eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Açık
30°C
Ankara
30°C
Açık
Cuma Açık
32°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
32°C
Pazar Az Bulutlu
31°C
Pazartesi Açık
31°C

Yusuf DURSUN

1949 Yozgat doğumlu olan Yusuf Dursun, Yozgat Öğretmen Okulundan sonra Erzurum Eğitim Enstitüsü Türkçe Bölümünü bitirdi. Yurdun çeşitli il ve ilçelerinde 42 yıl Türkçe/Edebiyat öğretmenliği yaptı. Şiir dalında birçok ödülü bulunan yazarın bazı şiirleri ders kitaplarına girmiş, bazı eserleri de İngilizce, Farsça, Arapça, Azerbaycan Türkçesi, Malayca, Boşnakça ve Arnavutçaya çevrilmiştir. 2009 ESKADER (Edebiyat Sanat Kültür Araştırmaları Derneği) ÇOCUK EDEBİYATI; 2015 DİVANYOLU dergisi YILIN ŞAİRİ ödüllerinin sahibi olan Yusuf Dursun, eserleriyle Türk edebiyatına hizmete devam etmektedir. Eserlerinden bazıları: Şiir: Aşk İsterse, Benim Babam Biricik, Önce Vatan, Yüreğim Kuş Olunca. Masal: Masal Doktoru serisi (3 kitap), Kuş Topu, Uçan Ayakkabı, Minik Serçe. Çocuklar İçin Dinî Hikâyeler Tatlı mı Tatlı Duam Kanatlı, Kutlu Günlerim Mübarek Gecelerim. Roman: En Gür Seda - İstiklal Marşı, Anadolu Fatihi Sultan Alp Arslan, Bir İncidir İstanbul, Çocukluğum Sobe, Cennet Kapısı Çanakkale, Fatih’in Kanatları, Beyaz Ufuklara, Dostumuz Hayvanlar serisi (5 kitap) Bir Destandır 15 Temmuz, Savrulan Yıllar.

    Yarın Çok Geç Olabilir

    Yusuf DURSUN

    2020 yılı verilerine göre dünyamızda yaklaşık sekiz milyar insan yaşıyor. Dile kolay, aynı anda sekiz milyar insan nefes alıyor, konuşuyor, yiyor, içiyor, seviyor, seviliyor ve adım adım kaçınılmaz sona doğru ilerliyor.

    Tek başına okyanusta bir damla bile olamayacak insanoğlu, acaba neden kendini bir diğerinden üstün görüyor? Neden bütün güzellikleri kendine layık görürken bir başkasına hayat hakkı bile tanımıyor? “Hayat hakkı” dediğimiz kavramın yüce Allah tarafından herkese -ama herkese- eşit oranda verildiğini neden anlamak istemiyor?

    Zaman dediğimiz acımasız çark, her saniye ihtiyar dünyanın yüzüne bir kırışık daha atarak dönmeye devam ediyor. Koca dünya anbean biraz daha yaşlansa da her yeni nesil, bütün canlılığı ve tazeliğiyle hüküm sürüyor. Baş döndürücü bir hızla ilerleyen teknoloji, insanoğluna yepyeni imkânlar sundukça insanlar, özellikle de gençler, daha rahat, daha kolay, daha ucuz (mümkünse bedava) bir hayatın peşine düşüyor.

    Dünya, önüne geçilemeyen bir hızla değişse bile değişmeyen bir şey var: İnsanoğlunun, iyiliğe ve kötülüğe olan meyli. Evet, Hazreti Âdem’den beri bu böyle. Kabil, içindeki kötülüğe uyarak kardeşi Habil’in katili oluyor. Habil, kardeşinin zulmüne uğrayarak mazlumlar defterinin ilk sırasına adını yazdırıyor.

    Cahiliye devrinde, kız çocuklarını diri diri toprağa gömen babaların ruh hâlini hep merak etmişimdir. Acaba onların vicdanı var mıydı? Canından can, kanından kan taşıyan o mini minnacık yavruları hayattan koparmak hakkını kimden alıyorlardı? O günahsız sabilerin tek suçu kız olarak dünya gelmekse, onu doğuran ana da bir zamanlar minicik bir kız çocuğu değil miydi?

    Şimdi soruyorum size: Cahiliye döneminde kız çocuklarını diri diri toprağa gömen zihniyetle, 21. yüzyılın ilk çeyreğini yaşadığımız şu yıllarda, mesela henüz 16 yaşında genç bir kız olan Giresunlu Sıla’nın 16 Şubat 2022 tarihinde, eski nişanlısı tarafından hunharca katledilmesi arasında bir fark var mıdır? Zavallı çocuğun çığlıklarının katil zanlısını zerrece etkilemediği belli. Ya, olaya şahit olan babaannenin çığlıklarına ne demeli? Komşuları bile harekete geçiren bu canhıraş çığlıklar belli ki katil zanlısının vicdanına zerre kadar tesir etmemiş.

    Sonuçta olan oluyor ve gencecik bir kız çocuğunun büyük ümitlerle başlayan hayat yolculuğu, toprağın kara bağrında son buluyor; hırsın, aç gözlülüğün, bencilliğin, öfkenin kurbanı olan katil zanlısı ceza evini boyluyor. Olayı basından öğrenen milyonlar; üzülüyor, kızıyor, katilden ve onun gibilerden nefret ediyor ve şu ortak cümleyi dillendiriyor: “Kadına şiddet son bulsun!” Çok yerinde bir söz. Ama nasıl olacak bu?

    Hayatının henüz baharında dalından koparılan Sıla’nın ve onun gibi yüzlerce genç kızın da ailesi vardı. Kim bilir nasıl sevinmişlerdi kızları doğduğu zaman. Onun cennet kokusunu nasıl da çekmişlerdi içlerine. Onunla beraber emeklemişler, onunla beraber yürümeye başlamışlar, onunla beraber düşe kalka büyümüşlerdi. Her şeylerini önüne sermişlerdi gül yanaklı kızlarının. Nihayet genç bir kız olmuştu yavruları. Genç ve güzel bir kız. Onun da duyguları vardı, onun da yüreğinde bir şeyler kıpır kıpır etmeye başlamıştı. “Denizler durulmaz dalgalanmadan” misali sular durulup evlilik yolunda ilk adım atıldığında eminim anne babaların içine hüzünle karışık bir mutluluk duygusu yerleşmişti.

    “Daha dün bebek yaşında,

    Bugün duvağın başında.

    Hüzünlerin gözyaşında,

    Hayallerin beyaz tülde…

    Sendin evin göz bebeği,

    Sendin evin kelebeği,

    Annesinin kır çiçeği,

    Solma sakın yaban elde.” diyen şair de bu duyguları yaşamış olmalıydı.

    Evladının tırnağı taşa değse kahrolan anne babaları düşünün. Ve aynı anne babaların insanı kahreden o acı sonla karşılaştıklarını hayal edin. Kelimeler tükenir burada. Yürek daralır, kalp sıkışır, hayatın tadı tuzu kalmaz. Hayatın tadı da tuzu da ellerinden uçup gitmiştir çünkü. Vakit sabır, vakit dua vaktidir. Vakit, aynı zamanda kadın cinayetlerine çare arama vaktidir. Nedir bu çare?

    Kadın cinayetlerinin kurbanları saymakla bitmez ki. En çok da boşanmış ya da boşanma aşamasında olan kadınlar… Evlenmeden önce, hatta evliliğin ilk dönemlerinde eşinin etrafında pervane olan erkek, ne oluyor da birden bire eli kanlı bir katile dönüşüyor? Aradan ne geçiyor da tebessümün yerini asık bir surat, sevgiyle bakan gözlerin yerini içinden ateşler çıkan bir bakış, güzel sözlerin yerini hakaretin hatta küfrün bin bir çeşidi alıyor? Nasıl oluyor da ilk zamanlar sevgiye ve aşka açılan eller, demirden bir yumruğa dönüşüyor? Söylemeye dilim varmıyor ama cicim aylarında eşine sunduğu çiçeği tutan eller, hangi hakla ölüm kusan bir silahı o zavallı kadına doğrultabiliyor? Nasılları ve niçinleri birbiri ardına sıralıyor fakat bir sonuca varamıyoruz.

    Kadına şiddet her zaman fiziksel olmuyor. Öyle şiddet çeşitleri var ki muhatabına ölümden beter bir acı veriyor. Sürekli aşağılanan, hor görülen, hiçbir konuda söz hakkı verilmeyen kadınları düşünün. Ve onların dramını tahmin etmeye çalışın. Tek çare olan boşanmaya karar vermenin bile mümkün olmadığı bir hayattan bahsediyorum. Ne kadar zordur böyle bir hayat. Zor da olsa bir çaresi yok mudur bunun?

    Siz de benim gibi bu işin ancak eğitimle çözüleceğine inanıyor olabilirsiniz. Fakat ben, bu tür zalimlikleri yapanların içinde çok iyi eğitim almış kişilerin de olduğunu gördükçe mevcut eğitim sisteminin yeterli olmadığını düşünmeye başladım. Kırk yılı aşkın eğitimcilik tecrübemin sonunda vardığım nokta şu oldu: Sadece maddî ihtiyaçların iyileştirilmesini amaçlayan eğitim yeterli olmuyor. Elbette buna da ihtiyaç var ama maddiyatı hayatın merkezine alan bir eğitim anlayışıyla kadına şiddetin önüne geçmek mümkün değil. Bunun yanında, insanlar arasında gönül köprüleri inşa eden bir eğitim anlayışına ihtiyacımız var. İnsanoğlunun, temel taşları sevgiden, saygıdan, empatiden kısacası insanı insan yapan temel değerlerden oluşan gönül köprülerine ihtiyacı var.

    Dört başı mamur bir eğitim sistemini hayata geçirdik diyelim, bunun da acil ve adil bir adalet sistemi olmadan yeterli olmayacağını düşünüyorum. Böyle bir adalet sisteminin de eğitimle sağlanacağını ben de biliyorum elbette. Bildiğim bir şey daha var, o da eğitimin uzun vadeli bir süreç olduğu. Öyleyse bir yandan eğitime devam edelim bir yandan adalet sistemini iyileştirelim. Ve bu işe hemen başlayalım. Hemen ve şimdi. Yoksa yarın çok geç olabilir.

    22.02.2022

    Çekmeköy/İstanbul

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    1. Özlem dedi ki:

      O kadar kıymetli cümlelerle donatılmış bir yazı ki günümüzün en acı gerçeğini bir tokat gibi çarpıyor yüzümüze. Ne yazık ki canlar yanıyor aileler üzülmeye devam ediyor ve sonuna kadar katılıyorum yarın çok geç olmadan birşeyler değişmeli