eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak

Yusuf Alpaslan ÖZDEMİR

Öncelikle muallim. Selçuk Üniversitesinde Türk Dili ve Edebiyatı alanında yüksek lisansa devam ediyor. Konya’da yaşıyor. Bir orta öğretim kurumunda Edebiyat Muallimi, yanı sıra çeşitli edebiyat dergilerinde yazıları yayınlanan, yerel bir gazetede düzenli olarak kültür sanat sayfaları hazırlayan bir kul, bir okur-yazar.

    Sarı Güller’in Gölgesinde ‘İçimdeki Yolcu’ya Sahici Bir Yakın Okuma

    Hakan Bahçeci; Demircinin Çırağı ve Kırık Fincan’dan sonra üçüncü hikâye kitabı ‘İçimdeki Yolcu’yu okurla buluşturdu.

    Bahçeci, çalışkan bir insan, velut bir kalem. Kamudaki işinin yanında fotoğrafçılık, tabiat gezileri, gazete yazıları ve hikâyeler… Herkesin zamanın hızla geçtiği sitemleri ve çeşit çeşit bahanelerin arkasına sığındığı keşmekeş içinde  alkışa ve takdire ziyadesiyle lâyık olan harikulâde bir çaba.

    Bahçeci ile arkadaşım Oğuzhan Abdullah Uluyol sayesinde tanıştım ve çeşitli kereler muhabbet etme imkânı buldum. O daracık zaman dilimlerine bile fotoğrafı ve hikâyeyi/okuma ve yazmayı sığdıran, konuşan, aslî uğraşı alanlarını gündemde tutan biri olarak dikkatimi çekti. İmkânlar ve vakit el verdiğince sergi ve konuşmalarına katılmaya gayret ettim. Bu kısım uzar, bu kadarla iktifa edeceğim. Nasıl bir yazarla karşı karşıya olduğumuzun, bir yazar ve sanatçının insani yönünü de göstermesi veçhesiyle bunları yazma gereği duydum.

    Gerçek dostluk ve kadirşinaslığın, yapıcı öneri ve katkılarla esaslı eleştiride yattığını bildiğimden aramızdaki esaslı ve sahici dostluk bağını kitabı hakkındaki değerlendirmemde kenarda tutacağımdan emin olabilirsiniz. Kuru övgü ve yerginin, beyhude yazmanın, tespit ve tekliflerin kime ne yararı olur ki?

    Küçük hayatlar

    ‘İçimdeki Yolcu’daki on beş hikâye büyük olaylar değil, küçük hayatları anlatıyor. Gündelik eşyanın ve kısa cümlelerin içinden yürüyen hüzün okurun yanıbaşında. Çay, simit, yağmur, bank, güvercin, karpuz, kundura… Nesne hep araç, bahane yani; yazarın asıl asıl meselesi insanın içindeki gedik/ler.

    Hikâyelerin odağında yalnızlık duygusu ağır basıyor. Yalnızlık deyince romantik bir yalnızlık anlamayın ama! Şehirdeki kalabalığın ortasında sıkışan, konuşsa da kendine ulaşamayan bir yalnızlık hissettirilmeye çalışılıyor kitapta ve Bahçeci bunu da başarıyor. Bu noktada kitabın adının isabetli olduğunun altını çizeyim.

    Yalnızlığın yanı başında ‘hatırat’ duygusu oturuyor: Babadan kalan dükkân, mahalle, eski sesler, aşina dil dediğin o Anadolu konuşması… Sonra merhamet ve incinmişlik geliyor: sokaktaki çiçekçi, bankta oturanlar, kimsesiz bir adam, kimsenin fark etmediği küçük kırgınlıklar. Nihayetinde mevsimler: yağmur akşamları, sonbahar, kar… Fakat mevsim dekordan çok ruh hâlinin takvimi olarak hissettirilmiş.

    “Başlık” ziyadesiyle önemlidir

    Kitap ve metin başlıkları, isimler benim için haddinden fazla önemlidir. Bir hatırlayıvereyim etkilendiklerimden kimilerini: Zemahşerî, Sühreverdi, Samipaşazade Sezai, Türk Cihan Hakimiyeti Mefkûresi Tarihi…

    Kitaptaki hikâyelerin başlıklarıyla hikâyelerin uyumu genelde iyi. Bahçeci, başlıkları çoğu kez adeta “mıh” gibi seçmiş, hikâyenin içinde sürekli geri dönen bir nesneye/cümleye yaslamış. Bu da okurda iz bırakıyor. Hatta şunu da eklemeliyim: Gazete yazılarından bir kısmının kitaba çekirdek olduğunu söylerken de niyetini açık etmiş yazar: “aşina hatıraları sohbet meclislerindeki dille” aktarmak. Böyle bir niyetle başlıkların da “sohbetten düşmüş bir cümle” gibi durması gayet doğal.

    Yine de eleştireyim: Bazı başlıklar çok güzel tınlıyor ama fazla “genel”. Şiir gibi olduğundan akılda kalıyor; fakat hikâyeyi diğerlerinden ayıran işareti zayıf bırakabiliyor. Yani başlığı müzik gibi, hikâyeyiyse sahne gibi düşünelim; ara sıra müzik, sahnenin önüne geçiyor.

    Biraz daha açayım: “İki Çay Biri Açık” bence çok isabetli bir başlık, yerli yerinde, nokta atışı. Hem ritüel, hem eksiklik, hem de “kim içindi o ikinci bardak?” sorusuyla dramatik boşluğu taşımış. Başlık hikâyenin omurgası gibi çalışıyor. “Sarı Güller” de uyumlu. Başlığın sadeliği, içindeki kırılmayı büyütmüş. Sarı gülün “inatla tek renge saplanması” hikâyenin kader fikrini iyi taşımış.

    “Sadece Kardan Yağan” başlığı güçlü bir imge kursa da biraz muğlak kalıyor. Hikâyenin bank etrafında toplanan insan manzaraları ve “çekip gidenlerin ardından kalan” duygusu daha belirgin. Ben olsam başlığı biraz daha adresli yapardım: “Bankın Üstünde Kalan”, “Kardan Başka”, ya da metindeki o hissi yakalayan daha çıplak bir cümle.

    “İçimdeki Yolcu” az önce söylediğim gibi genel olarak yakışıyor, isabetli, yerli yerinde kuşatıcı bir başlık. Kitaba adını veren hikâye, gerçekten iç yürüyüşle açılıyor. Çok kullanılan bir ad olduğu için özgünlük kuvvetinin azalmasını görmezden geliyorum. Hikâyenin özgün tarafı, günün “demlenmiş” oluşu ve kahve/şehir dolaşımı. Ben olsam “Demlenmiş Nisan”, “Kahveci Hurşit’in Önü”, ya da metindeki o sessiz dolaşmayı işaretleyen daha tekil bir başlık denerdim belki de.

    “Kırık cam / güvercin” hattındaki hikâyede başlık eğer “Yüreğine Uç” gibi daha soyut bir yerde duruyorsa, metnin en unutulmaz imgesi biraz boşa düşüyor. Burada “Kırık Camın Kenarı”, “Uçamayan Güvercin”, “Yuvanın Kapısı” gibi, hikâyenin kalbine çivi çakan bir isim daha sert dururdu.

    “Karpuz”da başlık “Canım da ne çekti esen” gibi bir söyleyişse, hoş bir Konya/Türkiye konuşma tadı hemen dikkatimizi çekiyor, fakat hikâyeyi kitapta tek başına işaretleyen en kuvvetli unsur, “karpuz zamanı” ve gece sıcağı. Ben “Karpuz Zamanı”, “Gece Sıcağı”, “Dolabın Önünde” gibi daha yakın plân isimler düşünürdüm.

    Bahçeci’nin dünyası çok aşina; bunu bir kusur saymıyorum, bilâkis bilinçli tercih, lâkin aşinalık arttıkça, başlıkların daha özgün ve daha tekil olması şarttır. Yoksa öyküler birbirine değmeye başlar; okurda tek tek hatırlanmak yerine “bir duygu bulutu”na karışır.’ diyerek başlık meselesini nihayete erdireyim.

    En beğendiğim hikâye

    Benim en çok beğendiğim hikâye “Sarı Güller.” Kitaptaki sessiz hüznün en berrak hâlini bu hikâyede buldum. Vaka örgüsü aslında çok sade. Yağmurlu bir nisan günü anlatıcı, sarı güller satan genç bir çiçekçiyle karşılaşıyor. Delikanlı yoksul, içine kapanık ama sıcacık gülümsüyor. Anlatıcıyla aralarında kısa bir temas oluyor; sonra zaman içinde bu çiçekçi, yalnız annesiyle hayatı sürdürme hâlinden çıkıp ‘sevda’ya tutunuyor. Sevdiği kıza, onun “sarı olsun” diye masumca şart koştuğu bir renge bağlanıyor ve o günden sonra ısrarla sarı güller satıyor. Sarı gül artık bir ticaret malından çok; bir sözün, bekleyişin, yazgının işaretidir. Sonra anlatıcı aylarca onu göremiyor. Bir temmuz sabahı karşılaşıyorlar. Delikanlı bir düğün hayali kurmuşken, sevda hikâyesi beklenmedik biçimde kırılmış; bir zalimin hoyrat müdahalesiyle sarı güller, delikanlının elinde dikenleriyle birlikte yaraya dönüşmüş. Ve o günden sonra çiçekçi bir daha sarı gül satmıyor.

    Ben ‘Sarı Güller’i neden bu kadar beğendim? Hikâye “duygu”yu bağırmadan büyütüyor da ondan. Büyük cümleler kurmuyor, büyük sahneler aramıyor. Bir renk üzerinden, tek bir nesne üzerinden (sarı gül) koca bir hayatı taşıyor. Üstelik sembolü kurarken yapay bir edebî gösterişe kaçmıyor; okur o sembolü “yazar öğrettiği için” değil, hikâye yaşattığı için anlıyor. En önemlisi finaldeki kırılma, melodrama kayabilecek bir malzemeyi, kısa ve soğuk bir darbeye çeviriyor. Bu sertlik gayet iyi. Çünkü bazı hikâyelerde hissin bir “sis” gibi yayılıp dağıldığı oluyor; ‘Sarı Güller’de dağılmıyor, yumruk gibi oturuyor.

     “İçimdeki Yolcu” ya da “Sadece Kardan Yağan” çizgisindeki hikâyeler, daha çok ruh hâli ve dolaşma estetiğiyle ilerliyor; atmosfer kuvvetli, ama vaka bazen geri planda kalıyor. “Sarı Güller”de ise atmosfer var, yanısıra olay örgüsü daha belirgin. Okur sadece bir hâli seyretmiyor, bir hikâyeyi yaşıyor; bu da akılda kalıcılığı artırıyor. Kitaptaki diğer hikâyelerden belirgin farkı da bu.

    Bahçeci’nin genel üslubunda yer yer aşinalığın çok güvenli bir limana dönüşebildiğini, misal; aynı tını, aynı yumuşak hüzün, aynı şehir sesi… anlamıştık. İşte “Sarı Güller” bu güvenli limanı kırdığı için de değerli. Daha çok böyle risk almalı. Daha çok “tatlı hüzün”den çıkıp “can acıtan gerçek”e dokunmalı. Çünkü onun estetik hassasiyeti, acıyı da taşıyacak kadar güçlü.

    Dil ve anlatım

    ‘İçimdeki Yolcu’ diliyle konuşma tadı taşıyan bir hikâyeler hasılası demiştim. Hakan Bahçeci’nin bu tercihi güçlü, lâkin önüne üç risk çıkacak; tekrar, gevşek cümle, belirsiz özne. Aynı zamanda iyi bir eğitimci olan yazarın, öğrencilerine de okuma ve yazma erdemi aşılamaya ne çok gayret gösterdiğini yakinen biliyorum. Gittiğim birkaç söyleşi ve haberdar olduğum atölye çalışmalarının öğrencilerde olumlu etkiler bıraktığını da gördüm. Nitekim bu öğrencilerden birkaçının hikâyesini hazırladığım kültür sanat sayfasında yayımlamıştım. Bu duygu ve düşüncelerle yazının özellikle bu kısmına özel önem veriyorum, ki niyetim halis burada, bilinsin isterim; hikâyeye, yazmaya gönül veren öğrencilerin yolunu aydınlatmak, bir nebze de olsa ışık tutabilmek.

    Cümle kuruluşu ile başlayalım. Bazı hikâyelerin yer yer “ve” bağlacı ile uzadığını müşahede ediyoruz, dolayısıyla cümlede iki-üç ayrı yüklem birikiyor. Bu da nefesi düşürüyor, anlamı gevşetiyor. Uzayan cümleyi ikiye bölelim. Birinci cümle sahneyi kursun. İkinci cümle duyguyu taşısın. Üçüncü cümle hükmü versin. Bahçeci’nin ritmi zaten kısa cümleye yakışıyor; bölmek metni zayıflatmaz, aksine sertleştirir hem de.

    Konuşma diline yaslanan metinlerde “-ki/-de/-mi” en çok tökezleyen yer olur. “ki” bağlacı ayrı; “-ki” sıfat eki bitişik. “de/da” bağlaç ayrı; bulunma eki bitişik. “mi” soru eki ayrı. Bunlar gözden kaçtığında metin bir anda acemileşiverir ve bu da çok kötü görünür. Nakavt olmamak için son okuma turunda sadece bu ekleri avlayalım ki, hikâyenin anlamını değiştirmeden en hızlı temizliği sağlamış olalım.

    Anlatım bozukluğu ise üçüncü mayındır yazma yolculuğumuzda. Hele hele özne-yüklem uyuşmazlığı ve mantık çatlağı: Öznenin tekil başlayıp çoğula kayması, zamanın bir paragrafta geniş zaman–di’li geçmiş arasında gereksiz zikzak yapması, “şimdi” deyip geçmişi anlatmaya devam etmesi… Bunlar, iç monologda “akış” sanılıp bırakılırsa metni gevşetir.

    Neye dikkat edeceğiz zaman, biliyor musunuz? Her paragrafın zamanını sabitlemeliyiz; misal, iç monologsa geniş zaman veya şimdiki zaman seçmeliyiz. Yok eğer hatıraysa di’li geçmişte kalalım. Geçiş yapacaksak da bir köprü cümlesi koyduk mu işlem tamamdır.

    Kelime seçimi ve tekrar/lar da hayatî önemi haizdir. ‘İçimdeki Yolcu’nun atmosfer kelimeleri (yağmur, akşam, susamak, serinlemek, sessizlik, içim) aynı hikâyede sık dönünce şiirsellik kayboluyor, alışkanlık hissi tedavüle giriyor. Bu durumu tam bir yanlış saymasak da, estetik kusur doğuracağı aşikârdır. Tekrar eden kelimeyi atmak yerine yer değiştirerek; birinde “yağmur”, diğerinde “ıslaklık”, “çise”, “damla sesi”, “kaldırımın buğusu” gibi daha somut karşılıklar seçerek aynı duyguyu başka başka suretlerde getirebiliriz.

    Noktalama işaretlerinin yerli yersiz kullanımının akışı aksatması en büyük tedirginliklerimizdendir. Sesli anlatımda virgül ve üç nokta çok kullanılırsa okur metne değil, yazarın nefesine takılır örneğin. Üç nokta, gerçekten “kesilen” yerde anlamlıdır; her duyguda kullanılırsa değeri düşer. Bu kuralı en çok da kendime hatırlatmalıyım. Üç nokta kullanmayı çok seviyorum sevmesine de çoğu kez haddi aşıyorum. Üç noktayı ayıklama ameliyesi zarurî anlayacağınız; yerine kısa cümle koyarsak, bir de virgülle uzatılan yerleri noktayla bitirirsek metnin daha vakur durduğunu göreceğiz. Ve mutlu olacağız. Bu kadar basit…

    Devam edelim mi? “O”, “şey”, “böyle”, “şöyle” gibi muğlak zamirler ardı ardına gelince anlatımın bulanıklaştığını görmeliyiz. Özellikle bir sahnede iki kişi varsa “o” kimin? Halbuki kafayı başka şeylere yormalıyız metinde. Onun için de her iki-üç cümlede bir isim veya belirleyici koyarak kendimiz de okuru da yormamış oluruz. Sıkılan, uyuklayan miskin bir okuru hiçbir yazarın isteyeceğini düşünmüyorum doğrusu.

    Umarım Hakan Bahçeci dostum halis niyetimi anlıyordur, ötesi beyhude; hiç şüphesi olmasın ama. Keşke onun gibi kurgu yazabilseydim, fotoğraftan anlayabilseydim, onun gibi bakıp görebilseydim.

    Lâfı eğip bükmeden dürüstçe söyleyeyim: Bahçeci’nin en belirgin kusuru “güzel duygu”ya fazla güvenmesi. Dil yer yer o duygunun sırtına biniyor ve cümleyi gevşetiyor. Halbuki yazdıkları, biraz daha keskin cümleyle, biraz daha seçilmiş fiille çok daha kuvvetli olur/du. En iyi düzeltme teklifi de bu olmalı: Cümleyi kısalt, fiili güçlendir, tekrarları ayıkla, ekleri temizle; şipşak!

    Birkaç örnekle teoriyi görünür kılabilirim aslında.

    “Canım da ne çekti Esen” de kusur ihtimalinin en çok “muğlaklık”ta çıkacağı ayan beyan ortada örneğin. Başlık zaten konuşma dili. Metin de konuşma diliyle yürüyorsa “şey, böyle, öyle, o” gibi kelimeler artınca anlam gevşer. O muğlak zamirleri iki-üç yerde isimle sabitlersek (“O” kim, “şey” ne, “böyle” neyi karşılıyor…) hikâyede okurun en çok takılacağı yerleri bertaraf etmiş olur aziz dostum.

    “Sadece Kardan Yağan” gibi atmosfer merkezli hikâyelerde (kış, bank, sokak, yürüyüş duygusu) en sık k karşılaşılan tehlike “tekrar”dır. Aynı ‘hava’ kelimeleri dönüp durur: kar, soğuk, sessizlik, akşam… Tekrarı azaltmaya gerek yok, çeşitlendirmek yeterli olacaktır. “Kar”ın yerine bazen “çise”, “kırağı”, “ayazın sesi”, “kaldırımın sertliği” gibi somut karşılıklar ilh.

    “İçimdeki Yolcu”: Bu isim zaten iç monoloğa yatkın ve iç monologda en sık yaşanan problem “ve” ile uzayan, üç yüklemi aynı cümlede taşıyan gevşek cümleler olduğunu kestirmeliyiz. İzleyeceğimiz yol şöyle olsa hiç de fena olmaz: Uzayan cümleyi bölmek. Bir cümle sahneyi, bir cümle hissi, bir cümle hükmü taşısın. Kurgu, hem daha güçlü hem daha “edebî” olur.

    Favorim hikâyem “Sarı Güller”de vaka daha belirgindir; dolayısıyla kusur “zaman kayması”ndan çıkacaktır. Yazar bir anda şimdiki zamandan geçmişe, oradan geniş zamana atlayınca anlatımın büyüsü bozuluverir. Kim ister bunu, elbette hiçbir kalem. O halde paragraf paragraf zamanı sabitlemek gerek: Yani, geçmiş anlatılıyorsa di’li geçmişte kalmak; şimdi anlatılıyorsa şimdiki zamanda…

    Aslında önceki iki hikâye kitabını da işin içine katarak bir mukayeseye gitsem çok daha iyi olacaktı. Böylelikle Hakan Bahçeci’nin hikâye serüveninin nereden nereye geldiğini de görmüş olurduk. Gel gelelim o hikâyeleri okudum okumasına da üzerinden epey zaman geçti. O halde hafızamın bir köşesinde saklayayım bu durumu…

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.