MANEVİ SOYKIRIMIN HİKAYESİNİ ÖĞRENMEK İSTEYENLER İÇİN
Cihan Çamlıca
Yazar D. Mehmet Doğan “1932: Dini İnkılap Yılı” adlı eserini beş bölüme ayırmış. Her bir bölümde Türk milletinin vazgeçilmez olan maneviyatına günün rejimi tarafından nasıl mızrak saplandığını anlatıyor. Kitabı ilk elinize aldığınız vakit, kapağında sizi “Cumhuriyet” ve “Son Posta” gazetelerinin birkaç küpürü karşılıyor. O küpürlerde dinin değiştirilemez özellikleri, kutsalları olan ezan ve Kuran-ı Kerim’e nasıl da müdahale edilmiş olduğunu görüyorsunuz. Yazar o dönemleri diktatörlüğü besleyen bir otoriterliğe mecbur edilen Türkiye’de nasıl bir “Sentetik Millet” oluşturulmaya çalışıldığını tarihten kanıtlar kullanarak gözler önüne seriyor. Rejimin diline doladığı aydınların yolu olan! “laiklik” dinin yegane koruyucusu olarak lanse ediliyor ve propagandası camilere kadar giriyordu. Celal Bayar’a göre laikliğin maksadı şuydu: “Laikliğin esas hedefi dini opluma tamamen unutturmaktı.”
Türk’ün yegane dini olan İslam ayaklar altına alınmıştı. Öyle demeseler de öyleydi. Onlar İslam dinini tamamen kaldırmak yerine onun sistemiyle oynadılar. Onunla adeta dalga geçtiler. Rejim artık kendisine fetva veren hocaları besliyor, hizmet etmeyenleri ise bir kenara atıyordu. “İdarenin istediği yolda yayın ve vaaz verilmesini sağlamak amacı ile mev’ıze listeleri aylık olarak Ankaradan isteniyor, talimat dışı vaaz verenler cezalandırılıyor ve istenilen türde vaaz ve hutbeleri içeren kitaplar yarışma yoluyla yazdırılıyordu.” Halk bu durumdan elbette haberdardı ve John Grew’in tesbitinegöre İslamlığın bir kenara atılması halka son derece ağır gelen vergilerden daha hoşnutsuzluk oluşturuyordu. Miladi 750’de başlayan İslam sayfası yırtılmış yerine bozuk kalemlerle yeni sayfalar açılmaya çalışılıyordu.
Osmanlı sonrası Türkiyesinin ne kendine mahsus güçlü bir plastik sanatları ne de musikisi ve edebiyatı olabilmiştir. Dini devletten ayıran ülkelerden farklı olarak İslamlıktan sıyrılan Türkiye’nin kendine özgü bir medeniyeti yoktur diyor John Grew.
Türkiyedeki laiklik Cumhuriyet’in ilk dönemlerinde pek laiklik değildir. Laiklik din ve devlet işlerinin birbirinden ayrılması, dinin devlete, devletin dine karışmaması demek iken Rejim hoşuna gitmeyen dini uygulamaları yasaklıyor, İslam’ın nasıl yaşanacağına karışıyor ve ibadetlerin nasıl yapılacağı hakkında keyfi kararlar veriyordu. Kurduğu Diyanet’e istediği gibi karışıyordu. Diyanet İşleri Başkanlığı, din ile ilgilenirken hademe-i hayrat misali imamlar gülünç bir şekilde başka bir teşkılata bağlıydı. Rejim, İslam dininin adeta gizli bir düşmanıydı. Onlara göre İslam, araplaşmak demekti. Hani o bize ihanet eden araplar varya onlardan olmak gibi (!). Ezan türkçeleştirildi, hutbeler türkçeleştirildi bununla yetinilmeyip namaz da türkçeleştirilmeye çalışıldı. Namazın türkçeleştirilmesiiçin Türkçe bir Kur’an gerekliydi. Mehmed Akif’e bunun için başvuruldu lakin rejimin amacını bilen Akif tamamladığı meali rejime asla teslim etmedi. Kendisine teklif edilen o dönem için çok yüklü bir miktar olan yirmi bin lirayı elinin tersiyle itti. Akif, yazdığı bir mektupta yazdığın şeyler ile mi bu gidişatın istikametini değiştireceksin diyenlere “En azından yolunda ölürüyüm ya…” diye cevap verdiğini anlatmıştı. Mehmed Akif’in durumu Salih Mirzabeyoğlu’nun şu örneğine ne kadar da benziyor: “Karıncaların savaşından bana kalan ders, başı koptuğu halde ısırdığı yeri bırakmayan karıncaların haliydi. İşte yol, işte yolcu…”1 Hakka tapan Mehmed Akif Hakkı karartanlara meyletmiyordu!
Dil devrimi diyorlar ismine, güya dili öz türkçeyeçevireceğiz diyorlardı. Bu, hayalden başka bir şey değildi. Dili değiştirince Avrupalı olacaklarını zanneden Batı mukallidi kesimler, ile dili değiştirince aydın olacağını zanneden kesimler hiçbir zaman Türkiye’yi ileriye taşıyamamıştır. II. Dünya savaşından yenik çıkan Japonya bile alfabesini değiştirmedi, lakin batıdaki çoğu devletten bile “batılı” oldu. Anlaşılan o ki: Rejim hiçbir zaman batının gelişimini kendine örnek edinmedi. Batı nasıl giyiniyorsa öyle giyinecek, batı nasıl yazıyorsa öyle yazacak, batı nasıl düşünüyorsa öyle düşünecektik. Ama iş gelişmeye gelince bulunduğumuz yerden daha geriye gitmeyi bir şekilde başaracaktık.
Kitapçı sayısı Harf İnkılabı’nın ardından hızla düştü. Osmanlı devletinin tebası kitap okuyordu. Harf inkılabıyla vatandaşın beyni yıkanmaya çalışıldı, bilgiden uzaklaştırılmak için sinsi bir faaliyetin kurbanı edildi. Bunun en büyük delili ise şu vahim sözdür: Hasan Ali Yücel diyor ki: “İnkılap’tan sonra okuyabilen grup sadece çocuklardan müteşekkildi. Yani artık yaşı ileri olanlar kitap okuyamıyorlar, çünkü yeni alfabeyi tanımıyorlardı.”
Türk musikisi ise yok edilmeye çalışılıyordu. Bunu anlatacak en güzel örnek şudur: Birgün Mustafa Kemal Antepli birinden saz dinler ve sonra der ki: “Bugün iptidai ilan edilmesi gereken bu saz, artık bizim meşk edeceğimiz bir çalgı olmadığını… Meraklılar bunu müzelik bir eşya olarak dinleyebilirler” der. Mustafa Kemal’in Anadolu halkının en önde gelen çalgısı olan sazı iptidai yani ilkel görmesi kelimelerle ifade edilecek gibi değil. Yani Batı gelişmiş Anadolu geri mi kalmış?
1932 Dini İnkılap yılı kitabı o dönemi merak edenler ve soruları olanlar için yararlı bir kitap. Yazar D. Mehmet Doğan meseleri çok derin şekilde incelediğinden bu yazıya hepsini sığdırmamız mümkün olmadı maalesef. Kısaca şunu söyleyebiliriz: Bazı Kemalistlerin zihninde “Hayatta en hakiki mürşit ilimdir” sözü sadece görüntüde kalmış “En hakiki mürşit Atatürktür” sözü ile yer değiştirmiştir.
Referans:
1.Salih Mirzabeyoğlu, Yaşamayı Deneme, Sf. 302