anneliği-babalığı özgürlüğünün önünde engel gören ve bu sebeple ailesiz bir topluma doğru hızla yol alan bir model ortaya çıkmaktadır. Hz. Peygamber’in “cariyenin efendisini doğurması” şeklinde tasvir ettiği ve kıyamet alameti olarak tanımladığı kargaşa ve kaos ortamı tam da buna uygun düşmektedir.

Hz. Peygamber’in hadislerinde geçen “kıyamet alameti” düzenin bozulması ve kaos-kargaşa ortamının oluşması anlamına gelir. Cariyenin efendisini doğurması yani anne-babanın çocuklarına, büyüklerin küçüklere sözünün geçmemesi hatta onların büyüklere karşı hükümdar pozisyonu kazanması önce ailenin sonrasında devletin ve milletin kıyameti demektir.

Zira Allah Te‘âlâ ve Hz. Peygamber, anne-babanın çocuklarını güzel terbiye ile yetiştirmelerini, onları dini değerlerle donatmalarını istemekte, ebeveynlere bu konuda gösterecekleri duyarlılık ile imanlı, ahlaklı nesiller yetiştirme görevi yüklemekte, aile ve toplum fertlerini birbirlerine sorumluluk bağı ile bağlamaktadır.

Bu ise ancak aidiyet ve sevgi-saygı ortamında yerine getirilebilmekte aksi bir durum aile içi iletişim ve etkileşimi ortadan kaldırmakta ve sonuçta devletin zayıflamasına giden bir sonuç doğurmaktadır.

Bu açıdan bazı araştırmacıların insanı soğan üzerinden tasvir etmeleri anlamlıdır. Soğanın tam merkezinde yer alan cücük insanı temsil eder. Kendisini sarıp sarmalayan ve her birisi koruyucu nitelik taşıyan her bir katman aile, soy bağı (sülale), devlet, millet, ümmet (ait olduğu cemaat, mezhep, tarikat gibi dini gruplar ve büyük dairede ümmet) gibi yapıları sembolize eder.

Bu da güven ve huzur içinde yaşamanın garantisidir.
Sistemin sağlam bir zeminde kurulması ve devamlılığın sağlanması için bazı hususların dikkate alınması gerekir. Şimdi bunları özetleyebiliriz.

AİLEDE HEDEF: SÜREKLİLİK VE MUTLULUK


1- Ailenin Sürekliliği ve Mutlu Şekilde Devamı İçin Kuruluş Öncesi Tedbirler
İslami kaynaklara bakıldığında ailenin mutluluk ve kalıcılık esası üzerine kurulması gerektiği üzerinde durulur. Bununla birlikte evliliklerin çeşitli riskleri barındırması sebebiyle bir takım tedbirlere yer verildiği de dikkati çeker.

Bunlardan bir kısmı evlilik öncesi, bir kısmı evlilik esnasında dikkate alınması gereken esaslardır. Evlilik öncesinde, evlenmek isteyen gençlerin iradesine saygı gösterilmesi ve istemediği birisi ile evlenmeye zorlanmamaları bu tedbirlerden birisidir.

Ancak bu nokta da bazı noktaların dikkate alınması zorunludur. Çünkü gençlerin duygularının etkisinde verecekleri karar evlilik sonrası telafi edilemez bazı sonuçlara sebep olabileceğinden büyüklerin tecrübesine de başvurmak, onların görüşlerinden yararlanmak ağır ve mes’ûliyetli bir sözleşme olan evliliğin yükünü hafifletir.

Büyüklerin tecrübesi gençlerin duygularından doğacak riskleri baştan çözümleme açısından önemlidir.

İkinci husus, eş seçiminde geçici olan maddi değerler yerine kalıcılığı ve sürekliliği olan manevi değerlerin aranmasıdır.

Bu konuda Hz. Peygamber (s.a.s.) genellikle eş seçiminde güzellik, zenginlik, statü ve dindarlığın belirleyici olduğunu bunlar içinde dindarlık ve ahlaki güzelliğin tercih edilmesinin ailede huzur, mutluluk ve sürekliliği sağlayan değer olduğunu belirtir.

Gerçekten güzellik, zenginlik ve statü gibi geçici ya da değişken özelliklerin belirleyici olduğu evliliklerde bunların değişmesi halinde ya da daha çekici olanlarla karşılaşılması durumunda bunlara bağlı olarak kurulan evlilik bağının kopması söz konusu olabilecektir. Kopmayan tek bağ ise güzel ahlaktır.

Üçüncüsü, nişanlık sürecinin verimli şekilde geçirilmesidir. Nişanlılık, evlenme değil evlilik vaadidir. Bu dönemde taraflar meşru ölçüler içinde birbirleri ile doğrudan görüşürler, hayattan beklentilerini, bir eşte aradıklarını açık biçimde konuşurlar, evliliğin devamı için risk oluşturabilecek hususları bu dönemde hallederler ve sonuçta mutlu ve kalıcı bir evlilik yapabilecekleri kanaatine varmışlarsa nikâh yapıp evlenirler. Şayet bu kanaat oluşmamışsa ayrılırlar ve herhangi bir zarar görmeden evlilik için yeni adaylara bakarlar. Bu dönemde en önemli husus, tarafların kendilerini maskelememesi ve her şeylerini açık bir şekilde konuşup problem oluşturabilecek hususları çözümlemeleridir. Aksi takdirde nikâh sonrası boşanma ve şiddete varan bir sonuç ile karşılaşabilirler.

2- Aile Hayatının Mutluluk ve Kalıcılığını Sağlayan Değerler
Kur’ân-ı Kerîm, ailenin iki ana unsuru karı-kocanın aralarındaki ilişkinin süreklilik ve mutluluk içinde devamı için üç kavramı öne çıkarır. Bunlar merhamet, meveddet ve sekînettir.

Karı-koca arasında merhamet denildiğinde acımak anlamını almamak gerekir. Çünkü bu incitici bir tutumdur. Acımak dikey bir ilişkidir. Karı-koca arası ilişkiler yataydır ve bu anlamda merhamet öncelikle nezaket ve zerafet ile muamele etmek, kabalığı bir kenara bırakmak; ikincisi de iyiliği merkeze alarak hareket etmek demektir.

İyilik de istenileni istenildiği zaman ve istenildiği kadar hatta fazlasıyla özellikle de gönülden yapmak anlamına gelir. Bu ilişki meveddeti doğurur. O da karşılıksız sevgi demektir. Bu da fedakârlığı beraberinde getirir ve karşılıksız iyiliğe zemin oluşturur.

Bundan da sekînet doğar. Bu da huzur demektir. Bunun için eve mesken denilmiştir ki huzur yuvası demektir. Bu üç kavramın örgülediği ilişkiler ağı buyurgan tavrı, duyguların bencilliğini ve güce dayalı iktidarı engeller, ilişkilerin yatay biçimde seyretmesini sağlar, fedakârlığı güçlendirir.

Aile içi ilişkilerde elbette kaçınılmaz olarak bir takım anlaşmazlıklar ortaya çıkabilir. Ancak bu üç kavramın oluşturduğu atmosferde uyuşmazlıklar aileyi bozacak noktaya gelmez, bir müddet sonra çözümlenebilecek noktada kalır ve çözülür.

3– Aile İçi Uyuşmazlıkları Önleyici ve Çözücü Yöntemler
Hz. Peygamber (s.a.s.), İblis’in her sabah çetelerini insanlar arasına salıp Allah yolundan saptırmaları için görevlendirdiğini ve akşam kendilerinden hesap aldığını, bunlar içinde kendisini en fazla heyecanlandıranın karı-koca arasını bozanlar olduğunu haber vermiştir.

İblisin aile ile bu kadar çok uğraşmasının ve aradığı sonucu bu yolla elde etmesinin en önemli sebebi en fazla fitneye sebep oluşundandır. Çünkü aileyi bozmak sadece karı-koca arasını ayırmak değil toplumun yapı taşlarından birisini sökmektir. O sebeple de en fazla aile ile uğraşır. Bu sebeple Hz. Peygamberin ailesi dahil sorunsuz bir aile yoktur.

Önemli olan bunlara önleyici tedbirleri almak, ortaya çıkmışsa çözülebilecek noktada tutabilmek sonrasında da aileyi korumaktır. Bu noktada Kur’ân ve Sünnette bazı tedbirler öngörülmektedir. Bunların öne çıkanlarını şöyle sıralayabiliriz:

Taraflar, günlük hayatta kendine özel tercihlerinde birbirlerini kendilerine benzetmeye çalışmamalıdırlar.

Bütün kurumsal yapılarda istişare esaslı bir prensiptir. Aileyi ilgilendiren konularda “şura prensibi” işletilmeli, görüş birliğine vardıkları konularda buna uygun davranmalılar, anlaşamadıklarında konu hangi eşin görev alanına giriyorsa onun tercihi esas olmalı ve diğeri de bunu kabullenmelidir.

Anlaşmazlıklara mümkün oldukça aile içinde çözüm aranmalıdır. Problemin dışarıya taşması, onu genişletmek anlamına gelir ve çözüm zorlaşır.

İnsanın kontrolden çıkaran öfke duygusu ortaya çıktığında muhatap sabırlı davranıp onu daha fazla provake edecek tutum ve davranışlardan uzak durmalı, sakinleşmesini beklemeli, sonrasında problem masaya yatırılıp konuşulmalıdır.

Eşler herhangi bir konuda tartışmaya başladıklarında birbirlerine kendini ifade etmeye fırsat tanımalıdırlar.

Önyargıdan uzak olmak, iyi niyetli ve yapıcı olmak esastır.
Alınganlık göstermemek gerekir. Alınganlık, aşırı duyarlılık ve tepki anlamına geldiğinden muhatabı rencide edici özellik de taşımakta ve ilişkilere zarar vermektedir. “İnsanın konuşan canlı” olduğu dikkate alınırsa sorunları açık bir şekilde konuşabilmek çözüm yönünde en önemli adımdır.

Umursamazlık ve vurdumduymazlık içinde bulunmak da değer vermemek anlamına geleceğinden rencide eden bir özelliğe sahiptir.

Uyuşmazlığı sürdürmemek ve iletişim kanallarını açık tutmak gerekir. Hz. Peygamber anlaşmazlığı sürdürmek kişiye günah olarak yeter buyurmuştur.

Bu bağlamda maksadı aşan sözlere takılmamak, sözün sahibinin izahını yeterli görmek, niyetleri okumaya kalkışmamak gerekir. Hz. Peygamber’in: “Kalbini yarıp baktın mı?!” hadisi bu konuda uyarıcıdır.
Aile fertlerinin birbirlerine karşı yaptıkları hataları iyilikle onarabilmeleri gerekir. Kur’ân-ı Kerîm, iyiliklerin kötülükleri sileceğini ifade ettiği gibi aynı hususu Hz. Peygamber de vurgular.

Bu, bazen bir hediye ile bazen de bir özür dileme şeklinde olur. Hz. Peygamber hediyenin kalpteki kin ve nefreti giderdiğini ve sevgiye vesile olduğunu bildirir.

Ayrıca özür dilemek de hatayı onarıcı bir özellik taşır. Hz. Peygamber hata yapanın özür dilemesini, muhatabın da özrü kabul etmesini ister, kendisinden özür dilendiği halde bunu reddedenin aynı hatayı işlemiş gibi olacağı konusunda bir uyarıda bulunur.


Bazı hataları affedebilmek ve hatasını anlayanın üzerine gitmemek gerekir. Hz. Ebû Bekir’in, kızı Hz. Âişe’ye yüz kızartıcı suç olan zina iftirasına adı karışan yeğeni Mistah’ı, Hz. Yusuf’un kardeşlerini affetmesi en iyi örnektir.


Geçimli olmak da lazımdır. Hz. Peygamber geçimli olmayanda hayır yoktur buyurur. Buna en fazla eşler arasında ihtiyaç vardır.


İlişkileri sağlam tutmanın yollarından birisi şeffaflık ve dürüstlüktür. Her ikiyüzlü davranış muhatabı için mutlaka bir açık bırakır. Nitekim kardeşleri Hz. Yusuf’u kuyuya atıp sahte bir kan sürerek balalarına geldiklerinde babaları gömleğin parçalanmamış olduğundan hareketle onların doğru söylemediklerini anlamıştı.


Kişinin iffet, şeref ve haysiyetinin dokunulmazlığı ilkesinin ihlali, toplum içinde küçük düşürücü tutum alınması büyük günahlardan sayıldığından bu konularda duyarlılık göstermek gerekir. Dolayısıyla karı-koca telafisi çok zor olan onur kırıcı davranışlardan uzak durmaları lazımdır.

Dipnotlar:

[1] Nesâî, “Zekât”, 82; Tirmizî, “Zekât”, 26; İbn Mâce, “Zekât”, 28; Dârimî, “Zekât”, 38.

[2] Ebû Dâvûd, “Edeb”, 120; Nesâî, “Zekât”, 51; Bezzâr, el-Müsned, Medine 1988-2009, V, 326, nr. 1948. 

[3] Nûr (24), 61.

[4] Ra‘d (13), 21, 25; Muhammed (47), 22.

[5] Buhârî, “Edeb”, 12, “Büyû‘”, 13; Müslim, “Birr”, 20, 21.

[6] Müslim, “Birr”, 18, 19; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 14, 82; IV, 399.

[7] Tirmizî, “Birr”, 9.

[8] Buhârî, “Tefsîr”, 31/2, “Îmân”, 37; Müslim, “Îmân”, 1.

[9] Tirmizî, “Birr”, 33; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, III, 412; IV, 77, 78.

[10] Ebû Dâvûd, “Salât”, 26.

[11] Taha (20),132; Tahrîm (66), 6.

[12] Buhârî, “Cumu‘a”, 11, “Cenâiz”, 32, “İstikrâz”, 20, “Vesâyâ”, 9; Müslim, “İmâret”, 20…

[13] Bk. Saffet Köse, Genetiğiyle Oynanmış Kavramlar ve Aile Medeniyetinin Sonu, İstanbul 2020, tür. yer.

[14] Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 24; Mâlik, el-Muvatta’, “Nikâh”, 7.

[15] Nisâ’ (4), 21.

[16] Buhârî, “Nikâh”, 15; Ebû Dâvûd, “Nikâh”, 2; Nesâî, “Nikâh”, 13; İbn Mâce, “Nikâh”, 6.

[17] Müslim, “Kıyamet”, 67.

[18] Müslim, “Kıyamet”, 67.

[19] Tirmizî, “Birr”, 58.

[20] Müslim, “Îmân”, 158.

[21] Hûd (11), 114.

[22] Tirmizî, “Birr”, 55; Dârimî, “Rikâk”, 74; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, V, 153, 158, 169,228, 236. 

[23] Tirmizî, “Velâ’”, 6; Mâlik, el-Muvatta’, “Husnü’l-huluk”, 16; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, II, 405.

[24] Ebû Ya‘lâ, el-Müsned,  I, 9; Taberânî, el-Mu‘cemü’l-evsat, VII, 390; Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb, I, 381; Beyhakî, es-Sünenü’l-kübrâ, VI, 280

[25] İbn Mâce, “Edeb”, 23.

[26] Nûr (24), 22.

[27] Yusuf (12), 92.

[28] Kudâî, Müsnedü’ş-Şihâb (nşr. Hamdi Abdülmecid es-Selefî), Beyrut 1407/1986, I, 108; Beyhakî, Şu‘abü’l-îmân (nşr. Abdülalî Abdülhamîd Hâmid), Riyad 1423/2003, X, 116.

[29] Ebû Dâvûd, “Edeb”, 35; Ahmed b. Hanbel, el-Müsned, I, 190.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.