Her şey sıvıyla dolu körpecik ciğerlerimize yakıcı bir havayı teneffüs etmemizle başladı. Öncesinde çok yabancısıydık, dünyanın havasının, suyunun, acısının ve tatlısının. İlahi takdirin bizleri yerleştirdiği o muazzam korunaklı ve besleyici ortamda, etrafımızda sudan rahat bir yatak, karnımız tok, keyfimiz yerinde, annelerimizin kalp atışlarının ahengiyle, yine o şefkat meleğinin doğmamış çocuğuna...
Güneşli, pırıl pırıl, masmavi bir gökyüzünün insanın içini ısıttığı, çiçeklerin rengârenk gülümsediği, kuşların cıvıldadığı güzel bir ilkbahar sabahıydı. Evin babası durumdan vazife çıkarmış ve eşini ve çocuklarını gezmeye çıkarmaya karar vermişti. “Hemen hazırlanın, gidiyoruz” dedi ve ufak tefek yiyecekler hazırlanıp, neşeyle çıkıldı evden. Birkaç yüz metre ilerdeki parka gittiler sevinçle, güle oynaya....
Ve demeli insan Suçlamaktan vazgeçerek ‘ben nefsime zulmettim ‘ … Zamanın çarkı içinde ahde vefayı unutan insan, yaşamını anlamlı kılacak şeylerden birer birer uzaklaşıyor. Mutluluğu zor gündemlere yükleyerek kendi varlığını tanıma, özünü kestirme işini erteliyor ya da yapmıyor. Oysa ruhun emanetçisi tarafından anlaşılmaya ne çok ihtiyacı var. Nefis muhasebesi insanı...