İlimlerin beraberliğine veya kaynaştırılması gerektiğine dair çok misal vardır. Zira bütün ilimlerin kaynağı birdir. Mesela İmam Malik’ten aktarılan bir ifade şöyledir: Men tafakkahe ve lem yetesavvafe fakad tefessaka ve men tasavvafe ve lem yetefakkahe fakat tezandaka ve men cemaa beynehuma fakad tahakkake. Kim fakih olur da tasavvufa yabancı kalırsa fıska düşer mukabilinde kim tasavvufa dalar ve fıkıh alanını ihmal ederse zındıklığa düşer. İkisini bir araya getiren ise kıvamını bulur ve amaca ulaşır. Bu terkibi dini ve dünyevi ilimler sahasında da kurabilir miyiz? Yani ikisini kaynaştırmak mümkün müdür? Fenni ilimler ile dini ilimleri nakli ilimler ile akli ilimleri buluşturmak mümkün mü? Evet! 19’uncu yüzyıldan itibaren bu trend güçlenmiştir. Lakin halen kat edilecek mesafeler vardır. Pozitivizm rüzgarlarının estiği dönemlerde Hüseyin Cisr Efendi bu kaynaşmayı savunmuştur. Risaletü’l Hamidiye kitabı buna natıktır. Yazı ve kitaplarıyla da bunu örneklendirmiştir. Oğlu Nedim Cisr ise serbest düşünce yani felsefe ile dini ilimleri bir araya getirmek için Kıssatü’l İman adlı eserini kaleme almıştır. Zihin ile afakı, Kur’an ile kainatı mezcetmek gerekir. Bediüzzaman onlardan mülhem olarak ‘vicdanın ziyası din ilimleri, aklın nuru da fen ilimleridir, bunlar birleşirse hakikat ortaya çıkar. Ayrılırlarsa birisinden taassup diğerinden ise hile ve şüphe neşet eder’ der. Okullarda, üniversitelerde Kur’ân ile birlikte Allah’ın isimleri olan fen ilimlerini birlikte ve mezcederek okutmalıyız. Anlaşılıyor ki Allah’ın Ademe talim ettiği isimler (Alleme Adem e’l Esma külleha/ 2. Bakara suresi, 31. Ayet ). Bütün her şeyi kucaklar ve kapsar. İsimler arasında ve delalet ettikleri arasında zıtlık yoktur. Nakli ve akli ve tecrübi ilimleri birlikte kuşatır.
Osmanlı döneminden beri maarifi ayağa kaldırmak için uzun gayretler ve mücadeleler verilmiştir. Bunların boyutlarından birisi de aksayan fenni ilimlerin ayağa kaldırılmasıdır ve bu suretle devletin bekasını garanti etmektir. Bunun için meraklar kamçılanmalı ve maksut ilimler sevdirilmelidir. O dönemin manevi atmosferinden dolayı insanlar insiyaki bir bizimde dini ilimlere yönelmişlerdir. Kitlesel olarak dünyevi ilimlere pek rağbet olmamıştır. Lakin Batı’nın gelişmesi karşısında açılan fark nedeniyle devlet eksikliğin farkına varmış ve tedbir alınması lazım geldiğini fark etmiştir. Reform layihaları düzenlense de bihakkın ve doğrudan ilmi gelişmelerle alakalı olarak yaraya neşter vuran çok az araştırma ve yönlendirme olmuştur.
Katip Çelebi dinin doğru anlaşılması konusunda bir mizan kitabı kaleme almıştır. Daha doğrusu Osmanlı öncesi ve sonrası Mizaniyat kültürü gelişmiştir. Şarani gibiler fıkıh konusunda bir Mizan kitabı kaleme almıştır. Katip Çelebi de Mizanü’lHak fi İhtiyari’l Ehak / En doğruyu bulmada doğru ölçü gibi kitaplar kaleme almıştır. Bu bir de ilimler arasındaki ilişkiler zaviyesinden yapılsa elbette bir eksik daha tamamlanmış olurdu. İnterdisipliner yani ilimlerin birbiri ile ilişkilerini ele almak eksik kalmış bir alandır. Taşköprüzade Mevzuatu’l Ulum gibi kitaplarıyla ilimlerin işlevine işaret etmiştir. Lakin Emevilerden beri seken bir alan ve ayak vardır. Bu ayakta Hıristiyanlar ve diğer din sahipleri öne çıkmış, etkin olmuşlar ve Müslümanlar da onlara muhtaç durumda kalmışlardır. Bu eksiklik bir türlü kapanamamıştır.
Mısır’a vali olarak atandığında bu eksikliği fark eden Şehla veya Kör Ahmet Paşa lakabıyla anılan Nişancı Ahmet Paşa olmuştur. Nişancı Ahmet Paşa riyaziyat ve matematik ve fenni ilimlerin önemi konusunda Ezher ulemasıyla ya da yerli ulema ile tartışmıştır. Onların bu alanda bibehre veya yaya olduklarını fark etmiş ve sitemini bildirmiştir. Matematik ve türevleriyle alakalı suallerine cevap veremeyen Ezher ulemasını paylamıştır. Onlar ise mazeret babından şöyle demişlerdir: “ Biz bu ilimlerin yabancısıyız…” Ezher’in büyük alimlerinin bu ilimlerden yaya olduğunu fark edince Paşa şaşkınlığını gizleyememiştir. Nişancı Ahmet Paşa öncesinde İstanbul, Anadolu, Arap diyarlarında yöneticilik ve valilik yapmış deneyimli bir bürokrattır.
Gelmeden Mısır hakkında hahişkar ifadeler duymuş, uzaktan ilim ve ulemasına hayranlık beslemiştir. Bilhassa Ezher’le alakalı müspet duyumlara sahiptir. Toynbee’nin de mehazlarından olan Tarihçi Ceberti bu Osmanlı valisinin maarif sahasında çığlıklarını ve çırpınışlarını tanık olmuş ve kayda geçirmiştir. Tarihçi Ceberti bu Osmanlı valisi hakkında şu ifadeleri kullanmıştır: ‘Fazilet ve meziyet erbabından ve riyazi bilimlere düşkün bir validir. ’ Valilik görevine atanması nedeniyle tebrikata gelen Ezher Şeyhi Abdullah Şebravi ve beraberindeki büyük ulema heyeti, vali ile bir araya gelirler. Vali müspet ilimler konusunu açar ama Şebravi ve beraberindeki heyet geri durur ve bu ilimlere vakıf olmadıklarını beyan ederler. Ezher şeyhi ve beraberindeki büyük alimlerin riyaziyata dair bir şey bilmediklerini itiraf etmesi Vali Nişancı Paşa’nın zoruna gider. Şebravi aynı zamanda Kale’daki Camii’de cuma vaazlarında bulunmakta ve hutbesini irat etmektedir. Ceberti’nin naklettiğine göre Nişancı Paşa ile Şebravi arasında şu konuşma geçer: “ Rum Diyarındaki duyumlarımıza nazaran Mısır ilimler ve faziletler menbaı ve diyarı olarak bilinir. Bu nedenle buraya gelirken aşk ve şevk doluydum buraya geldiğimde ise durumum tersine olduğunu gördüm. Mesele bir darb-ı mesele benzedi: Muaydi’yi görmektense duyman daha hayırlıdır. Buna mukabil Şebravi cevap sadedinde dile gelir ve şöyle der: “ Duyduğunuz gibi Mısır diyarı, fazilet menbaı ve ilim yuvasıdır.” Bunun üzerine vali atılır: ‘Hani nerede? Siz bu diyarın en büyük alimlerisiniz. Ben ilimlerle ilgili arzumu size açtım sizde sadra şafi bir şey bulamadım ve duyamadım. Sizin eğitiminizin gayesi fıkıh ve alet ilimleri ve mantık gibi bazı akli ilimlerdir. Halbuki asıl gaye ve amaç olan ilimleri kaçırmışsınız.”
Bunun üzerine yine Ezher Şeyhi Şebravi söz alır ve Ezher ulemasını şu sözlerle savunur: “ Ezher alimleri fıkhiyat alanına katkıda bulunacak oranda riyaziyatla meşgul olurlar. Miras, feraiz ve hesap konularında yardımcı olacak oranda riyaziyat konularına girerler ve işlerler.”
Burada görüldüğü gibi riyaziyat ilimleri asli ilim değil fer’i yani yardımcı ilim kategorisinde ele alınmaktadır. Bununla ilgili fıkhi bir kural şudur: Ma lem yetimmu’l vacibu illa bihi fehuve vacip. Yani vacibi tamamlayan ilimler de vaciptir. Lakin riyaziyat ilimleri asli ilimler kadar önem görmemiştir. Tali görülmüştür.
Ezher Şeyhi Şebravi savunmasına şöyle sürdürür: “ Ezher’de talebelerin çoğunluğu fakir ve yoksul kesimlerden gelmektedir. Taşradan ve uzak diyarlardan gelmektedirler. Riyaziyat, mühendislik, tıp, astronomi, kimya okumak pahalı bir alandır. Onların buna himmeti yoktur. Yoksul talebelerin buna güçleri yetmez. Bu ilimleri tahsil onların imkanlarının aşan bir keyfiyettir.” Kendilerini yani ulemanın alanını da şöyle savunur: Biz Ezher’in en önemli veya büyük alimleri değil sadece öne çıkanlarıyız. Talebelerin durumunu devlet kapısına arz ederiz. Talebelerin hizmetleriyle ilgileniriz.
Nişancı Ahmet Paşa buna mukabil şunları söyler: Vaktin ilimlerini öğrenmek de şer’i ilimler zümresindendir.
Bu tespit çok önemli bir tespittir. Şer’i ilimler yeni modern ilimleri de kapsar. Nitekim İsmail Raci Faruki, Gazali’den sonra himmetini sosyal ilimlerin İslamileştirilmesine vakfetmiştir. Psikolojik alanda Sudanlı akademisyen merhum Malik Babikir Badri, Müslüman Psikologların çıkmazı veya İkilemi adlı eseriyle bu alanda tashihe girişmiştir.
Zaten fenni ilimler şer’i ilimler kapsamında sayılmaktadır. Zamanla yoruma dayalı sosyal ilimlerdeki zemin kaymaları düzeltilmelidir. Bu ilimler yoruma tabidir ve doğru yorumla eğrileri ayıklanmalıdır.
Böyle sorumlu ve meraklı valilere ve devlet adamlarına ihtiyaç var. Şebravi’nin sunduğu mazeretlere rağmen Nişancı Ahmet Paşa dinlediklerinden tatmin olmamış ve Mısır alimlerinin riyaziyat ve tecrübi ilimler konusunda açığı kapatmalarında ısrar etmiştir. Nişancı Ahmet Paş’nın elinden yakalarını kurtaramayacaklarını anlayan Şebravi gibiler onu meşhur tarihçi Abdurrahman Ceberti’nin babası Hasan Ceberti ile tanıştırırlar. Hasan Ceberti sağdan soldan oryantalistlerin uğrak yeridir. Zira kimya ve riyaziyat ilimlerini bihakkın vakıftır. Aynı zamanda Ezher çıkışlıdır. Dünya ilimlerini ve ahiret ilimlerini kucaklamıştır. Böğründe nakli ve akli ilimleri ve tecrübi ilimleri cem etmiştir. Duyumları üzerine onunla buluşmakta sabırsızlık gösteren Nişancı Ahmet Paşa onu huzuruna celp etmek üzere bir buyruk çıkartır. Kale’de buluşurlar ve Paşa Hasan Ceberti’ye hayran kalır. Sonrasında mutat olarak haftada iki defa bir araya gelirler. Aradığını onda bulmuştur. Birlikte ilimlere dair mütalaa ve okumalarda bulunurlar. Paşa baba Ceberti hakkında şunları söyler: Mısır’da bu hocadan başka kimse ile görüşmeseydim bile bu bana değerdi.
Paşa, Ezher’in dünyadan ve dünyadaki gelişmelerden uzak kalmasını kabullenememektedir. Matematik veya mühendislik gibi ilimleri vaktin ilimleri arasında görmektedir. Sufilerin de buna benzer bir tabirleri vardır: Vaktin vacibini kuşanmak. Vaktin öncelikleri vardır. Mesela Gazali döneminde İsmaililerle ve batinilerle mücadeleyi farz-ı kifayeden farz-ı ayn mertebesine çıkarmıştır. Çünkü zamanın ruhu bunu iktiza eder.
Vali riyaziyat ilimlerinin öğrenilmesinin ibadetin sıhhatinin şartları arasında bulunduğunu da zikreder. Namaz ve oruç vakitlerinin girmesinin ve çıkmasının tayini, kıble istikametinin belirlenmesi, hilalin durumunu tayin gibi hususlar buna delildir. Ezher Şeyhi de valiye cevaben şunları söyler: Doğrudur bunlar farz-ı kifaye ilimlerdir. Şahsi düzeyde değil toplumsal düzeyde gerekli olan ilimler zümresindendir. Ezherliler ise bu konumda değiller ekserisi fakir fukaradır. Bu eğitimin altından kalkamazlar. Aralarında bu kabiliyete haiz çok az kimse vardır.
Nişancı Ahmet Paşa Mısır’da aradığını daha sonra Ezher Şeyhi olan Hasan Attar’ın şahsında bulmuştur. Onunla birçok güneş saati (mezavil)imal etmiştir. Bu saatlerle hem namaz vakitleri hem de günlük vakitler tayin edilmiştir. Şebravi ile Nişancı Ahmet Paşa arasındaki bu muhavere 1748 tarihlerinde geçmelidir. Bu hadisede göstermektedir ki Osmanlı bürokratlarının pozitif ilimlere ilgisi bilinenin çok fevkindedir. İlimler tarihiyle ilgilenen isimlerden Nelly Hanna ve Peter Gran gibilerinin tespitleri de bu yöndedir. Fuat Sezgin de son iki yüzyıl olmasaydı Müslümanlar atomu parçalarlardı demiştir. Elbette Osmanlı vilayeti olan Mısır ilimler kafilesi sıralamasında arkadan gelenlerdendir. Nişancı Ahmet Paşa hadisesi de ‘bizi Türkler geri bıraktı’ diyen Mısırlıları veya benzerlerini nispi de olsa bir cevaptır ve onları tekzip etmektedir.
Ezher’in modernist mensuplarından Abdulmüteal el Saidi, Vali Nişancı Ahmet Paşa ile Ezher Şeyhi Şebravi’nin Ezher’in fenni ilimlerdeki eksikliğini keşfetmelerine rağmen kalıcı bir reform ile niye bunu gidermediklerini sorar ve ve ilimler arasında kaynaşmayı sağlayamadıklarını dolayı onları takbih eder. Hallinde zorluk çektiği aritmetik meselelerinden birisinde baba Ceberti’nin yardımıyla meselenin üstesinden gelen Vali Nişancı Paşa geldiğinde baba Ceberti’nin elini öpeceğine dair kendi kendine söz vermiştir. Nitekim bir kürk hediye eder ve ellerine kapanır. Denildiği gibi ‘rütbetü’l ilmi a’la’r rütep/ rütbelerin en büyüğü ilim rütbesidir’. Bir benzeri manzara Cezayir’de yaşanmıştır. İlim ehline çok hürmet eden Şadli Bin Cedit ülkesinde öğretim görevlisi olarak bulunduğu ve konuşmalar yaptığı sırada Muhammed Gazali’nin ayakkabılarının bağlarını bağlamıştır.
Hasan Ceberti gibi alimlere ve Nişancı Ahmet Paşa gibi ilmi ve ilim ehlini seven kollayan idarecilere ihtiyaç izahtan varestedir. Bunlara çok ihtiyacımız var. Gelecek bu iki kanat arasında yükselecektir.
Mustafa Özcan