Malum olduğu üzere Divan şiirinin en küçük yapı taşı beyittir. Bu terim, kökenini Arapça “beyt” kelimesinden alır; sözlük anlamı ise “ev”dir. Şiirde iki mısranın bir araya gelerek anlam bakımından bütünlük oluşturması, tıpkı bir evin duvarlarının, o evin çatısı altında birleşmesi gibidir. Bu yüzden, iki dizelik bu yapıya “beyit” adı verilmiştir.
Aruz vezniyle yazılan beyitler, özellikle gazel gibi bazı nazım şekillerinde anlam yönüyle bağımsız olabilir; her beyit kendi içinde küçük bir dünya kurar. Buna karşılık kaside ya da mesnevi gibi nazım türlerinde beyitler, bir zincirin halkaları gibi manaca birbirine bağlı olabilir. Böylece beyit, bazen tek başına bir hakikati dile getirirken, bazen de büyük bir anlam bütününün parçası olur.
Bu yönleriyle bakıldığında aslında her bir beyit, farklı mana bahçelerine açılan kapıdır. Bu kapılardan birinden içeriye adım attığımızda bambaşka bir güzellik karşılar bizi. İşte bunlardan biri de Diyarbakırlı Saîd Paşa’ya ait şu anlamlı beyittir:
Vakt-i ikbâlinde kâsırdır ricâlin himmeti
Mürtefî oldukça şemsin sâyesi maksûr olur
“İkbal zamanında (makam ve mevki sahibi olunduğunda) insanların ihsanı az olur. Güneş yükseldikçe gölgesi kısalır.”
Bu beyit, yalnızca eski bir divan edebiyatı zarafeti değil; insanlık hâline dair, yüzyıllar boyunca değişmeyen bir gerçeğin derin bir ifadesidir. İnsan, çoğu zaman arzuladığı hedeflere ulaşmak için gece gündüz çaba sarf eder; bir mevkiye, bir unvana, bir makama ulaşmak için mücadele eder. Fakat çoğu zaman, ne yazık ki bu varılan bu nokta bir son durak gibi algılanır. Başarı elde edilince, mücadele sona erer gibi düşünülür. Oysa gerçek çaba tam da o noktada başlar; çünkü en büyük uğraş, ulaşılan zirvenin ardından elde edilen güçle ne yapılacağı ve bu gücün nasıl kullanılacağıdır.
Günümüz dünyasında bu hal kendini daha da bariz bir şekilde hissettirir. Nice genç vardır ki, öğrencilik yıllarında azmiyle parmakla gösterilen nice genç, hayalini kurduğu üniversiteye kavuşunca hedefine varmış gibi rehavete kapılır ve yavaşlar. Benzer bir hâl, iş hayatında da görülebilir. Yıllarca emek verip yükselmeyi bekleyen biri, terfiyi aldıktan sonra yavaş yavaş günü kurtarmanın yollarını aramaya başlar. Çaba, hedefe ulaşıncaya dek kıymetlidir onlara göre. Oysa asıl başarı, bir yere gelmek değil; oradayken de ilk günkü sorumluluk bilinciyle çalışmaya devam edebilmektir. Hatta belki daha fazla.
Tam da bu noktada beyitteki güneş teşbihinin ne kadar derin bir mana taşıdığını daha iyi anlarız. Güneş, gökyüzünde yükseldikçe ışığı artar; evet, daha görkemlidir artık… Ama bir yandan da o yükseldikçe gölgesi küçülmeye başlar. Bu fizikî olgu, aynı zamanda insana dair bir gerçeğe de işaret eder. Nitekim insan da yükseldip erişilmesi güç bir konumlara vardıkça, kimi zaman çevresine olan müsbet etkisi azalır; etrafın aolan mesuliyetini unutur ve yavaş yavaş sadece kendi yörüngesinde dönmeye başlar. Yükselen güneşin gölgesi kısalınca sayesinde daha az insan serinler.
Oysa güç, makam ve ikbal; tek başına bir amaç değil, gölgesinin düştüğü yerlere hizmet için bir araçtır. Çünkü asıl kıymet, yükseklerde olmak değil, oradan aşağıya daha çok ışık yayabilmekltir.
Varlık tek başına bir anlam taşımaz; esas olan, bu varlığın başkalarına sağladığı fayda ve oluşturduğu çarpan etkisidir. Bir değer, paylaşıldıkça çoğalır; insanın gerçek büyüklüğü, etrafına kattığıyla ölçülür. Elbette, metnin genel düşüncesini toparlayan, anlamlı ve etkili bir bağlayıcı son cümle şu şekilde olabilir: Bu yüzden unutulmamalıdır ki, kalıcı izler bırakmak isteyenler için asıl mesele, neye sahip oldukları değil, sahip olduklarının kimlere ve nasıl dokunduğudur.