eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Parçalı Bulutlu
28°C
Ankara
28°C
Parçalı Bulutlu
Salı Az Bulutlu
26°C
Çarşamba Az Bulutlu
26°C
Perşembe Açık
27°C
Cuma Açık
30°C

Bir Musiki Adamı: Ahmet Çalışır(1966-….)

Bir Musiki Adamı: Ahmet Çalışır(1966-….)

Türk mûsikîsi geleneğinin geleceğe intikali noktasında çok önemli bir vazife üstlenen Konya’nın yetiştirdiği değerli insan, sanatkâr ve lider vasıflara sahip, yaptığı işin kıymetini bilen ve kıymete halel getirmemek için prensiplerinden asla ödün vermeyen sanatkâr duruşu kavi, muhabbet meşrep, usta bir icracı. Kendini ve ömrünü, İslam dininin ve ecdadın kutlu mirasına adamış vefakâr ve örnek bir sanatkâr. Sanatkâr olmak kolay değil. Çaba ister, gayret ister yoğun mesai ister. Kültür ve Turizm Bakanlığı Konya Türk Tasavvuf Musikisi Topluluğu ses sanatkârı Ahmet Çalışır’ı daha yakından tanıyalım.

           “Aslında ilginç bir tesadüf mü yoksa cilve-i Rabbânî mi desem bilmiyorum. Aralık ayının 17’sini 18’ine bağlayan gece yani Hz. Pîr’in vefat ettiği gece olan bir Şeb’i Arûs’da dünyaya gelmişim. İlkokul 1. Sınıfı bitirdim, karnemi aldım eve geldim, rahmetli annem karnemi gördü, ertesi gün de hakka yürüdü. Çok erken bir vefat, küçücük damla kadar bir çocuksunuz, anne sevgisine muhtaçsınız, saçlarınız okşanmamış, annenize naz yapamamışsınız, karne sevinciniz acıya dönüşmüş. Anne bir özlemdir doyamadığım ama ne yaparsınız ki takdir-i ilahi.”

              Annesi, dönemin tedavi imkânsızlıkları sebebiyle böbrek rahatsızlığından hayatını kaybetmiş, babası Hidayet Bey ikinci evliliğini yapmıştır. İlkokul sürecini ailesinin yanında geçiren Çalışır, sonrasında yatılı Kur’an Kursu’na kaydolmuştur. Annesinin vefatından sonra ‘küçük yaşta büyümek’ zorunda kalmış ve çocukluğunu tam manasıyla yaşayamamıştır. İlkokul mezuniyetinden sonra Kur’an Kursunda ikmal ettiği hafızlığı, onu biraz daha olgunlaştırmış aynı zamanda da etrafından ‘hafız ağabey’ muamelesi görmesine sebep olmuş ve çocuk yaşlarında küçük omuzlarına büyük sorumluluklar yüklenmiştir.

         Ahmet Çalışır’ın Allah vergisi mûsikî kabiliyeti ilkokulda öğretmeninin dikkatini çekmiş, bu kabiliyeti onu ders içi faaliyetlerde öne çıkarmıştır. Yine hafızlık yaptığı dönemde de ses güzelliği ile öne çıkmıştır. Hafızlık yıllarında kendisiyle hususi olarak ilgilenen Ahmet Büyüksakarya Hoca, mûsikîye ciddi anlamda başlaması hususunda kendisine öncü olmuştur.

         Çalışır, hafızlığını tamamladıktan sonra İmam Hatip Lisesine kaydolmuştur.

      ‘’ 1980 İmam Hatip Lisesi’ne başladığım yıllar. Okulda bir mezuniyet töreni var, sevgili Talip Hoca sunuculuğunu yapıyor. (Talip Hoca, Zekâi Kaplan’ın kayın biraderi) Daha sonra da Zekâi Kaplan’ın hazırladığı konser var. Zekâi Kaplan kim bilmiyordum. Kanun, ney, ud, bendir, kudüm gibi çeşitli enstrümanların bulunduğu mûsikî topluluğu ve bu topluluğun icraları beni çok etkiledi. Mezun olan ağabeylerden bir tanesi ney üfledi. Bu arada biz ağabeylerimizden hoca gibi korkardık. Onlar gözümüzde koca koca adamlar, hocalardı. Neyse birisi ney üfleyince, bu ses hoşuma gitti. Birisi de kanun çaldı. O zamanlar hâfızlık eğitimi alıyorsunuz, -ne demek enstrüman kullanmak- anlayışı yaygındı. O gün dedim ki “Ben bu neyi üflemeliyim” ve kararımı verdim. O gece rabbimden ney sazını icra etmeyi    lûtfetmesini niyaz ettim.

        Öğrencilik yıllarımın ikinci veya üçüncü yılıydı. Bir gün müdür muavinin odasının önünde nöbetçiyim. Müdür muavinin odasının yanında çift kapılı camlı bir sınıf vardı. İçeriden ney sesi geliyordu. Kapının önüne gittim dinliyorum. Meğerse kapının altındaki eşikten gölgem görünüyormuş. Tabi içeriden camdan da hoca beni görmüş, birden kapı açılıverdi. Ben gözüne ışık tutulmuş bir tavşan gibi öylece kalakaldım. “Ne dinliyorsun, içeri geç” dedi. İçeride neyi dinledim. Bu kamıştan nasıl ses çıkarıyor bu adam, içi boş bir şey diye düşündüm.

Aradan birkaç ay geçti, hoca beni takibe almış. Zekâi Hoca bir gün mesleki tatbikat koluna geldi. Hoca beni tanıdı. Onların oturmaları vardı, Salı günleri toplanırlardı. Hasan Çopur, Talip Arışahin, Cafer Büyükkeleş, Mehmet Emin Karataş gibi kişilerden oluşan bir grup var. Zekâi Hoca:

         -Oğlum salı  akşamı meşklere  geleceksin” 

         -Ben yurtta kalıyorum hocam nasıl geleyim?

         -Tamam ben konuşurum idarecilerle ” dedi. Haftada bir kere Salı günleri, ciddi mânâda  benim meşk oturmalarım başlamış oldu. Şimdi görüyorum ki sesi çok güzel, kabiliyeti olmasına rağmen tembel adamlara ders vermesi ne kadar zor bir işmiş. Zekâi Hoca da sabırla bunu yapardı.  Daha sonraki zamanlarda ney edindim. Şimdiki kayınpederim Hasan İhsan Çopur Hatay’dan kamışları toplar getirirdi. Ben de ondan bir ney aldım. Artık çalışmalarda hem ney üflüyor hem de okuyordum. Ciddi anlamda ilk mûsikîyle tanışmam Zekâi Hoca ile oldu. Üç sene kadar çalışmalar devam etti. Bu zaman zarfında her çalışmada on beş-yirmi tane veya en fazla kırk tane İlâhî geçerdik. Müziğe olan ilgisinin gittikçe arttığını gördüm. Bize aşıladığı bu oldu. Bendeki müzik olgusunu hocam oluşturdu.  Zekâi Hocam ile nazari dersler yapmadık. Ama hocam mûsikî aşığı, ufuk açan bir adamdı. Oturmalarda kudûm vururdu. Hem de okurdu. Bizler de okurduk. Bana bir defa okurdu ve ben onu hemen alırdım. Ama bizim grubumuz fazla tekrar isteyen bir gruptu. Hocam üşenmezdi, on defa da olsa okurdu.

                 Hocamın bende bıraktığı iz, mûsikîyle nasıl meşgul olunurdu. Ondan sonra ben bu alanda büyük üstatlarla oturup kalktım. Cinuçen Tanrıkorur, Niyazi Sayın, Necdet Yaşar, Bekir Sıtkı Sezgin, Kâni Karaca gibi üstatlarla oturup sohbet etme, müzik  yapma imkânı buldum. Hiç birisi Zekâi Kaplan gibi algı değişikliği yapmadı. Çünkü Zekâi Kaplan müzikle evli değildi. Şu soruyu sormak lâzım çok iyi müzik yapan birisi mi olmak gerek ya da müzik yapan çok iyi adam mı olmak gerek? Zekâi Kaplan müzik yapan çok iyi bir adamdı. Bu câmiada adam olarak saygı duyulabilecek kişi sayısı çok az.  Çalışmalarda hadi bir kâside okuyun dediği zaman, elini cebine atardı. Cebinde beş kuruşu vardı. “Hadi oğlum oku, neyse vereceğiz parasını” derdi. Hoca benimle hep bir ağabey gibi ilgilendi. Zekai Hoca ile tanışmam hayatımın dönüm noktalarından biridir.

        Sadrettin Özçimi‘nin delaletiyle ney üflemeye başladım. Kur’an-ı Kerim’i güzel tilavet etmek adına Allah uzun ömürler versin muhterem hocamız Hasan Hüseyin Varol’un ta’lim ve tilavet dersleriyle biraz daha derinleştik. Beraberinde sürekli ayin, musiki meşkleri, özel meşkler ve derslerle dolu dolu geçti. Lise yıllarından sonra Selçuk Üniversitesi Müzik Bölümüne devam etmemiz ve enstrümanımızın tanbur olması bizi musikiye biraz daha yaklaştırdı. Müzik bölümünün katkısının  olmadığını söylemek istemem ama alaylı olmak mektepli olmaktan daha önemli diye düşünüyorum. Daha sonra  Devlet Korosu tecrübesi ve İstanbul’da beş yıllık tecrübe, müzik açısından ciddi bir birikim sağladı. Hafız olmak Türk Musikisi sanatçısı olmak adına ciddi avantaj. Hamdolsun yetiştiğimiz çevrede etrafımızdaki büyüklerin doğru yönlendirmesiyle bu avantajı  iyi bir şekilde değerlendirdik. Erbabının malumudur işin neresinde olduğumuz.

              Mûsıkî aşkının tatmini ve acaba bir şey daha öğrenebilir miyiz endişesi ile -geçen sefer 2 satır öğrenmiştik bu gün 1 sayfaya çıkarabilir miyiz- diye uğraşırdık. Selahaddin abi bu konun üzerinde çok dururdu. Ve emin olun çok zor iklim şartlarında çalışmalar yapardık kar, kış demez çok soğuk gecelerde saat 1’lerde 2’lerde çatır çatır buzlu havalarda ağlaya ağlaya dağılırdık. Kimi zamanlarda bir bakarsınız dışarıda bir sis bir adım önünüzü göremezsiniz. Birimiz Konya’nın bir tarafında diğer birimiz başka tarafta oturur. Vasıta, ulaşım çok sıkıntılı… Ama bu güçlükler bir sonraki toplantıların olmasına mani olmazdı. Aşk olmayınca meşk olmaz hesabı. Bizde o zaman mûsikî aşkı, meşk, tedrisat, eğitim aşkı vardı. Mûsikî öğrenme aşkı vardı. Üstadlarımıza aşk derecesinde muhabbet vardı. Zaten şimdi belki de bizim jenerasyona birazcık manevi eğitim lazım ki, yapılan işte gurura kibre kapılmasın. Burada mûsikînin diğer sanat dallarından ayrıldığı önemli bir noktayı belirtmekte fayda var. Türk İslam sanatlarından her bir dalı mesela Hüsn-ü Hat, Tezhip, Minyatür gibi… Bu sanatların eğitim sürecinde hem bir sanat eğitimi hem de bir kişilik/adam eğitimi var. Çok kısa sürede öğrenciye icâzet vermezler. İnsan eğitimin tam ayrılma noktası burası. Bu alanlarda talebeye üstad icâzet vermek için belki 5-6 senelik bir süreye ihtiyaç duyar. Belki bu süre toplamda 10-15 seneye ulaşır. Kısa bir sürede ve kolaylıkla icâzet verilmez. Haline bakıyorlar, tavrına bakıyorlar, müktesebatı müsait mi, değil mi? bakılıyor ve bütün bunlardan sonra icâzet yazılıp veriliyor. Mûsikîde böyle değil. Mûsikîde adamın ayağının kayması çok kolay… İki eser öğreniyorsunuz sesiniz de biraz müsaitse iki kişinin önünde okuduğunuzda almış olduğunuz alkışı icazet sanıyorsunuz. Birden kişisel egolarınız ortaya çıkıyor… Ayağınızın kayması çok kolay oluyor. Bana göre şu andaki mûsıkî piyasasındaki en büyük sıkıntı icâzet müessesinin olmaması, müzisyen yetişiyor ama sanatkâr yetişmiyor. Ne kadar müzisyen yetiştiği de tartışılır. Yetişenlere bakıyorsunuz fıtri kapasiteleri bir yana, kişisel arazlarına çok ciddi mağlup olmuş insanlarla dolu piyasa. Bu alanda iyi bir kişilik eğitiminin, insan eğitiminin olmadığını düşünüyorum.

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.