Ankara Üniversitesi İlahiyat Fakültesinde 80’li yılların ikinci yarısında eğitim bilimleriyle alakalı derslerin bir kısmına merhum Bekir Demirkol(1942-2022) hocamız giriyordu. Onun hemen hemen her derste tekrar ettiği bir cümle hocanın söyleyiş tarzına benzer bir tonlamayla öğrenciler arasında da sık sık tekrar edilir, böylece sohbetlere renk katılırdı.
Hocanın diline pelesenk ettiği cümle “Malzememiz insandır!” sözüydü. Arapça’da “ma” ve lezime” kelimelerinin birleşmesiyle oluşan “malzeme” lazım olan, gerekli olan şey anlamına gelmektedir. Eğitim-öğretim süreçlerinde malzemenin yani gerekli olan unsurun “insan” olduğunda şüphe yoktur. Diğer bir ifadeyle eğitim-öğretimin olmazsa olmazı insandır. Bu nedenle insanın “inşası” eksiksiz gerçekleştirilmeli, malzemeden eksiltmeye ya da çalmaya yol açan ihmal ve ihtimallerden kaçınılmalıdır. Rahmetli Demirkol Hoca hep insana vurgu yapar, konuyu eninde sonunda yine insanla noktalardı.
Toplumsal hayatın tüm alanlarını doğrudan etkileyen eğitim-öğretim sürecinin, önemli bir faaliyet alanı olduğu açıktır. Malzemesi insan olan bu sürecin paydaşlarının, üzerlerine düşen görevlerini ya da üstlendikleri mesleklerini hakkıyla yerine getirmeleri ise hayati öneme sahiptir.
6 Şubat 2023 tarihinde Kahramanmaraş merkezli yaşanan ve on bir vilayetimizi derinden etkileyen büyük deprem felaketi, öncelikle ve ivedilikle malzemesi insan olan eğitim sistemimizi masaya koyup enine-boyuna düşünmeyi gerektiren görüntülere sahne oldu. Bir tarafta tek bir camı dahi kırılmayan binaları görürken hemen yanı başında yerle yeksân olmuş devasa binaların moloz yığınlarıyla karşılaşmak eğitim sistemini yeniden gözden geçirmeyi ve yetiştirdiği insan modelini ciddi anlamda sorgulamayı zorunlu kılmaktadır.
Yine, bir tarafta depremi tüm dehşetiyle yaşayan insanımızın depremden sonraki haline hamd, şükür ve sabırla karşılık vermesi, diğer yanda konforlu yaşamının ortasında sosyal medyaya servis ettiği yanıltıcı bilgi ve yorumlardan oluşan “kurşun cümlelerle” toplumun birliğini ve beraberliğini hedef alma gayret ve çabası sorgulanması gereken davranış örneklerinden sadece biri.
Yaşanan sahnelerdeki sebep-sonuç ilişkisi bizi hep eğitim denen o asırların sorunuyla karşı karşıya getiriyor. Gerek örgün gerekse yaygın eğitim faaliyetlerinde tek gayenin insan malzemesinin eksiksiz inşası olduğunda şüphe yoktur. Bu inşa faaliyeti, eğitim-öğretim sürecinde görev alanlara ciddi sorumluluklar yüklediği kadar sadece eğitim gören bireyle sınırlı kalmayan bir kul hakkı silsilesini de gölge gibi ardında taşımaktadır. Ancak bu kul hakkının tıpkı bir kartopu gibi büyüyerek toplumun tamamını kapsayan bir “kamusal” boyuta ulaşması da kaçınılmazdır. Yaşadığımız deprem felaketi bunun sayısız örneklerini yüzümüze çarpmaktadır.
Eğitim kurumlarında öğretilen her bir ilim/bilim dalının öğrenciye kazandırmak istediği bir amaç vardır. Matematik öğretimiyle verilerden yola çıkılarak sonuca ulaşma; fizik dersiyle parçalardan yola çıkılarak bütüne varma; kimyayla birkaç şeyi bir bütün meydana gelecek şekilde birleştirme, terkip, analiz ve sentezleme; coğrafyayla yakın çevreden başlayarak yaşadığı topraklara ve dünyaya ait mekânsal değerlere sahip çıkmaöğretilirken tarih dersiyle geçmişte yaşamış insan topluluklarının yaşayışlarını belgelere dayanarak ve sebep-sonuç ilişkisi içerisinde açıklama ve tarihi tecrübelerden yola çıkılarak geleceğe projeksiyon tutmabilinç ve becerilerinin kazandırılması amaçlanmaktadır.
Yunanca “etik” adıyla ifade edilen ahlâk eğitimi ise hayatın her alanında yaratılışa ve fıtrata uygun bir hayatın nasıl yaşanması gerektiğini ortaya koyan davranış ve kuralların benimsenmesini ve özümsenmesini sağlar. Dolayısıyla ahlakla tamamlanmayan bir eğitimin eksik kalacağında şüphe yoktur. Ahlâk eğitimi, vicdanı kuvvetlendiren ve insan davranışlarını hakkaniyete uygun olmasını sağlayan bir etkiye sahiptir. Sağlam bir vicdana sahip olan insan ise diğer kontrol ve denetim mekanizmalarına ihtiyaç kalmadan özündeki ilâhî sese uygun olarak hayatını devam ettirir. Böyle bir hayat, gücü ve etkisi nisbetinde topluma da hayat verir.
Eğitimin ana malzemesi olan insanın hem aklen hem de vicdanen eksiksiz yetiştirilmesi bu kıymetli malzemenin değerini bilmek ve hakkını vermek anlamına gelecektir. Özellikle fay hatları üzerinde uzanan Anadolu coğrafyasında “depremle yaşamayı bilmek” en önemli öncelik olmalıdır. Bunun da jeolojiyle birlikte ahlak ve vicdan eğitiminin eşzamanlı verilmesiyle gerçekleşmesi mümkündür.
Şöyle tarihe dönüp baktığımızda, 1914 yılında Osmanlı’da yeniden yapılandırılan medreselerin ders programlarında Meâdin ve Tabakat (Tabakatü’l-Arz) isimli derse rastlamaktayız.Güncel ifadesiyle Madenler ve Jeoloji adıyla anılan bu dersin bir medrese öğrencisi için hangi beceriyi kazandırmak amacıyla programa konulduğunu tahmin etmek zor olmasa gerektir. Bir taraftan vatan coğrafyasının yer altı ve yer üstü zenginliklerinin keşfedilmesi ve bilinmesi amaçlanırken diğer taraftan ise “evrenin var olduğu zamandan beri geçirdiği değişimlerin ve gelecekte de geçirmesi kaçınılmaz olan değişim ve hareketlerin” öğretilmesi amaçlanmaktadır.
Osmanlı’da jeoloji dersi ilk defa 1839 yılında Tabakatü’l-Arz adıyla Mekteb-i Tıbbıye-i Şahane’de okutulmaya başlanmıştır. İlk jeoloji kitabı ise İlm-i Tabakatü’l Arz adıyla 1853 yılında İstanbul’da yayınlanmıştır. Bu kitap Nérée Boubée’nin 1833 yılında Paris’te basılan “Geologie Populaire à la Portée de Tout le Monde Appliquée à l’Agriculture et à l’Industrie” isimli meşhur eserinin yirmi yıl gecikmeyle Türkçe’ye tercümesiyle gerçekleşmiştir. Devam eden süreçte ise gerek mekteplerin gerekse medreselerin ders programlarında jeoloji derslerine yer verildiği görülmektedir.
Jeolojiyle ilgili bu eğitimsel tecrübenin hangi süreçlerden geçtiği ve nerede akâmete uğradığı önemli bir soru olarak önümüzde durmaktadır. Bu kıymetli tecrübe değerlendirilmiş midir? Bu tecrübeye ilaveler yapılabilmiş midir? Niçin? Nasıl? Neden? vb. soruların cevapları nelerdir?
Netice itibarıyla eğitim tarihine kuru bir bilgi yığını ve arkeolojik malzeme gözüyle bakmaktan çok “malzemesi insan olan sürecin” keşfedilmeyi ve değerlendirmeyi bekleyen kıymetli tecrübeleri gözüyle bakmak hayati öneme sahiptir.
Zaman geçtikçe ileriye gidilebilmesi insanın yerinde muhasebe ve doğru muhakemesiyle mümkün olabiliyor vesselâm.