eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Prof. Dr. Ahmet ÜNSAL

13/07/1967 Bolu ili Mengen İlçesinde doğdu. Ankara Etlik İlkokulundan 1978 yılında, İstanbul Gazi Osman Paşa İmam Hatip Lisesi Orta Kısmından 1984 yılında, Sarıyer İmam Hatip Lisesi’nden 1987 yılında mezun oldu. Bu süre zarfında klasik usulde medrese eğitimini tamamladı. Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesi’nden 1993 yılında mezun olan Ahmet ÜNSAL Mısır Ezher Üniversitesi Usûlü’d-Dîn Fakültesinde de bir yıl derslere katıldı. 17/01/1994 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Araştırma Görevliliğine atandı. “Arap Geleneğindeki Boşanmanın İslâm Hukukundaki İzleri” başlıklı tezi ile 1997 yılında Yüksek Lisansını tamamlayarak İslâm Hukuku Bilim Uzmanı unvanını aldı. 1999 yılında Ankara Üniversitesi Sosyal Bilimler Enstitüsü Araştırma Görevliliği kadrosunda aynı üniversitenin İlahiyat Fakültesi İslâm Hukuku Anabilim Dalı Fıkıh Usûlü ve Mukayeseli İslam Hukuku bilim dalına araştırma görevliliğine naklen atandı. 2001 yılında “İslâm Hukukunda Fayda İlkesi” başlıklı tezi ile Doktorasını tamamlayarak İslâm Hukuku Doktoru unvanını aldı. 2006-2010 yılları arasında Kırgızistan Oş Teoloji Fakültesi öğrencilerine İslâm Dini Esasları dersleri verdi. 2009 yılında İslâm Hukuku Doçenti oldu. 2013 yılında Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İslâmî İlimler Fakültesi İslâm Hukuku Öğretim Üyesi ve Anabilim Dalı Başkanlığına atandı. 2014 yılında Profesör oldu. Fakülte Kurulu, Yönetim Kurulu ve İslâm Hukuku Anabilim Dalı Başkanlıkları görevlerini yürüttü. TRT Türkiye’nin Sesi Radyosunda bütün dünya genelinde dinlenen “İnandığınız Dini Ne Kadar Biliyorsunuz?” programını 52 bölüm olarak hazırlayıp sundu. Yine TRT Radyosunda “Sabah Oldu Hayroldu” programını 208 bölüm olarak hazırlayıp sundu. Bunların yanı sıra çeşitli TV ve Radyo kanallarında programlara katılan Ahmet ÜNSAL, yurt içi ve yurt dışında birçok konferanslar verdi. 2013 yılında Hanefi Kültürünü Tanıtma Derneği’ni, 2016 yılında Hanefî Kültürünü Tanıtma Vakfını kurdu ve başkanlığını yürüttü. Çeşitli dönemlerde sivil toplum kuruluşlarında uzmanı olduğu alanlarda dersler ve seminerler verdi. 2021-2025 yılları arasında Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyeti Din İşleri Başkanlığı görevinde bulundu. Aynı yıllarda Ankara Sosyal Bilimler Üniversitesi Lefkoşa Kampüsünde misafir öğretim üyesi olarak görev yaptı. Halen Ankara Yıldırım Beyazıt Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde Öğretim Üyesi olarak görev yapmaktadır. Yayımlanmış üç kitabı yanı sıra birçok kitap bölümü ve ulusal, uluslararası dergilerde makalesi bulunmaktadır. Evli ve üç çocuk babası olan Ahmet ÜNSAL Arapça ve İngilizce bilmektedir.

    Laiklikten Sekülerliğe

    (1789 Fransa’sından 1923 Türkiye’sine Uzanan Devrim)

    Rönesans ve Aydınlanmayı yaşayan Batı’da devletin tanımı da devlete bakış da değişmiş, 1776 Amerikan Bağımsızlık Bildirisi ve 1789 Fransız İhtilalinden sonra vatan, vatandaş ve bağımsızlık devleti oluşturan üç unsur olarak ortaya çıkmıştır. Devletin meşruiyet temelini de vatandaşların varsayılan sözleşmesi ya da rızası oluşturmuştur. Günümüzde de geçerliliğini koruyan bu anlayışın hangi aşamalardan geçtiğinin irdelenmesi, Din-Devlet ilişkisi ve olur olmaz her fırsatta Laikliğe uygunluk, Laikliğe aykırılık söylemlerinin bilimsellikle ne denli bağdaştığının ortaya konulması için gerekli görülmektedir.

    Devlet denilen yapının en eski örneklerini Antik Mısır’dan itibaren görmek mümkündür. Mitolojiye göre Tanrı Ra’nın üç çocuğu vardır. Biri kız, ikisi erkek, kızın adı İsis, erkeklerden birinin adı Osiris diğerinin adı Set’tir. İsis ile Osiris’in çiftleşmesinden yine bir tanrı olan Horus yani Mısırlıların şahin başlı tanrısı dünyaya gelmiştir. Horus tarihte II. Ramses olarak bilinen Mısır Firavununa hulûl etmiş ve ortaya bir Tanrı-Kral çıkmıştır.

    Mısır Firavunlarının ilahlık iddiaları Kur’ân-ı Kerîm’de de ifade edilmiş, Cenâb-ı Hak, Hz. Musa’ya sapkınlık ve azgınlık halinde olan Firavun’u uyarmasını çünkü kendisini “Ben sizin en yüce Rabbinizim” diye tanıttığını bildirmiştir ( Nâziât 17-24).

    Tanrı-Kral anlayışı Mısır firavun hanedanlıkları boyunca devam etmiş, her anlamda Mısır’ı taklit eden Antik Yunanda da Mezopotamya’da kurulan devletlerde de Hindistan ve doğusunda da bu anlayış yaşatılmış, Zeus Olimpos tanrılarının kralı olarak en yüce tanrı sıfatıyla mitolojide yerini almış, Enkiler, Marduklar, Mitralar, Ahura Mazdalar hep tanrı krallar olarak kabul görmüştür.  Mısır’ın Tanrı-Kral anlayışı başta Atina olmak üzere birçok koldan Roma Devletine de hâkim olmuştur. İmparator Augustus gibi bazıları ölümlerinden sonra, Caligula gibi bazıları da daha hayattayken kendilerini tanrı ilan etmişlerdir. İmparatorun kendisini Tanrı ilan etmesi hem bir siyasi güç göstergesiydi hem de halkın tamamı üzerinde otorite kurmanın en kolay ve etkili yoluydu.

    Pavlus aracılığıyla ortaya çıkarılan ve İsa Mesih’e nispet edilen yeni dinin Roma’da tutunabilmesi için teolojik alt yapı hazırlanmış ve Hıristiyanlığın mimarı sayılan Pavlus; “Herkes altında bulunduğu yönetime bağlı olsun. Çünkü tanrıdan olmayan yönetim yoktur. Var olanlar tanrı tarafından kurulmuştur. Bu nedenle yönetime karşı direnen kimseler tanrının koyduğu nizama karşı gelmiş olurlar. Karşı gelenler yargılanır. Yönetim senin iyiliğin için tanrının hizmetindedir. Yönetim kılıcı boş yere taşımıyor, kötülük yapanın üzerine tanrının gazabını salan intikam alıcı olarak tanrının hizmetinde bulunuyor. Sadece tanrının gazabından çekindiğiniz için değil, vicdanen de yönetime bağlı olmalısınız. Vergi ödemenizin nedeni budur. Yöneticiler tanrının hizmetkarlarıdır. Vergi hakkı olana vergiyi, gümrük hakkı olana gümrüğü, korku hakkı olana korkuyu, saygı hakkı olana saygıyı, herkese hakkını verin.” demek suretiyle devlete itaati Tanrıya itaat olarak saymış ve böylece devleti Teokratik Devlet, tebaayı da o devletin kulları haline getirmiştir. Kilise bu minval üzere dört yüzyılı aşkın bir süre Roma Devletini kutsal devlet/tanrı devleti olarak kabul etmiştir.

    476 yılında Batı Roma İmparatorluğu yıkıldı. İmparatorluk topraklarında meydana gelen otorite boşluğu yerel dükler, kontlar, baronlar ve Kilise’nin ruhbanlarıyla dolduruldu. Feodalitenin sahne aldığı bu dönem yerel otoritelerin kendi başlarına güçlendiği bir dönemdi.

    Hıristiyanlık öğretisindeki birkaç etkili faktör Kilisenin servetine servet katmasına sebep olmuştu. Öncelikle klasik öğretide zenginin makbul bir kul olmadığı ve cennete girmesinin neredeyse imkânsız olduğu fikri, zenginlerin hayatlarının sonuna doğru cennete girebilmek adına bütün mal varlığını Kiliseye bağışlamak suretiyle kendilerini garantiye alma teşebbüsleri kilise için ciddi bir gelir kaynağı oluşturmuştu. Kilise’nin bu şekilde güçlenmesinin mimarlarından biri Aziz Benedikt’tir (480-547 İtalya). “Rahip affetmeden cennete gidemezsiniz” düşüncesini halka kabul ettirmişti.  Öte yandan vaftiz ve umumi günah çıkarma törenleri de kilise için birer gelir kaynağıydı. Bunlara ilaveten “A’raftan adam kurtarma” adına düzenlenen Endüljans belgeleri de çok ciddi gelir kaynağı teşkil ediyordu. Ölmüş aziz kimselerin şahsi eşyalarının ziyaretinin kutsanmaya vesile olacağı öğretisi de kiliselerde bu tür koleksiyonların para ile sergilenmesi imkanını sağladı.

    Bütün bunlar Kilisenin ciddi bir güç olarak dimdik ayakta durmasını temin etti. Giderek büyüyen yapısal ve ekonomik güç Kilisenin, devletin görevlerini birer ikişer uhdesine almasına yol açtı. Zamanla kendi kontrolünde eğitim kurumları açmaya başlayan Kilisenin bu alandaki gücü günümüze kadar devasa boyutlara ulaşmıştır. Bunun yanında sağlık hizmetleri de Kilise tarafından verilmeye başladı, hastaneler, doktorlar, hemşireler kiliseye bağlı kimselerden oluşur hale geldi. Bunlara ilaveten kütüphane ve sığınakların inşası da kilise aracılığıyla yapılır oldu. Bu sürecin sonunda Avrupa toprağının neredeyse 1/3’ü Kilisenin mülkü haline gelmişti. Merkezi iktidarın yıkılması halkın sorunlarını çözme, anlaşmazlıkları giderme, hakemlik etme ile başlayan süreç Kilisenin yargı erkini de ele geçirmesine sebep olmuştu.

    Sekizinci yüzyılda varlığını ve otoritesini iyiden iyiye hissettiren Kilise, Onuncu yüzyıla gelindiğinde gücünün zirvesine ulaşmıştı. Papa hem din hem de dünya işlerinde otorite olduğu için dünya işlerini uygun görüp de taç giydirdiği krallara, imparatorlara bırakıyordu. Cülûs törenleri, taç giydirme merasimleri kiliselerde yapılmaya başlandı. Ayasofya adı verilen merkezi kiliseler taç giydirme merasimlerinin icra edildiği yerlerdi.

    Güç zehirlenmesine uğrayan Papalık 1095’te gözünü doğunun zenginliklerine dikmiş ve çoğu çapulculardan oluşan yüzbinleri “İsa’nın askerleri” ilan ederek Kudüs’teki Cennetin Krallığına inandırmıştı. Yaklaşık İki yüz yıllık Haçlı Seferleri macerası sonuç olarak Kilisenin güvenilirliğini sarsmış, Dante İlahî Komedyasıyla Kilisenin karizmasını çizmiş; Rönesansın öncü isimlerinden Machiavelli yazmış olduğu Prens adlı eseriyle “Kilisenin devletten uzak tutulması”nı sıkı sıkı tembih etmiş; Reformun öncü ismi Martin Luther ise Tanrı ile kul arasına Kilisenin girmemesi gerektiği düşüncesini deklare etmek suretiyle dinin kamusal alandan çekilerek vicdanlara hapsedilmesinin fitilini ateşlemişti. 

    Protestan hareketler halkın desteğini alarak Katolik Kilisesinin alternatiflerine zemin hazırlamış, muhalif söylemlere karşı Kilisenin gerek engizisyon mahkemeleri gerekse silahlı güç kullanmak suretiyle saldırıları Kutsal’ın ne olduğu, Kutsalı kimin temsil ettiği, devlete itaatin Tanrıya itaat demek olmadığı fikirlerinin tartışılmasına yol açmıştı.

    Otoriteye başkaldırabilmek için yani Kutsal Devlet anlayışını yıkmak için devletin ne olmadığını Rönesansla birlikte öğrendikten sonra ne olduğunu tanımlama zorunluluğu doğmuş ve bu döneme Aydınlanma dönemi adı verilmişti. 

    Avrupa düşünce dünyasında çok ciddi bir değişim yaşanmaktaydı. Binlerce yıldır dindarlık devlete bağlılık anlamına gelmekteyken, dini temsil eden kimselere olan güven sarsılmış, halkın inancı sebebiyle sahip olduğu safiyane duyguların ruhban sınıfı tarafından hoyratça istismar edildiği ortaya çıkmıştı. Pekiyi o zaman din yoksa devlet de mi olmayacaktı? Çünkü hiç ayrı düşünülmemişti. Dinden vazgeçmek kadar devletten vazgeçmek de kolay mıydı? Çünkü devlet yoksa vahşet var demekti. Doğa durumuna dönülmüş olurdu ki orada güçlü olan zayıfı ezer ve ona yaşama hakkı tanımazdı. Devlet gücünü Tanrıdan almıyorsa pekiyi kimden almaktaydı?

    Bu sorulara verilen cevaplar, devlet denen erkin farklı bir mahiyeti olduğu, olması gerektiği fikrinin tohumlarını atmış, devletin; hiç de iyi olmayan doğa durumundan kurtuluşun çaresi olduğu, devleti bireylerin özgür iradelerinin meydana getirdiği ve devleti oluşturan bireyler için ya da bir sonraki aşamada vatandaşlar için kısmi hak ve özgürlüklerden fedakârlık yapılmak suretiyle ortaya çıktığı, dolayısıyla toplumsal bir antlaşmanın (Le Contrat Social / İctimâî Mukavele/Toplum Anlaşması) devleti meydana getirdiği fikri benimsenmişti.

    Her bir filozofun kendi zaviyesinden temellendirdiği ve bireyin merkeze alındığı düşüncelerin genel adı Liberalizmdir. Bu anlamda Liberalizmin kurucuları denilince akla üç isim gelir ki bunlara “Toplum Sözleşmecileri” de denilmektedir. Bunlardan Thomas Hobbes’a göre toplum sözleşmesinin gerekçesi “yaşayabilmek” iken John Locke’a göre “mülk edinebilmek”tir. Rousseau’ya göre ise “özgür olabilmek”tir. Yani çıkış noktaları farklı olmakla birlikte vardıkları nokta aynıdır: Devletin sahibi ilah değil, insandır.

    Gelinen noktada feodalitenin hâkim unsurları olan Aristokratlar ve Ruhban sınıfı güç kaybederken şehirlerde ekonomiyi ellerinde tutan ve giderek güçlü hale gelen sermaye yani burjuvazi ekonomik gücün devlette temsil imkânı sağlaması gerektiğine inanmaya ve “Temsil yoksa vergi de yok” fikrinden hareketle ekonomik olarak iflası yaşayan Fransa’da adım adım söz sahibi olmaya başlamıştır. Popüler kültür her ne kadar Rönesans ve Aydınlanma’nın siyasi yapıdaki değişikliğin temelini teşkil ettiğini söylese de işin ekonomik boyutunu ve son derece gizli faaliyet yürüten Cizvitlerin etkisini göz ardı etmek yanlış olur.

    Hâsılı farklı dinamiklerin bir sonucu olarak zorunlu hale gelen yapısal değişimin ilk tezahürü Fransız İhtilalidir. Devrimin kültürel alt yapısı Aydınlanma dönemi filozoflarından Hobbes, Montesquieu, Voltaire, Diderot, Rousseau gibi filozoflarca hazırlanmış, özgürlük, bireyselcilik ve eşitlik gibi söylemlerin halka ezberletilmesi ve sokaklara dökülmesinin finansmanı burjuvazi tarafından sağlanmıştı.

    Fransız İhtilali Katolik Kilisesiyle sıkı bağları olan mutlakiyetçi yapının yıkılıp yerine halkın iradesinin yönetime yansıması olarak ifade edilen Cumhuriyetin kurulması ile bir aşamaya gelmişti. Fransız Meclisinde Aristokratlar ve Ruhban sınıfı temsil gücünü kaybederken burjuvazi halkın temsilcisi rolünü çalarak meclisteki yerini almıştı. Meclisin çıkardığı yasalar Fransız halkının üstünde hiçbir gücün olamayacağını, Kralın bile gücünü halktan aldığını ifade etmekte, binlerce yıla dayalı olan tebaa anlayışının yerini vatandaş anlayışına bıraktığını ortaya koymaktaydı. Egemenlik artık kayıtsız şartsız ulusundu. 

    Asıl konumuz olan laik devletin tarihi de Fransız İhtilaliyle doğrudan ilgilidir. Şöyle ki, devrim öncesi “Kilisenin Büyük Kızı” olarak anılan Fransa, dinî açıdan büyük ölçüde homojendi. Toplumsal bütünlük 16. Ve 17. Yüzyıllarda dinî hegemonya yoluyla sağlanıyordu. Katoliklik dönemin baskın dini olarak büyük bir toplumsal etkiye sahipti. Kralın toplum üzerindeki otoritesinin meşruiyeti Katolik kilisesinin onayına dayanıyordu. Otorite aşağıdan değil, yukarıdan gelir düşüncesi kabul görmekteydi. Yani Tanrıdan gelen yetki ile tahtın yakın bir ilişkisi var kabul edilirdi.

    Devrimin beylik sloganları olan özgürlük, eşitlik ve rasyonellik Katolik Kilisesinin otoritesini yıkmak için de sıklıkla kullanıldı. Oluşturulmaya çalışılan Fransız milliyetçiliği Katoliklikle doğrudan bir çatışma içinde şekillendi. Devrimciler yalnızca ruhban sınıfının konumunu değil aynı zamanda bu sınıfın güç mekanizmasının meşruiyetini de sorguladılar. Egemenlik artık ilahî bir güçten değil doğrudan halktan gelmeliydi. Herhangi bir ayrıcalıktan yoksun kolektif bir birlik olan Fransız halkı egemenliğin sahibi haline geldi. Bu popüler egemenlik fikri laiklik ve milliyetçiliği sahneye taşıdı. Bu yeni portrede ne ayrıcalıklı bir ruhban sınıfına ne de ilahî bir yönetime yer vardı.

    Fransa’da laiklik, bazı kopuşlar ve önemli eşikler içeren aşamalı bir sürecin sonucu olarak ortaya çıktı. Laikliğin gelişiminde iki belirleyici dönem vardır. Birincisi 1789-1805 arası, ikincisi 1879-1905 arasını kapsar. İlk dönem dine karşı derin bir düşmanlık ve kilise üzerinde güçlü bir devlet kontrolü politikasıyla şekillenmiştir. Devletle kilise arasındaki çatışma kilisenin eski rejimdeki merkezî rolünden kaynaklanıyordu. Laiklik Cumhuriyetin kurucu ilkesi olarak ortaya çıktı ve özellikle Katoliklik karşıtı bir duruşla tanımlandı. O dönemde bir kişinin hem gerçek anlamda Katolik hem de gerçek anlamda Fransız olamayacağı düşünülüyordu. Devrimciler vatandaşlık ve ulus kavramlarını yeniden tanımlayarak Katoliklikle Fransız kimliği arasındaki bağları koparmaya çalıştı. Cumhuriyetçi vatandaşlık, evrensel, kapsayıcı ve seküler bir kategori olarak görülüyordu. Devrim vatandaşlığın aracısız, ayrışmamış ve bireysel olarak tamamen devlete üyelik olduğunu söyledi. İnsanlar artık Tanrı devletinin kulları değil, vatandaşların rızasıyla ayakta kalan devletin birer bireyiydi. Bir başka değişle köylüler artık milletin efendisiydi. Bundan sonra çalışarak kazandıkları devletin ya da efendilerinin değil, kendilerinindi. Bu nokta çok önemliydi. Madem kazandığı kendinin olacaktı o zaman daha çok çalışmalı ve daha çok kazanmalıydı çünkü bir gün gelir eski hale dönülür ve yine kul, köle ve ırgatlık söz konusu olabilirdi. O günler geri gelmeden sermaye sahibi olmalı, zengin olmalı ve başkasına muhtaç duruma bir daha düşmemeliydi. Aslında bu düşünce kapitalizme evriliyordu. İnsanlar başkasına muhtaç olmamak için çok çalışırken paranın verdiği özgüvenle ikinci aşamaya geçmişlerdi: “Başkaları bana muhtaç olsun”. Evet kulluktan kurtulup vatandaşlığa yükselmede ölçü kaçınca işi ilahlığa kadar vardıranlar oluyor. “Ben olmasam sen açsın” diyenlere insanlar Rousseau’nun dediği gibi “Hadi oradan” diyemiyorlar tam aksine tepeden bakanın etkisi altında kalıp “Patron olmasa ben açım” demeye başlıyorlardı. Burada Firavunvarî bir psikoloji hortluyordu. Çünkü o da “halkını küçümseyerek kendine itaati sağlıyordu” (Zuhruf 54).  

    Ulus devlet oluşturabilme gayreti devrimcilerin dışlayıcı ve hoşgörüsüz bir politikayı şiddetle uygulamasıyla şekillendi. Hem Kraliyete hem Kilise mensuplarına hem de yabancı unsurlara düşman bir milliyetçilik tesis ettiler. Bu hasmane dışlayıcı tutum zamanla göçmenleri, aristokratları, siyasi muhalifleri de kapsamaya başladı. Devrimciler bu grupları sert bir şekilde bastırdı.

    Türkiye’de Cumhuriyeti kuran iradenin hem Osmanlı Hanedanını hem ısrarla potansiyel muhalif gibi gösterilen ulema sınıfını dışlaması Fransa’da bu işin mimarı olan jakobenleri hatırlatmaktadır.  Osmanlı, Türklüğü Müslümanlıkla özdeşleştirmeyi başarmış bir devletti. Milleti, dinî mensubiyet oluşturuyordu. Bu açıdan hiçbir Müslüman “Türk” kimliği taşımaktan rahatsız olmuyordu. Onlar Müslümandı, Osmanlıydı ve Osmanlı Türk olduğu için onlar da Türk’tü. Devrimin mimarları tıpkı Fransa’da olduğu gibi ulus devlet tesisini asli hedef haline getirince Türklüğe verilen manayı değiştirdiler. Türklük artık bir ulusun egemen ırkını ifade ediyor, “Türkiye Türklerindir” deniliyor ve böylelikle devletteki Kürtler, Araplar ve diğer Osmanlı tebaası kendisini dışlanmış hissediyordu. Türk olmak mutlu olmak demekti ve bu sebeple her sabah çocuklardan “Türküm, doğruyum, çalışkanım…” demeleri isteniyordu.

    Fransa’da Tanrı devleti anlayışını yıkıp yerine ulus devlet modelini oluşturmak ve bunun önündeki en büyük engel olarak Katolik kilisesini gören ve bu sebeple Kilisenin devlete müdahalesinin mutlak surette önünü kesmek adına Laikliği benimseyen devrimci kanadı Jakobenler temsil etmekteydi. Jakobenler bazı reformlarla kiliseyi kontrol altına almayı ve ulusallaştırmayı hedeflediler. Nitekim dini tamamen yok edemeyen rejimlerin kimi zaman bu yola başvurmak suretiyle millileştirmeye çalıştığı bilinen bir gerçektir. Fransa Katolikliği, Türkiye Müslümanlığı, Kıbrıs Müslümanlığı, Emevî Müslümanlığı ya da Arap İslam’ı gibi. Aynı politika İngiltere’de de ortaya çıkmış ve Kraliyet, kendini kutsayan Anglikan Kilisesini ihdas etmiştir.

    Fransa’ya dönecek olursak, Jakobenlerin reformlarından biri Katolik kilisesine ait mülklere devlet adına el konulması ve ulusallaştırılmasıydı. Kiliseye ait toprakların ulusallaştırılmasının ardından başka bir reform daha gerçekleştirildi. 12 Temmuz 1790’da kurucu meclis Ruhban Sınıfının Sivil Anayasası başlıklı bir yasa çıkardı. Bu yasa Katolik rahiplere devlet maaşı verilmesini sağlamaktaydı. Ayrıca rahiplerin halk oylaması ile seçileceğini ilan ediyordu. Bu yasanın asıl amacı Roma Katolik Kilisesinden bağımsız bir ulusal kilise yaratmaktı. 27 Kasım 1790’da çıkarılan bu kararnameyle kamu görevi yürüten rahiplerin devlete ve ulusa sadakat yemini etmeleri zorunlu hale getirildi. Bazı piskoposlar ve ruhban sınıfından kişiler bu yemini ederken büyük bir kısmı buna karşı çıktı. Yemin etmeyenlerin birçoğu Fransa’dan kaçtı. Kalanlarsa devrimciler tarafından hapsedildi. İki yıl içinde ruhban sınıfının birçok üyesi öldürüldü ve on binlerce kişi göç etmek zorunda kaldı. Bu anlamda devrim döneminde laiklik ilkesi dinî hoşgörüyü teşvik etmekten ziyade bir nevi dini reddetme ve yemin etmeyen rahipleri dışlama politikalarına yol açtı. Devrimciler bu dışlayıcı politikalarını ulusun bölünmez bütünlüğünü korumak için gerekli önlemler olarak savundular. Onlara göre herhangi bir cemaat, inanç ya da bağlılık ulusal birliği tehdit edebilirdi.

    Devlette hakimiyeti ele geçiren Cumhuriyetçi Jakobenlerle ruhban sınıfı arasındaki mücadele, çeşitli zamanlarda yapılan anlaşma ve çıkarılan kanunlarla düzelir gibi olsa da varlığını uzun yıllar sürdürdü. 1879 yılında Cumhuriyetçiler, Parlamentonun her iki kanadını da kontrol altına aldı ve özellikle eğitim sistemini düzenleyen bazı din karşıtı yasalar çıkarmaya başladı. Eğitim kurumları ruhban sınıfıyla cumhuriyetçiler arasındaki mücadelenin arenası haline geldi. Okul, laiklerin toplumsal dönüşüm ve Cumhuriyetçi bütünleşme amacını veya Katoliklerin manevi kurtuluş ve ebedi hayata katılım için kutsal hedefinin bir aracı olarak zapt edilmesi elzem bir kale gibi görüldü. Cumhuriyetçiler resmi devlet okullarının yanı sıra Katolik okullarının da eğitimin veriyor olmasının eğitim sisteminde bir ikilik yarattığına inanıyordu. İki farklı okul iki farklı değer sistemi öğretiyor bu da iki farklı Fransa yaratıyordu. Şu hâlde devletin laik olması yeterli gelmiyordu. Halk da tamamen seküler olmalıydı. Dini sosyal hayattan tamamen çıkarabilmek adına yetişecek olan neslin eğitiminin dikkatle takibi, okullardaki müfredatın yeniden dizayn edilmesi gerekiyordu. Bu durum Türkiye’deki Tevhid-i Tedrisata giden süreci de akla getirmektedir.

    Yeri gelmişken yazımızın başlığında yer alan Laiklik ile Sekülerlik arasındaki farkı da şu şekilde izah etmek mümkündür; Sekülerleşme zaman içinde dinin ya da halk inançlarının toplum üzerindeki etkisinin ve prestijinin azal(tıl)ması sürecidir. Dinin toplumsal hayattaki referans noktası olma özelliğinin giderek zayıflamasıyla ilgilidir. Avrupa’da yaşanan toplumsal travmalar, kitlesel hipnozlar, din adına yapılan istismarlar ve sermaye sahibi olmanın her derdin devası olduğu düşüncesinin sinsice pompalanması gündelik sorunların çözümünde din dışı faktörlerin çok daha etkili olduğu düşüncesinin yayılmasını tetikledi. Madem tanrı inancı problemlerin çözümünde bir işe yaramıyordu o zaman ilk etapta toplumsal hayattan daha sonra da bireysel hayattan ve nihayet vicdanlardan elini eteğini çekmeliydi. Yani sekülerleşme, dinin ilk etapta toplumu şekillendirmesinin önünün alınmasıydı. Bu ya doğal yollarla olacaktı ya da politik hamlelerle. Çünkü laik bir devletin en büyük teminatı seküler bir toplumun varlığıydı. Halkın sekülerleşmesi Avrupa’da ve Türkiye’de farklı süreç ve kronolojilerde gerçekleşmişti. Şayet halkı sekülerleştirememişseniz o devlette laiklik tehdit altında demekti. 

    Sekülerleşme dinle toplum arasındaki ilişkiyi ele alırken, laiklik daha spesifik bir şekilde din ile devlet arasında ilişkiyi düzenleyen siyasi bir ilke olarak karşımıza çıkar. Laiklik en geniş tanımıyla dinle devlet işlerinin birbirinden ayrılması ve devletin tüm inanç gruplarına eşit mesafede durması prensibidir. Bu ilke, devletin tüm inanç gruplarına karşı tarafsız bir duruş sergilemesini ve dini referanslardan bağımsız hareket etmesini gerektirir. Laiklik dini inançların bireysel bir alan olarak kabul edilmesi ve kamusal alanda dini referansların kullanılmamasını amaçlar. Bu noktada sekülerleşmeyle laiklik arasındaki farkı vurgulamak bir kez daha önem arz etmektedir. Sekülerleşme daha çok bireylerin ve toplumların dinle kurdukları ilişkiyi dönüştüren bir süreçken, laiklik devletle din arasındaki ilişkinin düzenlenmesine odaklanan bir siyasi ilkedir. Sekülerleşme toplum düzeyinde bir değişimi ifade ederken laiklik devletin tüm inanç gruplarına eşit mesafede durmasını gerektirir. Sekülerleşme bireyin ve toplumun dönüşümünü açıklarken laiklik dinin devlet işlerine karışmamasını garanti altına alan bir prensiptir.

    Fransız devriminde laiklik din ve devlet işlerinin ayrılmasının yanı sıra dinin kamusal alandan tamamen çekilmesini hedefleyen bir anlayışla uygulanmıştır. Jakobenler dinî otoriteyi radikal bir şekilde sınırlandırmış ve laikliği toplumu yeniden düzenlemenin bir aracı olarak görmüştür. 1791 anayasası din özgürlüğünü tanıdı. İnsan hakları bildirgesi ibadet özgürlüğünü veya vicdan özgürlüğünü doğrudan içermese de hiç kimsenin dini görüşleri nedeniyle yargılanamayacağını belirterek dini hoşgörüyü garanti altına aldı. Ancak bu gelişme ruhban sınıfına yönelik şiddetli saldırıları önlemedi. Laiklikle dinin devlete karışmasının önü kesilmişti ama resmi tanıma rağmen devlet dine karışmaktan hiç vazgeçmedi. 

    1901 yılında çıkarılan dernekler yasasıyla tüm dini derneklerin devlet onayı alması zorunlu hale getirildi. Üç yıl sonra tüm dini toplulukların eğitim vermesini yasaklayan yeni bir yasa daha kabul edildi. Bu yasa öğretmen olarak görev yapan ve artık devlet tarafından maaş alamayan 30.000 din görevlisinin sistem dışına çıkmasına neden oldu. Laik devlet bununla da yetinmedi ve 1905 yılında devlet ile kilisenin ayrılmasını sağlayan Ayrılık Yasasını çıkardı. Bütün dinlere ve inançlara karşı tarafsızlığını ilan eden devlet artık din hizmetine, hizmetçisine ve onların bağlı olduğu Kiliseye bir kuruş bile vermeyeceğini, bu kalemlerin bütçede yer almayacağını karara bağladı. Bu Katolik kilisesi için ciddi bir darbe anlamına gelmişti. Zira 42.000 rahip artık devletten maaş alamayacaktı. Bu sistematik husumet önce din adamlarını devletin maaşlı elemanı haline getirip kilise mallarına el koymak akabinde maaşından başka geliri olmayan papazları işten atmak şeklinde yürütüldü. Dinin ve dini sembollerin kamusal alanda izharı ve icrasının yasak kabul edildiği 28 Şubat süreci mimarlarının bu düşüncelerini ve hatta söylemlerini Fransız devrimcilerinden iktibas ettiğini düşünmeye hiçbir engel yoktur. Adavetin de husumetin de muhabbetin de ithal edildiğini düşünmek sağduyu sahibi kimselerin hakkı olsa gerektir. 1905 yasası ile birlikte dine kamusal alan yasaklanmıştır. Hal böyleyken hiçbir papaz kıyafetini terk etmezken İslam’ı temsil eden din adamları aynı duruşu sergileyememişlerdir.

    Cumhuriyeti kuran iradenin Fransız devriminden büyük ölçüde etkilendiği açıkça görülmektedir. Ancak sorun, Katolikliğin yerine İslam’ı, Fransız halkı yerine Osmanlı toplumunu koymaktan kaynaklandı. Devleti kuran irade yukarıdan aşağıya doğru bir sosyal değişimin mümkün olabileceğini düşünmüştü. Oysa mutlakiyet rejimini alaşağı ederken halkın iradesi baş tacı edilecekti. Hani taban tavanı şekillendirecekti? Acaba Fransa’da olduğu gibi özgürlük, eşitlik, rasyonalizm, muasır medeniyet seviyesinin üstüne çıkmak ve tam olarak tanımlanamayan Türk Milliyetçiliği veya Turancılık söylemleri yapısal dönüşümü gerçekleştirmek için yeterli olacak mıydı? Tamam eski rejimde devletin dinle bağı tıpkı Fransa’da olduğu gibi çok kuvvetliydi ama Kiliseye karşı alttan alta husumet besleyen Fransız halkı gibi İslâm’a karşı husumet besleyen bir Türk halkı var mıydı? İslam’ın geldiği günden beri ulema sınıfı hiçbir zaman ruhbanlık yapmamıştı. Devlet hiçbir zaman İslam’ı kendine bir tehdit olarak görmemişti. Avrupa’da dini sadece papazlar bilirken Osmanlı padişahlarının dini bilgi düzeyi fevkalade idi. Fatih Sultan Mehmet, Sahn-ı Seman’da hocalık yapacak düzeyde ilmî vukûfiyetini heyet karşısında ispat etmişti, Yavuz Sultan Selim’in Kur’an-ı Kerîm ve İslâmî ilimlerdeki derin müktesebatı izahtan vâreste idi. Öte yandan son dönemin önemli ilmihallerinden Nimet-i İslâm adlı eserin gerçek yazarının Sultan Vahideddin olduğu ileri sürülmekteydi. Din adamları zaten en baştan beri devletin kontrolü altındaydı ve onların gelenek ve kültürlerinde devletle kavga hiç yoktu.

    Türkiye Fransa değildi. Bu sebeple yeni Türkiye’nin ilk mimarlarının bütün devrimci politikalarına rağmen tesis edilmeye çalışılan ulusal kimlik, halkın İslâm’la bağını koruma gayretlerinin önüne geçemedi. Dinin kamusal alanda görünürlüğü azalmış olsa da toplumsal hafızada ve kimlikte belirleyici unsur olmayı uzunca zaman sürdürdü. İşte bu direnç sebebiyle laiklik tek başına yeterli olmuyordu. Halk da mutlak surette sekülerleşmek zorundaydı. Çünkü bir gün gelir halk dini ile devleti arasında bir tercih yapmak zorunda kalabilirdi. İşte o demde rejim tehlikeye düşebilirdi. O riski göze almak yerine sekülerleşmek adına gereken her şey yapılmalıydı.

    Genellikle laiklik devletle dinin ayrılığı anlamına gelmekteydi ancak Türkiye’de devlet dini kontrol etmeye çalıştı. Bu tavır Devrim Fransa’sının 1905 politikalarından ziyade 1790 politikalarını akla getirmekteydi. Yani dini devletten koparmak yerine sistem içinde tutarak kontrol altında tutmak.  Çünkü devrimin mimarları genel olarak halkın dinle bağını koparamamıştı ya da dini karşılarına almak yerine manipüle etmek yolunu tercih etmişlerdi. Şer’iyye ve Evkaf vekaletini kaldırıp bunun yerine Diyanet İşleri Başkanlığının kurulması, halifenin yetkilerinin Türkiye Büyük Millet Meclisine devredilmesi hep bu ikinci yolun tercih edildiğini göstermektedir. Teorik olarak Laikliğe aykırı olmasına rağmen din hizmetlerinin devletin kurumları aracılığıyla yapılması, din hizmeti yürüten kişilerin devlet memuru olması ve cami ve din eğitimi hizmetlerinin devlet tarafından denetlenmesi Cumhuriyeti kuran iradenin Fransız devrimini yapanlara nispetle realiteyi daha iyi okuduklarını göstermektedir. Tutulan bu yol hem dini hem de din adamlarını kontrol imkânı da vermekteydi. Machiavelli’nin dediği gibi devlet ne dine ne de ekonomiye sırtını dönmeli ne de onların kendisini yönetmesine izin vermelidir. Her iki kuruma karşı mesafe iyi ayarlanmazsa bu devletin sonu demektir.   

    Devlet, Diyaneti sistemin içine almakla da kalmamış, 1961 ve 1982 anayasalarıyla “Genel İdare içinde yer alan Diyanet İşleri Başkanlığı, laiklik ilkesi doğrultusunda, bütün siyasi görüş ve düşünüşlerin dışında kalarak ve milletçe dayanışma ve bütünleşmeyi amaç edinerek, özel kanununda gösterilen görevleri yerine getirir.” demek suretiyle ulusal birliğin korunması görevini de yüklemişti.  

    Sonuç olarak Jakobenlerin eli kanlı lideri Maximilien Robespierre’in politikaları iflas etmiş, devrim Fransa’da umduğunu bulamamıştı ama Makyavelist politikayı tercih eden Cumhuriyet devrimcileri Jakobenlere nispetle daha etkili olmuşlardır. Buna rağmen İslâm’ın Katoliklik olmadığını, bu dinin sahibinin Alemlerin Rabbi olan Allah olduğunu, bütün devrimci, ilerici, entelektüel birikimin varlığını ancak şehrin mezarlığına kadar sürdürebildiğini ve ölümün bütün bu heyecanları sıfırla çarptığını ve toprağın altıyla ilgili de insanlara tatmin edici bilgiler vermek gerektiğini unutmamak gerekmektedir.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Esra Doğan dedi ki:

      Ahmet hocam bizlerle çok kıymetli bilgiler paylaşıyorsunuz. Allah razı olsun.