Dedem rahmetlik çocukları çok severdi. Keşke biz de onu o kadar sevebilseydik… Anlayamadık… Hep kötü davrandık. Kötü davrandığımızı veya en azından kendimin kötü davrandığını daha yeni yeni anlayabiliyorum…
Henüz dört-beş yaşlarındaydım. Dedem her gün beni çocuk parkına götürürdü. Salıncağa biner, kayıncakta geçirirdim saatlerimi. Arada bir bana ‘hadi gidelim’ derdi; duymazcadan gelip oynamaya devam ederdim. Bazen ilaç saatinin geldiğinden, bazen başının döndüğünden, bazen küçük abdestinin sıkıştırdığından bahsederdi. ‘Bana ne!’, ‘Sen git!’, ‘Defol başımdan beee!’ gibi ifadelerle tepkimi gösterir, şansımı sonuna kadar zorlardım. Sonunda kolumdan tutardı ve beni çeke çeke götürürdü. Ben de durmadan küfrederdim ona. Beni çocuk parkına getirdiği için teşekkür etmek mi?.. Hiç gelmezdi aklıma…
İlkokula başlamıştım. Yolumuzun üzerinde bir deli vardı. Bir musallat olunca bir daha dayak yemeden kurtulamazdık elinden… Dedem beni çok düşünürdü ve başıma bir şey gelmesin diye üzerime titrerdi. Her okul çıkışında almaya gelirdi. Bir süre sonra onu karşımda bulmaktan sıkılmıştım. Ters davranmaya başladım, ama benim tersliklerime rağmen beni almaya gelmekten o hiç sıkılmadı. Bazı arkadaşlarımın ‘Aaa… Yine deden gelmiş’ demesine çok alınır, aşağılandığımı hissederdim. Dedemi gördüğüm halde yanından hızlıca geçer giderdim. Yaşlı ya… Bana yetişemezdi. Ara sıra arkama bakar, onun nefes nefese bana yetişmeye çalıştığını görürdüm. ‘Pis moruk!’, ‘Yaşlı bunak! Elinden bir kurtulamadım.’ gibi sözler söyler, hatta bazen bunları yüzüne de bağırırdım.
Ortaokula başladığım sıralarda dedemin yemek yemesine takmıştım. İki de bir üzerine döküyordu. Ben de ona ‘Dikkatli ye de üzerine dökmesene!’ diye bağırıyordum. Bana ‘Ellerim titriyor çocuğum, ne yapayım!’ diye cevap verince ben de ‘Kaşığı sıkı tutarsan titremez!’ diyerek susturuyordum onu.
Lise döneminde daha bir gıcık olmaya başladım. Sık sık bana nasihatlarde bulunuyordu, ben ise nasihattan hoşlanmıyordum. Düşünebiliyor musunuz, üzerime giydiğim kıyafete kadar karışıyordu. Herkesin annesi babası karışır, bizde dedemiz karışıyordu. Vay efendim, üşürmüşüm… ‘Sana ne be dede! Üşürsem üşürüm. Hem beni kendin gibi görüyorsun? Genç adam üşümez!’ diye diklenirdim. Cevap vermezdi, ama başını sallayarak ‘Seni gidi cahil çocuk!’ diye içinden geçirdiğini hisseder ve ayrı bir gıcık olurdum.
Bazen televizyon başında, bazen baş başa oturmuşken bir konudan sohbet açılır, hemen ardından tartışmaya başlardık. Demode, günü geçmiş, abuk subuk bilgileriyle aklınca bana doğru olanı göstermeye çalışırdı. Hiç altta kalır mıyım? Kesinlikle beni aşağılamasına müsaade etmez, tam tersine ben onu aşağılardım.
Bir gün dişi ağrır, bir gün başı, bir gün karnı. Bir gün başım dönüyor der, sonra bir bakmışsın kabızlıktan yakınır. Bazen göğsünü tutar, bazen nefesim daralıyor der, ardından sayısını hatırlayamadığım miktarda ilaç içerdi. Onu öyle ilaç içerken gördükçe ‘Yahu dede, turp gibisin. Bu kadar ilaç içmekle kendine fayda sağladığını mı sanıyorsun?’ derdim.
Çalışmaya başladığım sıralarda yine bana nasihat etmeye kalktı. İnsanlara, hastalara nasıl davranmam gerektiği konusunda bir şeyler söyleyip duruyordu. Çok bunalmıştım. Bir gün patladım ve ‘Sana kadar mı biliyoruz yahu dede!’ diye bağırdım. O günden sonra bir daha bana nasihat etmeye kalkmadı. Kurtulmuştum…
Evlendiğim sıralarda olanlar, çocuklarım dünyaya geldiğinde karışmaları, günlük yaşadıklarımı evde anlattıkça verdiği tepkiler, oturması, yatması, kalkması, yemesi, içmesi, tuvalete girişi, çıkışı, uyuması, horlaması, kısaca her şeyiyle batıyordu bana. Sonunda uzak durmaya, fazla görüşmemeye, muhatap olmamaya karar verdim. Ancak o şekilde başım rahata erebilmişti.
Zamanla çocuklar büyüdüler, evlendiler, çoluk çocuğa karıştılar. Dedem de rahmetlik oldu bu arada. Çok üzüldüm mü? O da bana kalsın.
Büyük torun dört beş yaşlarına geldiğinde dedem gibi ben de onu parka götüreyim dedim. Gelin müsaade etmedi. Oğlanla yaptıkları bir tartışma sonunda ancak izin çıkabildi. Dışarı çıktık, torunuma bir şey olursa diye de bir taraftan endişe ediyor, elini sıkı sıkı tutuyor, durmadan çekmesine rağmen bırakmıyordum. Sonunda öyle bir çekti ki eli kurtuldu. Karşıma geçti, kollarını göğsünün üstüne koyup bağırdı:
“Sana elimi bırak diye yüz bin defa söylemek zorunda mıyım moruk!”
Hissiyatımı anlatmaya gerek var mı? Yeni nesil, ne olacak! Hep ahlaksız yetişiyorlar. Bizim torunun da ağzı bozulmuş, ne yapalım… ‘Oysa biz annemize, babamıza, dedemize, ninemize karşı ne kadar saygılıydık!’ diye düşündüm. Bir tokat atasım geldi, neyse ki atmadım. Sonraki süreçte de torunlarla ilgilenmek hiç mi hiç içimden gelmedi. Böyle saygısız torunlarla uğraşıp da ne yapacaktım ki!..
Bir gün çürük dişimi çektirmiştim. Ardından iltihap yaptı. Çok acıyordu. Diş doktoruma gittim. Bana iki üç çeşit ilaç önerdi. Önceden kullandığım birkaç ilaç vardı, bir de bunlar olunca ilaçlarım bir poşeti doldurur hâle gelmişti. Tam da yanağım şişmişken torun torba çıkıp gelmez mi?.. Hemen ilaçlarımı sakladım, yanağımı elimle kapattım. Görmelerini istememiştim. Dedemin o yapmacık (!) hastalıkları aklıma gelmişti. Gerçi benim hastalığım gerçekti, ama inanmazlar, kötü söz söylerler diye korktum.
Bugünlerde yemekleri üzerime dökmeye başladım, neyse ki torunlarla beraber yaşamıyorum. Yaşasam da ne olacak ki!.. Ben dedem gibi değilim! Gerçekten elim titriyor. Bir yerlerimin ağrımadığı gün olmuyor, ama gerçekten ağrıyor.
İlaçlarımın sayısının giderek arttığını söylemiştim. O konuda da çok titiz davranıyorum. Doktorlarıma ısrarla soruyor ve onlar da ısrarla kullanmam gerektiğini söylerlerse ancak o zaman kullanıyorum. Dedem gibi her elime geçeni yutmuyorum yani!..
Dedemle tartıştığım gibi hiç bir zaman torunlarımla tartışamadım, onlarla görüş alış verişinde bulunamadım, onlara nasihatlar edemedim. Doğrularım çoktu, ama dedemin o saçma sapan (!) fikirlerine karşı verdiğim tepkiyi torunlarımın benim fikirlerime, nasihatlarıma vermelerinden endişe ettim.
Şimdiki nesil bir farklı. Ağızları çok bozuk. Saygısızlar. Durdan sustan anlamıyorlar. Laf dinlemiyorlar. Burunlarının doğrultusuna gidiyorlar. Onların geçtiği yollardan bizim de geçtiğimizi idrak edemiyorlar, edebileceklerini de sanmıyorum ve çok üzülüyorum. Benim yaşıma geldiklerinde anlayacaklar, ama o zaman iş işten geçmiş olacak!
…
Ne kadar kötü bir insanmışım, değil mi?..
Neyse ki buradaki ben, ben değilim ve yazdıklarımın hiçbirini yaşamadım. Büyüklerime karşı belki hatalarım oldu, ama Allah’a şükürler olsun ki bu boyutta olmadı hiç bir zaman. Büyüklerine karşı böylesine hatalar yapan, hatta çok daha fazlasını yapanları eminim ki etrafınızda görüyorsunuzdur. Daha vahim bir tabloyu canlandırmaya kalemim, edebim, cesaretim yetmedi… Öyle sanıyorum ki çocuklar ve gençler, yaşlanmadıkları sürece yaşlıları tam olarak anlayamayacaklar. Ama şunu iyi bilmeliler ki gelecekte, şu anda önlerinde duran yaşlı numunelerinden biri olacaklar, eğer Allah yaşamayı nasip ederse…
Çok güzel olmuş hocam eline kalemine sağlık