eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
İstanbul
Çok Bulutlu
7°C
İstanbul
7°C
Çok Bulutlu
Pazar Açık
8°C
Pazartesi Çok Bulutlu
11°C
Salı Yağmurlu
12°C
Çarşamba Hafif Yağmurlu
5°C

Garip Bir Hediye’nin Hikâyesi

Zihni YILDIZ

Birkaç gündür Refik Halit Karay’dan Memleket Hikayeleri dinliyorum. Keşke böyle bir teknoloji olsaydı, ne güzel olurdu değil mi? Kitabını okumak yerine yazarından bizzat dinleyebilseydik keşke. Bizimki boş ve hoş bir hayal işte. Rahmetlik, ben 2 yaşımdayken vefat etmiş. Anlattığı hikâyelerin geçtiği zaman dilimi daha da eski. Bundan 100 yıl önce memleketin dört bir köşesinden yaşanması muhtemel olayları hikayeleştirmiş. Özellikle tasvirlerine bayıldım. Hadiselerin geçtiği mekânı bir ressam titizliği ile öyle güzel tarif ediyor ki; rengiyle, kokusuyla, neşe ve hüznüyle gözünüzün önünde canlanıyor adeta.

Bu kitapta 18 hikâye var:  Yatık Emine, Şeftali Bahçeleri, Koca Öküz, Vehbi Efendinin Kuşkusu, Sarı Bal, Şaka, Küs Ömer, Boz Eşek, Yatır, Komşu Namusu, Yılda Bir, Sus Payı, Kuvvete Karşı, Cer Hocası, Garip Bir Hediye, Bir Saldırı, Ayşe’nin Yazgısı, Garaz. Her birinin sonuna tarih ve hikâyenin geçtiği mekânı not edilmiş. Bu yerler, Refik Halit’in hem meşrutiyet, hem de cumhuriyet döneminde sürgün hayatı yaşadığı şehirler. 

“Bir Garip Yolcu” olarak kitapta mahlasımıza uygun bir hikâye ile karşılaştık: Başlığı “Garip Bir  Hediye” Bu hikâyenin kendisi kadar arka planından da etkiledim, hüzünlendim. Bugün “garip” bir değişiklik yapacağım müsaadenizle. Hikâyeyi hikâye edeceğim.

Hediye gerçekten garip. Bir tıraş fırçası. Her ne kadar fildişi saplı, nakışlı, işlemeli de olsa tıraş fırçası nihayetinde. Hediye olarak bula bula bunu mu bulmuş? Kim, kime, neden, nerede hediye etmiş ki bu fırçayı? İşte tam bu noktada biraz duralım. Zira tabelada “Melal Durağı” yazıyor. 

Söz konusu fırça Büyük Savaş yıllarında; Mısır’dan Selanik’e, oradan da İstanbul’daki baba ocağına dönen bir Türk askerine Selanik limanında bir Yahudi tüccar tarafından hediye edilmiş. Satır aralarından dökülen acı gerçeği sen de fark ettin değil mi, sevgili genç okur kardeşim. Bir zamanlar (bir zamanlar dedimse öyle uzak değil, 100 yıl önce) Mısır da, Selanik de “Bizim Memleket”miş. Mısır’da askerlik yapan Feridun, Selanik üzerinden eve dönüyor. Selanik İstanbul’un deniz yolu ile giriş kapılarından biri imiş o zamanlar. Şimdiki zamanda biz burnumuzun dibindeki küçücük Meis adasının davasını güdüyoruz. Hey gidi yıllar hey. Nereden nereye?

Pekiii, bayram değil seyran değil; enişte bey, asker Feridun’u niye öpmüş? Üstüne üstlük bir de fırça hediye etmiş? Niyesini Refik Halit’ten dinleyelim:

…. Feridun, Mısır’dan Selaniğe dönüyordu, limana demir atmışlardı. Yolculardan kılıksız bir ihtiyar Yahudi, güvertede dünyadan habersiz, hırs ve heyecan içinde eşyalarını istif etmekle meşgul iken vincin altına girmiş ve tam o sırada demir kancadan kurtulan bir iri denk olanca ağırlığıyla herifin başına inerken o, eşi bulunmaz bir çeviklikle hemen fırlamış, kucaklayınca Yahudi’yi ölümden kurtarmıştı. Fakat yük Feridun’un tam omuzunun yanından asker kaputunu yırtarak geçmişti. Kendine gelen Yahudi eşyalarının arasından bir kocaman kutu açmış, sıra sıra dizilmiş traş fırçalarından bir tanesini ayırmış ve ona …. hediye etmişti.  Bir de dalga geçer gibi “Değerlidir, kadrini bil, sakın atma, zamanında işine yarar” demişti. 

Feridun 3 sene daha o cephe senin, bu cephe benim askerlik yapmış, hediye fırça da bavulun dibinde onunla birlikte dolaşmış. Tıraşa fırsat buldukça kullanmış. Uzun savaş, esaret ve felaket döneminden sonra yorgun bir savaş gazisi olarak İstanbul’a dönmüş. Yarı sakat, işsiz, parasız kalmış, Serencebey yokuşundaki evleri dâhil bütün mallarını, eşyalarını satmış, Ahırkapı Feneri arkasındaki çukur ve rutubetli semtte ömür çürütmeye başlamış. 10 yıl sonra bir dilim ekmeğe muhtaç durumda iken Yahudi’nin sözleri aklına gelmiş, “belki bir umut” diye elinde fırça, Kuyumcular Çarşısının yolunu tutmuş. Hikâyeyi orijinal metninden okumanızı teşvik etmek için böyle kesik kesik yazıyorum. Şu hâle bakar mısınız? Koskoca Cihan İmparatorluğunun içler acısı hâline? Savaş gazisi bir asker yokluk ve yoksulluk içinde çırpınıyor. Refik Halit’ten dinleyelim: 

Bir aralık içine öyle bir hüzün, bir ümitsizlik doldu ki hemen oraya çökmek ve ağlaya ağlaya erimek, tükenmek istedi… Aslında aylardan beri dertler, tasalar içinde garip bir baygınlık gelip çatıyor, yüreğinde bir erime, tükenme seziyordu; bu belki bir kalp bozukluğuydu, beklenmeyen bir zamanda ölebilirdi. Ne iyi olacaktı. Keşke şimdi, şuracıkta düşüp kalsaydı, kurtulsaydı…   

Allah böylesi bozgun günlerini bu millete bir daha yaşatmasın. Tek ümidi elindeki kullanılmış tıraş fırçasına iyi bir değer biçilmesi. Ama buna kendisi bile ihtimal vermiyor:  “Buna bir değer verebilmek için insan ya deli olmalı, yahut kendisi gibi artık, açlık ve yoksulluk içinde aklını yarı kaybedip hayallere kapılmış bulunmalıydı.”

Utana sıkıla girdiği küçük kuyumcu dükkanındaki keten önlüklü, kart, kırçıl kuyumcu fırçayı eline alıyor, evirip çeviriyor, sallıyor, tırnağı ile kazıyor ve acı gerçeği kahramanımıza söylüyor: “Beş para etmez, mezat malında eşi çok!” Akşam eve geldiğinde yoksulluğun bütün ağırlığını yüreğine bir tortu gibi çöktüğünü hissediyor ve anacığına “..boş yere hülya kurmuşuz!…” diyor kısaca.

Ana oğul ömür sürdükleri ıslak ve iç karartıcı evlerinde solucan gibi kıvrılarak yatmadan önce elinde fırça yukarı odaya çıkıyor. Bir sarnıç kadar kapanık ve ıslak mahallesinden, denizin öbür yakasına, Kadıköyü’ne bakıyor hevesle. Birden kızıyor. “…elini cebine soktu; haftalardan beri kendisinde hiç olmazsa ufak bir değer var sayarak bütün ümitlerini bağladığı hediye onu sanki yakıyordu… Kıllarından yakalayıp pencereden uzattı; aşağıda kale duvarına yakın bir iri yalak taşı vardı; ortasına nişanladı, parmağını sokmuş bir akrebi silker gibi hızla attı…”

İşte bu noktada işin rengi değişiyor. Mutlu sonla biten filmlere ilham kaynağı olacak gelişmeler yaşıyor Gazi Feridun. Meğer fırça gerçekten değerli imiş. Meğer Yahudi gümrükten mal kaçırmak için böylesi akla gelmeyen bir hileye başvurmuş, Tıraş fırçasının sapına tanesi 1000 lira eden iki pırlanta elmas koymuş. Feridun yalakta iki mavi göz gibi pırıl pırıl yanan elmasları kapmak için merdivenleri dörder dörder atlayarak aşağı koşuyor, bütün gece gözüne uyku girmiyor, alaca karanlıkta bir gün önce uğradığı dükkânın önüne geliyor. Kart ve kırçıl kuyumcu bu sefer müjdeli haberi veriyor: “Temiz maldır, alıcısını bulursa iyi para eder….” 

Bu hikâyenin sonunda gökten üç elma yerine iki elmas düşmüş. İkisi de Gazi Feridun’a anasının ak sütü gibi helalinden nasip olmuş. O ermiş muradına, biz çıkalım kerevetine. 

Vesselam…

Yorumlar

  1. Hacı Ahmet Yıldız dedi ki:

    Hikayeden hikaye üretmek de ancak “bir garip yolcuya” yakışırdı üstadım. Yüreğine, kalemine sağlık. Daha önce de okumuştum bu hikayeyi. Geri dönüp bakınca derin bir ahhh çektiğimiz yıllara gidip geliverdik sayenizde. Selam ve dua ile efendim. Sağlıcakla kalınız.