16 Temmuz 2015 tarihinde aramızdan ayrılan Ali Nar hoca ile hukukumuz vardı. Fatih’te Mehmet Tayşi bey ile anılan Millet Kütüphanesİ’nin karşısında yer alan bir apartmanın orta katlarında yer alan yazıhanesi ya da bürosu bulunurdu. Sık sık oraya damlardım. Rahmet olsun, sağlığında onun gibi pek de destursuz ve çat kapı yanına gideceğimiz insan sayısı azdı. Şu zamanda kafa dengi adama rastlamak kolay olmasa gerek. Yazıhanesi tekke gibiydi. İnsan yanına vardıkça tazeleniyordu. Lakin Hoca’nın keskin tarafları da vardı. Fikirlerine titiz bir biçimde bağlıydı. Kesinlikle taviz vermezdi. Yanında pek yansıtmasam da kendimce daha itidalli düşünüyordum. Daha ılımlı olmakla birlikte yine de yenilikçi hareketler karşısında hattı kadim veya gelenekçi ekolü benimsiyor ve bu tarzı temsil eden Ali Nar hoca ile yıldızlarımız barışıyordu. Genel dairede yaklaşımlarını benimsiyordum. Bu çocukluğumdan beri bende kökleşen bir çizgi idi. Bazen elbette yanlışlara da teşne olabilir. Hoca hep birlikte hareket etmeyi arzulardı. Lakin arzu ettiği gibi bir çığır oluşmadı. Bu hususta yaşlı kuşağın nemelazımcı ve çekinceli tutumlarından bahsederdi. Gelenekçi kesim arasında da skala biçiminde yelpazeler vardı. Bu yelpazeler nedeniyle bazen kendi aralarında da uyumu sağlayamıyorlardı. Mizaçlar devreye giriyordu. Zira bazı bağlılık çeşitleri veya benimsemeler sanıldığı gibi masum olmayabilir. İttiba mesleğinin ürünü olmayıp heva ürünü de olabilir. Yoksa her meşrebin bağılıları birbiriyle gayet uyumlu olmalı ve kaynaşmalı değil mi? Tez sahibi elbette yaklaşımını ittiba ürünü görebilir. Lakin meseleyi şahsileştirdiğinde heva bulaşabilir.
Beyaz Saray’ın devamı olan Yumni İşhanı Kitapçılar Çarşısına uğradıktan sonra genellikle Ali Nar hocayı yoklar ve yerinde olup olmadığına bakardım. Yerindeyse sohbet ederdik. En azından onun yanında yalnızlığımı gideriyordum. Aynı güzergahta olan Manav Mustafa amca ile birlikte Ali Nar hocanın vefatıyla birlikte uğrayabileceğim yer de pek kalmadı. Müşterek dostlardan birisi olan Konyalı Lütfi Kibiroğlu’nun vefatıyla birlikte semtten elim ayağım kesildi. Halbuki Seha Neşriyat’ın faaliyette gösterdiği yıllarda o muhitten uzak kalmazdık.
Kendisini yenilikçi hareket ve tezleri karşısında konumlandırmıştı. Bu ekol Cemaleddin Afgani’den başlar Hayrettin Karaman’a kadar uzanırdı. Ben de siyasi tarz olarak Afgani’ye karşı olmakla birlikte daha sonra Muhammed Abduh ve Reşid Rıza’nın ekollerinin farklılaştığını müşahede ettim. Hepsi aynı şey değil. Yola birlikte çıksalar da süreçte dağılmışlardı. Zaten Reşit Rıza eklemlenme idi. Masonluk konusunda üçünün de ortak yanları bulunmakla birlikte zamanla diğer konularda farklılaşan yönleri de vardı. Dolayısıyla bunları tek bir küme veya ekol olarak saymak yanıltıcı olur. Dini anlayışlarındaki bazı benzerliklere rağmen üçünün ekolleri farklılaşmıştır. İhvan bu üçlünün farklılaşan ekollerine varis olmuştur. Bunların farklılıklarını ve çelişkilerini üzerinde birleştirmeye ve sentezlemeye gayret etmiştir.
Elbette herkesin eleştiriye açık yönü ve yönleri olabilir. Karaman hoca da bundan müstesna değildir. Lakin Hoca bazen kendi kendini tashih etmektedir. Gerçek İslam’da Birlik kitabı tartışmaların odağındaki kitaplarından birisi olmuştur. Ayrıca Reşit Rıza’dan çevirdiği teflikle ilgili kitabı yani mezhepler arasında seçicilik meselesine destek vermesi de olay olmuştur. Türkiye’de her yeniliğin altından Hayrettin Karaman ve ekolünün çıktığı geleneksel kesimlerde kabul görmüştür. Taklit ve Telfik Üzerine Dört Risale adlı eseri Türkiye’deki geleneksel zümrelerin fıkıh alanındaki itirazlarına neden olmuştur.
Başlarda birleşen yollar ve ekoller zamanla ayrışmıştır. Cemaleddin Afgani daha ziyade siyasi çizgisiyle anılmıştır. Abduh ise eğitim çizgisiyle. Cemaleddin Afgani’nin günümüzdeki artçılarından birisinin siyasal Şiiliğin uzantısı olarak Humeyni olduğunu söylemek yanlış olmayacaktır.
Afgani, Panislamizm veya İttihad-ı İslam’ın öncüsü görülmüştür. Türkiye’de Bediüzzaman Mısır’da Hasan el Benna Cemaleddin Afgani’yi bu yönde öncüleri kabul etmişler ve saymışlardır. Halbuki Bediüzzaman ile Muhammed Abduh onu Panislamizm çizgisinde öncü saysalar da onun buna ulaşmadaki yöntemini ve siyasi mesleğini veya siyasal İslamcı çizgisini benimsememişlerdir. Reddetmişlerdir. Her ikisi de mevcut kirli siyasi anlayıştan Allah’a sığınırım demiştir. Siyasetin ahlaktan uzak düşmemesi gerektiğini vurgulamışlardır. Bu reddedilen, komitacı ve üstten inmeci siyasettir. Muhammed Abduh Ezher üzerinden Bediüzzaman da Medresetü’z Zehra modeliyle eğitime ağırlık vermiştir. İki çizgiyi birleştirmeyi de düşünmemişlerdir. Hasan el Benna, Reşit Rıza ile iltisaklı idi. Lakin Seyyid Kutup hem Afgani hem Abduh hem de Reşit Rıza’ya yönelik ciddi itirazlar ortaya koymuştur. Onları pek benimsemez. Mesafeli durur. Cemaleddin Afgani, Hidiv İsmail, Hidiv Tevfik ve İran Kralı Nasirüddin Şah’a yönelik primatif düzeyde de olsa darbe teşebbüslerinde bulunmuştur. Nasirüddin Şah bir bendesi tarafından öldürülmüştür. Komitacı yaklaşımları benimser. Muhammed Abduh ise bu tarzın başarılı olması halinde bile model olarak başarısız olacağını ve acı meyve vereceğini öngörmüştür. Hastalığın sathi bir siyasi hastalık olmadığını ümmetin derinden yaralı olduğunu ve istitibdadın ve tortularının ümmetin başına bela olduğunu ve derin izler bıraktığını ve bunun tedavisinin devrimle değil ancak ıslah ile ya da eğitimle olacağını söylemiştir. Yani üst yapıyı değil bütün yapıyı ve alt yapıyı da ıslah etmek gerekiyordu. Kısaca Cemaladdin Afgani maceraperest bir adamdır. Kısa yoldan hedefine varmak istemektedir. Paris günlerinden sonra Muhammed Abduh ile Afgani arasındaki köprüler atılmıştır. Kaderin bir cilvesi olarak 100 yıl aradan sonra Paris Afgani ile Humeyni’yi böğründe buluşturmuştur! Komitacılık hevesleri yüzünden Muhammed Abduh akim yoldan ayrılmıştır. Reşit Rıza ise daha selefi ve köktenci bir çizgiyi benimser ve zamanla karşı çıktığı kralların adamı olur. İttihatçılara müzahir olduğu dönemde çizgisi haline gelen adem-i merkeziyetçilik düşüncesinden sultanları destekleme sürecine girmiştir. Süreç İkinci Abdulhamid’i desteklemekle başlamış desteğini bilahare İttihatçılara ve Meşrutiyet çizgisine kaydırmıştır. 1906 yılında İran’da meşrutiyet ilan eden Muzafferüddin Şah’ı desteklemiş, ardından tam zıt istikametteki Suud Kralı Abdulaziz’e müzahir olmuştur. Fikri çizgisi de siyasi çizgisi de zikzaklıdır. Muhammed Abduh ise Lord Cromer ile dostane münasebetler geliştirmesinden dolayı yani İngiliz çıkarlarına hizmet ya da hitap eden yaklaşımından dolayı takbih edilmiştir. Cemaleddin Afgani düzenli bir eğitimden yoksundur. Afgani ile Abduh’un teorik ve pratik olarak savruk bir dini yaklaşım üzere oldukları söylenebilir. Bu yenilikçi kanat içinde zaman zaman masonluğa kayanlar olmuştur. Bir kısmı merakından kaymıştır. Muhammed Ebu Zehra gibi. Kimileri de açılım ve Masonluğun gücünden yararlanmak için bu yola sapmıştır. MEHMED ÂRİF BEY, Binbir Hadis adlı eserinde yer yer Mısır uleması arasında Masonluk eğilimine parmak basar. Keza Menar dergisinde kimi yazarlar Masonluğu müdafaa eder tarzda makaleler kaleme almışlardır. Muhammed Ebu Zehra gibilerinin maksadı bilindiğinden Masonluk mertebeleri içinde yükselememiştir. Bu yenilikçi kanada karşı Mustafa Sadık er Rafii, Muhammed Muhammed Hüseyin, Gazi Tevbe gibiler pusuda olmuşlardır.
Türkiye’de ise daha ziyade bu akıma karşı Şeyhülislam Mustafa Sabri, Zahid el Kevseri, Ahmet Davudoğlu, Ekrem Doğanay gibi hocalar fikir mücadelesi vermişlerdir.
Bu zevatın Masonluğa girme nedenlerinden birisi açılımdır. Kendilerini saran gelenekçi havadan kurtulmak ve başka açılar kazanabilmektir. Biz buna kalıpları aşmak ve yıkmak diyebiliriz. Sadece Masonluğa açılmamışlar Muhammed Abduh Tefsir metodunda Zemahşeri’nin Keşşafını veya benzeri kitapları esas almıştır. Modernizm ile birlikte Mutezile anlayışına paralel bir hat çekmişlerdir. Yatay ve dikey olarak açılım için maziyi kolaçan ettikleri gibi günümüzde de Masonluğa açılmışlardır. Bu üçlüden en muhafazakar sayılan Reşid Rıza’nın da Masonluğa meyletmesi ve girmesi şaşırtıcı olmalıdır. Demek ki o dönemin rayiç olan meslekleri arasında Mesonluk da vardır. Hani Nesire adlı yazar sonuç olarak bu zevatın açılım ihtiyaçlarını gidermek için bu yolu denediklerini varsayıyor. İlgi alanlarını şöyle ifade ediyor: İstibdat ve zorbalığa karşı özgürlüğe, geriliğe karşı akla, siyasi elitlere karşı vatandaşa, sömürgeciliğe karşı vatana, Batılıya karşı Müslüman’a ve Doğuluya, Türk’e karşı Araba arka çıkmışlardır (https://www.alarabiya.net/politics/2024/04/03 ).
16 Temnmuz 2024 günü Vefat yıldönümünde Yeni Dünya Vakfı’nın Eyüp’teki merkezinde Ali Nar hocayı bir anma toplantısı yapıldı. Ben de bildiklerimi paylaştım. Diğer konuşmacıların konuşmalarından da bilinmeyen yönlerini öğrendik. Unuttuğumuz kesitleri yeniden hatırladık. Hoca İstanbul’un dışında birçok şehirde de imam hatip öğretmenliği yapmış. Hatta bazı şehirlerde meslek derslerinin haricine de çıkarak İngilizce gibi alanı dışı olan derslere de girmiş. Diyarbakırlı bir talebesi Diyarbakır’da iken Hikmet Hamzaoğlu’nun çıkardığı Yeni Şark Postası adlı gazetede Gül Şehri serlevhası altında makaleler kaleme aldığını dile getirdi. Öğrenmiş olduk. Hatırladıklarımız arasında da 55-60 eserinin yanında 10 sayı kadar çıkan ve hocanın bir ciltte topladığı Doğru Yorum dergisi idi. Bana da dergileri toplu halde vermiştir. İslami Edebiyat dergisini çıkaran ve bilim kurgu kitapları romanları olan Ali Nar bir dönem Moğollara karşı mücadele eden Aynu’l Calut kahramanı Muzaffer Kutz’u bir roman üzerinden Türkiye’ye tanıtmıştır. Bu roman A. Ahmed Bâkesir’den Cihada Çağrı kitabıdır. Öncüsü olduğu İslami Edebiyat toplantıları çerçevesinde Ebu’l Hasan en Nedevi ile tanışmak da bu sayede ve süreçte nasip olmuştur. Nedevi, 1980 ve 1990’lı yıllarda bu toplantılar için sık sık Türkiye’ye ve özellikle de İstanbul’a gelirdi. 1999 yılında Hakkın rahmetine kavuşmuştur.
Belki ortak yönlerimizden birisi Arapçaya olan tutkumuzdu.
Ali Nar hoca, nev-i şahsına münhasır bir dava adamı idi. Nur içinde yatsın…
Mustafa Özcan