eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Parçalı Bulutlu
26°C
Ankara
26°C
Parçalı Bulutlu
Cuma Açık
27°C
Cumartesi Parçalı Bulutlu
29°C
Pazar Az Bulutlu
30°C
Pazartesi Az Bulutlu
27°C

Öğretmen İnsan Ustasıdır

Öğretmen İnsan Ustasıdır

Teneffüs dönüşü sınıfa girdiğimde hep bir ağızdan ”Taha hoparlörü kırdı öğretmenim! ” diye bağırdılar. Taha yeşil tahtanın önünde beti benzi sararmış, süklüm püklüm duruyordu. Sınıf başkanımız otoriter bir öğrenciydi. ”Taha hoparlörü kırdı öğretmenim!” dedikten sonra arkadaşlarına biz neciyiz yollu sitem bakışı attı. Beden dili kızgın ve kırgındı. Rolünün gasp edilmesi hayli etkilemişti. Protokol bir öğrenciydi. Otoriterliğini böylece güvence altına alıyordu. Bir kere teamüller çiğnenmişti. Başkan da çalınan rolünü telafi etmek için de, teamüller bozulduğu için de olabilir. Öğretmenden önce, ayakta bekleyen otuz sekiz öğrenciye, sert bir tonda emir kipiyle ”Oturun!” dedi. Henüz sakinleşmeyen öğrenciler, emre itaat ettiler. Masa ve sıralarını gıcırdatarak kısa sürede oturdular. Ben kapıyı örtmüş ve kapının önünden ayrılmamıştım. Vaziyeti kontrol ettim. Duruma uygun stratejiyi tespit ettim.

Taha, arenada gladyatörlerle savaşmış ve yaralanmış; aslanların önüne atılmayı bekleyen bir köle gibiydi. Zaman donmuştu. Yakup’un hüzünler kulübesine çekilmiş, Yusufsuzluğu yaşıyordu. Beni gözü görmüyordu.

***

Teknoloji evlere yeni yeni giriyordu. Bilgisayar sayılı evlerde vardı. Evlerin hepsinde yoktu. Lakin olan evlerin hani nerdeyse hemen hepsinde üzerinde dantel örtüler vardı.

Okulumuz kenar mahalledeydi. Genelde kalender aileler vardı. Köyden yeni göçüp gelenlerin işini düzeltebilirse, düzeltene kadar kaldığı bir mahalleydi. Hatırlıyorum henüz köy kavramı vardı. Sadece yaşlılar değil gençler de yaşardı. Düğünlerin, doğumların yoğun olarak yaşandığı bir yerdi. Orda bir yer vardı uzakta. O bizim köyümüzdü, hepimizin köyüydü.

Mahalledeki ailelerde işsizlik yaygın bir durumdu. İşi gücü olanlar, bahtiyarlığını asgari ücretle yaşıyordu. Çalışanların çoğunda sigorta hak getire. Ki o yıllarda sigorta, gevşek uygulanan bir kavramdı. Ya girdi çıktı yapılır, ya o taraklarda bezi olmazdı işverenlerin.

Bu okulda çalıştığım bir hafta sonu çarşıya gitmiştim. Dolmuştan indikten sonra ara sokaklardaki tuhafiyeye gözüm ilişti. Eski bir mekânda kalitesi kısmen düşük malzeme satan bir mağaza. Camında bilgisayar bilen eleman alınacak, yazıyordu. Ellerim ceplerimde, dudaklarımı kıpırdatmadan kendimi şarkı söylerken resital verirken buldum. Yazıyı okuyup geçtim. Üç beş adım geçince şarkının rahatlığı ile mağazaya ”Seni kim ne yapsın kurtlu kuruyemiş” dedim. Bilgisayarla ne işi olur eski dükkânınızın diye düşündüm. Gelecekte her şey bilgisayarla olacak diye konuşulurdu. Acelesi olmalı ki ”gelecek” pılısını pırtısını toplayıp erkenden gelmişti.

Günü bitirmiş geldiğim yoldan eve dönecektim. Gelirken içimden şarkı söyleyerek geçtiğim sokaktan şimdi şiir okuyarak geçiyordum. ”Gün biter gülüşün kalır bende” şiirini okuyordum. ”Anılar gibi sürüklenir bulutlar” mısrasını okurken ayaklarım beni sabahki mağazanın önüne sürükledi. Tuhafiyenin önüne gelince tuhaf bir şekilde durdum.”Ömrümüz ayrılıklar toplamıdır/Yarım kalan bir şiir belki de.” Biraz sesli mırıldandım. Şiiri yarım bırakıp gayri ihtiyari mağazanın içine daldım. Perdelere, masa örtülerine baktım. Fiyat aldım; ölçtük, biçtik, maliyet hesabı çıkardık. Hiç hesapta olmadığı halde sınıfımızın ihtiyaçlarını giderdim. Kalite yüksek değildi. Yine de bizim ihtiyacımızı fazlasıyla görecekti.

Biz hesap kitap yapana kadar haberimiz olmadan çay siparişleri yapılmış. Delikanlı garson elimize bardakları tutuşturdu. Artık sohbet zamanı. Kaşıklar bardakları şıngırdatırken merakımı dillendirdim. İş sahibinin gülüşü çay kaşıklarının çıkardığı sesleri bastırdı. Raf görevlisi alacaktı ve bilgisayar bilmesine hiç gerek yoktu. Ama iki sebebi olduğunu belirtti. Biri yakın diğeri uzak hedefti. Yakın hedef bilgisayar bilen bir adam, o gün için emsallerinden bir adım öndeydi. Öndeki adam her zaman tercihleri olduğunu belirtti. Uzak hedefi, o da biliyordu ki gelecekte bilgisayar her işe müdahil olacaktı (Ki bu gerçekleşti). Erken hazırlanıyordu.

Öğretmenlik mesleğinin gereğidir. Dışarıdaki hayatla sınıfını uyumlu hale getireceksin. Gelişmelere ve değişimlere bigâne kalamayacaksın. Geçmişin tecrübe ve birikimlerinden süzülerek gelen bilgi pınarından istifade edeceksin. Ayrıca geleceği öngörüp, yarınları inşa edeceksin.

Bir sınıftaki öğrencilerin hepsi aynı başarıyı yakalayamaz. Bu değişmez mutlak bir ilkedir. Yüksek başarılı da olacak, düşük başarılı da. Bu da kaçınılmaz son. Çalıştığım okul çevresel pozitif desteklemeye açık değildi. Ailelerin namüsait durumları eğitimde fırsat eşitliğini negatif etkiliyordu. İşin hal çaresi sınıfımıza bilgisayar alınmalıydı. Çünkü okuma başarısı gösterene bilgisayarın lüzumu aşikârdı. Lakin okumayıp bedenle işgücüne katılacak öğrencilerimiz için de mukadderat olarak görünüyordu. Madem yarınımızı bugünden görebiliyoruz. Hazırlıklı olmak keyfiyet değil zaruretti.

Acil koduyla veli toplantısı yaptık. Bilgisayar almaya karar verdik. Bilgisayar almak ciddi maddi külfeti olan bir işti. Öğretmenin desteği, gönüllü velilerin katılımı ile sınıfımıza bilgisayar kazandırmıştık. Sanki ilerle komutu almış ordu gibiydik. Çocuklar gibi şendik. O gün dev gibi bir orduyu yenmiştik.

Bilgisayarda eğitim materyalleri fazla yoktu. Az da olsa bulup izliyorduk. Kendi yaptığımız sunumlara banal olmasına aldırmadan bayılıyorduk. Çocuklara aralarda, basit oyunlar oynatarak kullanım becerisi sağlıyorduk. Etkinliklerde müzik kaliteyi artırıyordu. Ne var ki hoparlör kırk kişilik sınıfa pek yetersiz kalmıştı.

Bilgisayarda hatırı sayılır katkı sağlamıştım. Sınıfıma hediyem olsun diye yeni bir hoparlör aldım. Ses kalitesi pek güzel, gücü oldukça iyi idi. Çocuklar bu işlerden pek mütehassıs olmuş, ziyadesiyle mutlu olmuşlardı.

***

Taha kıpırdamadan duruyor. Başkan parmağı ile işaret ediyor. ”İşte bu öğretmenim sizin hediye ettiğiniz hoparlörü kırdı! ” diyordu. Neden sonra hoparlörü gördüm. Fena halde dağılmış parçalanmıştı. Hiçbir şey söylemeden sert adımlarla Taha’nın yanına geldim. Ayak seslerim istenen etkiyi yeterince yapıyordu. Sınıf pür dikkat arenada yerini almıştı. Yaralı kölenin aslan tarafından parçalanmasını izlemek istiyorlardı. Hiçbir detayı kaçırmak istemiyor gibi sessizce bekliyorlardı. Öyle ki biri kalemini düşürse çıkaracağı ses teker patlaması etkisi yapacaktı. Elimi Taha’nın başına koydum. ”Taha bunu sen mi yaptın? ” Evet, anlamında başını salladı. Taha konuşacak vaziyette değildi. Ona detay sorular sormanın manası yok. Sorular kısa ve çıkış yolları gösterecek özellikte olmalıydı. ”Neden yaptın? Kasten mi, yoksa oyun oynarken yanlışlıkla mı yaptın? ” Soruda karanlığı delen bir ışık vardı. ”yanlışlıkla” Tek kelime yeterince aydınlatıcı, kemikleri rahatlatacak kadar sıcak. Bedenine can, organlarına kan gelmişti. Beynine gelen kanın itki gücüyle ”yanlışlıkla” diyebildi. Sınıfa döndüm ”Çocuklar arkadaşınız doğru mu söylüyor? ” Hep bir ağızdan ”Doğru söylüyor öğretmenim.” diye bağırdılar. Taha’ya döndüm. ”Peki, yanlışlıkla kırdın da burada ne bekliyorsun? Geç yerine. Ders işlememi engelliyorsun. Bak şimdi kızacağım işte.”

Taha aslanların önünde parçalanmaktan, yem olmaktan kurtulmuştu. Dünyalar onun olmuştu. Tahtanın önünde boşu boşuna beklemişti. Hatta tahtada bekleyişi o kadar boşu boşunaydı ki, dersin işlenişini geciktirdiği için azar işitmişti. Hoparlör dersin işlenişine nispetle devede kulak gibiydi. Öğretmeni, kırılan hoparlör değil derse başlayamamak üzmüştü.

Yere göğe sığmayan hoparlör değer kaybetmiş, önemini yitirmiş. Buna mukabil Taha’nın değeri artmıştı. Taha o gün yere göğe sığmadı. O gece geç vakitlere kadar uyuyamadı. Kanepede koltukta sıçrayıp durdu. Annesine kaçıncı kez söylediğini ne kendisi saymıştı ne de annesi. ”Anne öğretmenim bana yanlışlıkla kırdım dediğimde hiç kızmadı.” Kendisi söyledikçe haz aldı. Annesi dinledikçe haz aldı. Annesine söylemedi ama ”Ah ne olaydı babam da hayatta olsaydı. O da sevinseydi annem gibi.” diye iç geçirdi. Aslında oğluyla aynı anda annesi de benzer şeyler düşünüyor, oğluna söyleyemiyordu. ”Ah ne olaydı kocam da hayatta olsaydı. O da sevinseydi benim gibi.” diye iç geçirdi. Anne o geceden sonra oğluna dua ederken sıklıkla oğlunun öğretmenine de dua etti.

Anadolu… Yiğit analarla dolu. Nice Nine Hatunlar yetiştirmiş. Nice mücadelelerin kadın kahramanları olmuş. Bir mekân sinesinde herhangi bir ürünü yetiştirse toprak ve iklim değişmedikçe sürekli o ürünü verebilir. Anadolu hâlâ yiğit analarla dolu. Her nereye gitsen rastlarsın. Onlardan biri de Taha’nın annesi Şengül Hanım.

Erken yaşlarda gençliğin en başında kocasını kaybeder. Acısını iliklerine kadar yaşayıp yasını tutamaz. Geride üç çocuğu kalmıştır. Moralini bozma, motivasyonunu düşürme lüksü yoktur. Komutan taşın ardına saklanırsa asker dağın ardına kaçar diye düşünür. Evlatlarının yaşama tutunmaları için dimdik ayakta durması gerekir. Artık sadece bir anne değil, babadır aynı zamanda. Anadolu’nun orta yerinde öyle yalnız, öyle dimdik, öyle vakur duran Erciyes misali.

Taha o gece geç de olsa yorulmuş ve uyumuştu. Annesi uyumamış, uyuyamamıştı. Kocası olsaydı bu gece perdeleri açıp sabaha kadar yıldızları izlerdi. Heyhat, kocası kendi rolünü de eşine bırakmıştı. Perdenin bir kenarını açmış oradan yıldızları izlemişti. Muhtemelen ağlamıştı. Fakat bundan kimseye bahsetmedi. O gün sabah ezanı hem namaza hem yaşamaya davet ediyordu. Birazdan gün doğmuş hayat canlanmıştı. Çocuklarını okula hazırladı. Kahvaltılarını yaptırıp onları dualarla uğurladı. Çocuklar okula vardıktan bir müddet sonra kendisi de okula gitti.

***  

Yara çabuk kabuk bağlarsa acısı da o kadar çabuk hafifler. Evi yıkılan adama ne kadar kısa sürede ev yapılırsa acısı o derece hafifler. Aksi durumda yani ev yapımı geciktikçe, yıkılan evin acısı derinleşir. Hayırda acele ediniz düsturunca okuldan çıkışta tekrar aynı hoparlörden aldım. Derse girişte elimdeki hoparlör öğrencilerimi çok mutlu etti. İlk ders büyük bir keyif ve coşkuyla geçti. Havada uçuşan parmaklar da beni mutlu etti. Böyle zamanlarda ders süresi kısalırcasına zil erkenden çalar. Ders hemen bitti. Öğretmenler odasına gitmek için dışarı çıktım. Kapının yanı başında Şengül Hanım. Ulaşılmaz biriyle görüşecekmiş gibi büyük bir heyecanla bekliyordu. Öyle ki heyecanı konuşmasına engeldi. Onun rahat davranmasını sağladım.

Dünkü hadise için teşekküre gelmişti. Taha’nın coşkuyla, ballandıra ballandıra anlatması, cennette bal akan ırmaklardan bal yemiş etkisi bırakmıştı annesinde. Küçücük bir olay, küçük bir çocuğun dünyasında büyük makes bulmuştu. Çocuğun dünyasında bulan yankı, anne yüreğinde cennetlere taşınmıştı. Meğer dünyalar çocuğun olursa, cennetler annenin olurmuş. Anlatılanlar karşısında estağfurullah, önemli değil, büyütmeyin gibi ifadeler kullanıyordum. Zil çaldı, teneffüs bitti.

Dün sınıfa girdiğimde kurduğum strateji hedefine ulaşmıştı. Bu durum duygularıma hitap edip beni mutlu etmekle kalmamıştı. Dahası aklıma hitap etmişti. Öğretmekle, öğretmen olmanın farkına varmıştım. Ters bir hareketle çocuğun dünyasını zindan edebilir, anneye cehennemde gayya kuyularının ateşini tattırabilirdim. Bu düşünceden ürperdim.

O gün ”öğretme” nin kolay olduğunu, ”öğretmen” olmanın zor olduğunu yaşayarak öğrendim. İnsanoğlu çeşitli hayvanlara davranış öğretebiliyor, hareketler yaptırabiliyor. Öğrenciye de farklı yöntemler uygulayarak birçok bilgiyi öğretebilir. Zor ve yorucu da olsa bu asla imkânsız değil. Oysa öğretmen olmak öyle mi?

Öğretmen bilgi ustası değil, öğretmen insan ustasıdır.

Burhanettin SAYGILI

Karaman Merkez Dr. Sadık Ahmet İlkokulu Öğretmeni (Velilerden İnciler adlı kitabın koordinatörü ve sorumlusu

Yorumlar

Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.