eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Parçalı Bulutlu
27°C
Ankara
27°C
Parçalı Bulutlu
Cuma Açık
27°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
30°C
Pazar Az Bulutlu
31°C
Pazartesi Az Bulutlu
27°C

Abdülbaki DEĞER

1978 yılında Bingöl’de dünyaya geldi. Ankara Üniversitesi DTCF Sosyoloji Bölümü’nden mezun oldu. Türkiye ve Ortadoğu Amme İdaresi Enstitüsü’nde Kamu Yönetimi yüksek lisansı yaptı. 2013-2021 yılları arasında Milat Gazetesi’nde köşe yazarlığı yaptı. Yenişafak, Karar gazetelerinde eğitim başta olmak üzere değişik konularda görüş ve değerlendirmeleri yayımlanan Abdulbaki Değer, aynı zamanda 2016 yılından bu yana Özgür Eğitim-Sen’in (Özgür Eğitim ve Bilim Çalışanları Sendikası) Genel Başkanlığını yapmaktadır.

    “Tecrübe biriktiremiyoruz bari sertifika biriktirelim”

    Bu başlık sanıyorum Nihayet Dergisi’nin 2015 Aralık sayısının başlığıydı.  Çok önemli bir başlık ve etraflıca üzerinde durulmayı hak ediyor. Özelde eğitime genelde ise hayatımızın tümüne ilişkin yaşadığımız başkalaşıma işaret ediyor.  Eğitimde, hayatta bir takım ideolojik-sembolik karşıtlıkların belirleyiciliğinde meseleleri tüketmeye alıştığımız için hayatımızda yaşanan köklü değişikliklerin ne olduğunu, bizi ne tür çaresiz stratejiler tuzağına sürüklediğini maalesef fark edemiyoruz. Bu yüzden başlık vesilesiyle genele ilişkin birkaç noktaya değinmekte fayda görüyorum.

    İbnü’l vakt olan insanın sorumluluk üstlenmeye yanaşmayan hatta tersine sorumluluk üstlenmesini gerektiren bağlılıkların ve hassasiyetlerin aşındığı bir düzlemde tecrübe edinemeyiş, özü itibariyle büyük bir varoluş açığı oluşturuyor. Bağını, bağlantısını ve önemlisi gelene ek yaparak hem kök bağlantısını hem de ‘ana ve geleceğe’ uzanma kabiliyetini yitirerek anın yüzergezerliğinde, olanın olması gereken olduğunu dayatan hayli statükocu bir realizme demirliyoruz. Bu statükocu realizm bir taraftan kültür, inanç, aidiyet parametrelerinde erozyona neden olurken diğer taraftan iletişim ve ulaşım kasırgasında maruz kalınan her türlü dalgaya eklemlenmeyi taltifleyen bir düzlemi ima ediyor.

    Sürekliliği, sadakati, bağlılığı, aidiyeti gerekli kılmayan “yeni kültür”, tersine tüm bu değerlerin direniş çabalarını anlamsız ve komik kılıyor. Diğer taraftan “yeni kültür”ün kendisini dayatan siyasal formülasyonu tüm bileşenleri ile kültürün alt yapısını tahrip etmekte, müntesiplerinin gözünde bile anakronizme vardıran bir muameleye tabi kılmaktadır. Bugün geleneğin muhafazasını yapmaya, mevcut olanın istilasına direnç göstermeye kalkışanı itibarsızlaştıran, karikatürleştiren yaygın bir baskıdan söz etmeye gerek bile yok. Bu dalganın kaba iktidar düzenlemelerine yaslanmasını bile gereksiz kılan bir ahvalin içerisindeyiz. İktidarın görünmez olduğu, saçıldığı, dağıldığı hatta en muhalifin içine sızmış şekilde yerleştiği “yeni zamanlar”dayız. Panoptik düzenek temelde sürekli denetim altında tutulan mahkûmların gözetleme mekaniğine karşı koyamaz şekilde nasıl esaret altına alındıklarını, korku ve gerilimle otokontrole zorlandıklarını ifade ederdi. Bugün artık itibarsızlaştırma, karikatürleştirme ile açığa çıkan panoptik düzenekteki otokontrol baskısı değil bilakis karşı konulmaz şekilde içeri sızmış ve doğrudan varlık ve değer sistematiğini altüst etmiş şekilde esir alan, kumanda sistemini ele geçiren akışkan bir viral iktidar ile muhatabız.

    Direnç sistemi çökertilmiş, tüm arka planından sıyrılmış şekilde “ne olursa gider”in tahakkümüne bırakılmış güçsüz takatsiz birey, bırakın kültür oluşturmayı, kültürün taşıyıcısı olmayı, kültüre bağlı olmayı bile sırtında yük sayan nevzuhur bir tipolojiye evrilmiş durumda. İnsanın insan olma vasfının inkâr edilemez şekilde toplumsal-tarihsel varlığından dolayısıyla bağlı olduğu arka plan üzerinden neşet ettiği gerçekliği, “yeni kültür”ün açılımları içerisinde klasik terkipleri altüst etmiş, alışıla gelen şablonları, açıklama ve izah formlarını yırtıp atmıştır. Ortada tecrübeyi gerekli kılan bir vasat yok. Tersine tecrübeyi yük sayan, hız sarhoşluğu yaşayan çağımızda geride bırakıcı olarak gören bir dünyadayız.

    Anne ve babalar dahil tüm arka plan pamuk ipliğine bağlı geçmişimizin nostaljik bir gölgesidir artık. Annemizin, babamızın inançları artık bizler için yol gösterici, hayatta bizi güçlü kılacak dayanaklar değil tersine komikleşen, rasyonalitesi olmayan, kaçınamadığımız mazimizin bugünümüze vuran tortularıdır artık. Mazinin işlevsiz tortu olarak bugüne ulaşıyor olması hayatiyetinin belirtisinden değil ilgili ilgisiz her şeyin hegamon düzene payanda olacak şekilde var olmasını mümkün kılan cangılımsı ortamın karakterinden kaynaklanıyor. Varlığını devam ettirmek mümkün ama bu genel ahvalin bir aparatı, bu emperyal sıradanlığın albenili bir rengi olarak. Hayat kurucu iddialarından sıyrılarak küresel benzeşim ağının dinamizmine yakıt olarak. Bauman’ın ifadesiyle “turistlerin dünyasını” renklendiren folklorik bir dekor olarak vs.

    Israrla dile getirmeye çalıştığımız ve hassasiyet talep ettiğimiz üzere kültürel dünyayı metamorfoza uğratan güçlü bir dalgayla, güçlü bir dinamikle alabora olmuş durumdayız. Bu öyle bir dalga ve dinamik ki kültürel hayatiyetin devamlılığında zafiyet oluşturuyor ve oluşan zafiyeti siyasal mühendislik üzerinden telafi etmenin imkânını ortadan kaldırıyor. Bugün temel yanılgımız, açmazlarımızın siyaset, siyasal müdahaleler tarafından kapatılabileceği yanılgısı. Hâlbuki ki tarihten biliyoruz ki “kendisini kendisi kılan” değerler üzerinden hayatla kurulan temas, Moğol istilasında talan edilse bile kurucu misyonundan geri durmaz. Lakin “kendisini kendisi kılan” dinamikler aşınıyorsa o zaman politik başarı da anlamsızlaşıyor. Gelene ek yapmayı kurumsal bir hüviyete büründüren yapılar çökmüş, içerikleri boşaltılmış şekilde gerçeğin çölüne meze olarak sunuluyorlar. Hacı Bektaş’tan Yunus Emre’ye Ah-i Evran’dan Mevlana’ya kültürün ana kodları hayatın akışına renk verme yerine teatral simgelere dönüştüler. Bugün nasıl Türkiye’nin ekonomik başarısı için siyasal istikrar dile geliyorsa tecrübe de kültürel istikrarı zorunlu kılıyor. Kültürün tüm maddi ve simgesel dayanaklarıyla işlevsiz kaldığı bir taarruzda statükocu realizme eklemlenme dışında bir varoluş çabamız olacak mı? Olabilecek mi? Asıl mesele bu sanırım.

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.