eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Hafif Yağmurlu
20°C
Ankara
20°C
Hafif Yağmurlu
Çarşamba Hafif Yağmurlu
24°C
Perşembe Az Bulutlu
25°C
Cuma Açık
26°C
Cumartesi Açık
26°C

Abdullah NEHİR

1969 yılında Erzurum’da doğdu. İlk orta ve lise tahsilini Erzurum’da Yükseköğrenimini ise Erzincan Eğitim Fakültesi’nde tamamlamıştır. 1994 yılından beri Milli Eğitim Bakanlığı bünyesinde çalışmaktadır. 2007 yılında başladığı Erzurum Öğretmenevi Müdürlüğü görevini halen yürütmektedir. 2017-2021 yılları arası Anadolu Mektebi Yazar Okumaları programının Erzurum Koordinatörlüğünü ifa etmiştir. Maarife ve Nurettin Topçu’ya dair yazıları yerel ve ulusal medyada yer almıştır. Evli ve 3 çocuk babasıdır.

    Nurettin Topçu’nun Hüseyin Avni Ulaş’ı;

    Hüseyin Avni Ulaş, Nurettin Topçu’nun millet mistiğidir. Topçu millet mistiğini “Millet mukaddesatının yaratıcısıdır. Millet mistikleri hizmetlerine karşılık istemezler, alkış dilenmezler. Namlarına heykel diktirmezler. Onlar kendilerini halka takdim etmezler ve hepsi de öldükten sonra hakkıyla öldükten sonra anlaşılırlar. Milletimizin ruhunu onlar yaşatırlar.” cümleleri ile izah etmiştir. Topçu, millet mistiği kavramını çocukluğundan itibaren hayranlıkla takip ettiği Hüseyin Avni Ulaş’tan yola çıkarak mı geliştirdi, yoksa zaten var olan kavramı Hüseyin Avni’de mi gördü bilinmez ancak her iki hâlde de ‘’millet mistiği’ ifadesinin Hüseyin Avni Ulaş için biçilmiş bir elbise olduğu kesindir.

    Nurettin Topçu’nun yetişmesine bir ömür emek verdiği “gösterişsiz ve nümayişsiz, ruh cephesinin maden işçisi” ve yineyaşama zevkini bırakıp yaşatma aşkına gönül verecek, sabırlı ve azimli” insan tipine örnek olduğuna inandığı kişiler için yazmış olduğu portre denemelerinde Akif’ten sonra en çok yazıyı Hüseyin Avni Ulaş için yazmıştır.

    Nurettin Topçu, Hüseyin Avni Ulaş’ın meclis çalışmalarını “Son Osmanlı Meclis-i Mebusanı’na iştirak etti. Burada beş ay çalıştıktan sonra Anadolu’ya kaçtı ve Ankara’da açılan Millet Meclisine iltihak etti. Hüseyin Avni’nin bu mecliste üç sene süren mebusluğu cihanın demokrasi ve hitabet tarihine şeref olacak sayfalarla doludur. Vicdanı memleket hayatından aldığı hudutsuz ilhamlarla kaynaşıyordu. Yüksek rütbelerin, ömrünü saray emrinde çalışmakla geçirmiş şöhret severlerin karşısında pervasızca ’’ben köylüyüm ve bütün ilhamımı köylüden aldım!’’ diye bağırmaktan çekinmedi. Bu meclisin mütevazı duvarları arasında az zaman sonra şahsi menfaatlerle vatanperverlik ve hamiyet karşılaşacaktı. Hüseyin Avni, vezneye çevrilmiş hasis menfaatlerle diktatörlük emellerini keşfetmekte gecikmedi ve bu cephenin karşısında hamiyet, namus ve cesaretten bir kale gibi dikeldi. Milletin varlığına siper, hürriyet ve eserini tarihe vermiş olan bu meclisin en azametli sembolü, oldu. Kendisinin “cerahat çeşmesi” adını verdiği devlet veznesi etrafında kaynaşan küçük mahlûkları, millet için çalışır gözükürken menfaatlerinin saltanatını kuran sahtekâr varlıkları insanlık safında gördükçe ıstırap çekiyordu. Demokrasiye hayranlığı, aşk derecesinde, vecd derecesinde, tapınma derecesinde idi. Hüseyin Avni Meclis’e sığmıyordu. Mustafa Kemal Paşa Meclis’in zekâ ve maharet tarafını, o ise aşk ve heyecan tarafını temsil ediyordu. Mebuslar, Mustafa Kemal Paşa’nın kendi üzerlerinde otoritesini, Hüseyin Avni’nin ise kalplerinde saltanatını hissediyorlardı. Cumhuriyet meclisi, demokrasinin bu en fedakâr kahramanını, içerisine almamıştı. Hüseyin Avni, Meclisteki Allah’a doğru birer atılış olan hareketlerinin sarhoşluğuyla yirmi beş sene mest yaşamıştı.” cümleleri ile anlatıyordu.

    Topçu onun mücadeleci kişiliğinden “Hüseyin Avni’yi anlayabilmek için, başka insanlarla mukayeseler yapmak doğru olmaz. Bunun için bir insan metafiziği yapmak veya Kur’an’daki insan idealini hakkıyla kavramak lazımdır. Ondaki büyüklük, insanlığa verdiği büyük kıymette görülüyordu. İnsanlığa, insanüstü bir imanla inanıyordu. Ondaki demokrasi aşkının sırrı ve politika bilmeyişinin sebebi işte bu iman olmuştu. 1934 [1935] seçimlerine siyasî bir mücadele ile başlayan iştiraki onu tehlikelerin her türlüsüne attığı bir anda ailesi ve dostları kendisine bu felâketlerden korunması için bu işlerden vaz geçmesini söylediler ve yalvardılar. O zaman “Hüseyin Avni’nin cevabı, Hazreti Muhammed’in dini yaymaktan vazgeçmesini kendisine tavsiye eden “Ebu Talib’e verdiği şu cevaptan farksızdır: “Vallahi amca, Güneşi sağıma, Ayı soluma koysalar yine bu isten vazgeçmem!” Hüseyin Avni de, “Köprünün üstünde evladımla karımı, üzerlerine gaz yağı dökerek yaksalar yine millet mücadelesinden dönmem” diyordu. Peygamberlerin her birini Allah bir büyük imtihanla denemişti. Hüseyin Avni’yi hayatının başından sonuna kadar menfaatini istihkar imtihanı ile denedi.” bahsediyordu.

    “Davasının temeli hâkimiyetti. Millet hâkimiyeti, hem içeride, hem dışarıda çiğnenmişti. Hakkın çiğnendiği yerde en kuvvetliden zerre kadar perva etmeksizin sahneye atılan da o oldu. Az zamanda Meclis’in ruhu oluvermişti. Hüseyin Avni’nin kurduğu muhalefet, iktidar sandalyesi için değil, millet davası için cephe almıştı. İhtirası değil, fazileti temsil ediyordu. Hakikatin anlayışsızlığa kurban edileceği yerde o akl-1 selimi hâkim kılıyor, hakkın çiğnendiği yerde Allah’ın çekilmiş kılıcı oluyordu.”

    Nurettin Topçu, “Hüseyin Avni’nin insanda aradığı, karakter ve kanaat sahibi olmaktı. Yüksek mevkilerin insan için kuvvet olmadığına inanıyordu. Kuvveti ruhta arıyordu. Milletin ruhunda inkılâp yapılmasına taraftardı. Şekil ve kıyafet değiştirmelerine inkılâp diyemiyordu. Millet enerjisinin bu sahalarda harcanmasına tahammülü yoktu. Millî Mücadele devrini temsil eden Kuvâ-yı Milliye ruhunun millette devamlı olmasını istiyordu. Millet dâvasının hukuk ve ahlâk dâvası olduğuna kaniydi.” cümleleri ile Hüseyin Avni Ulaş’ın şahsında millet mistiğini tarif ediyordu.

    Hüseyin Avni Ulaş Bey’in bir meclis konuşmasını buraya naklederek onun muhalefetinin mahiyetini okuyucunun insaf ve idrakine sevk edeceğim. “Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, tüm ulusu içine alan bir ulusal dernek olmaktan çıkıyor, Meclis’teki Birinci Grup’un siyasi partisi durumuna giriyordu. Nitekim grup içtüzüğünün dördüncü maddesi bu kanıyı pekiştiriyordu. Bu maddeye göre, meclisteki grubun yönetim kurulu, bütün yurttaki Müdafaa-i Hukuk Cemiyetlerinin de yönetim merkezi oluyordu. Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti, bütün milli mücadelecileri içine alan bir kuruluş olma niteliğini yitiriyor, sadece Mustafa Kemal Paşa’nın kabul ettiği mebusların topluluğu oluyordu. Çünkü istenenler gruba alınıyor, istenmeyen alınmıyor ve niçin alınmadıkları açıklanmadığı için de, grubun dışında kalan mebuslar milli mücadeleye karşıymış gibi bir duruma düşüyorlardı. Oysaki böyle bir esas yoktu ve mesela Yunus Nadi Bey, İttihatçı olduğu gerekçesiyle alınmamıştı. (D. Arıkoğlu, Hatıralarım: 226) Buna karşılık, Trabzon mebuslarından yerli olmayan Hamdi Bey [Nebizade] alınmıştı da yerli olan Ali Şükrü Bey alınmamıştı. Gruba alınmayanların içine düştükleri bu zor ve şüpheli durum onları çok üzdü. Böyle bir grubun kurulduğunu ancak gazeteden öğrenebilen Erzurum Mebusu Hüseyin Avni [Ulaş] Bey, konuyu meclis kürsüsünde dile getirerek şöyle dedi:

    Bu grubun ilkesi, yediden yetmişe herkesin ilkesidir. Bütün millet bu grubun içindedir. Ben de ayrı değilim. Ben de sizdenim. Ayrılık doğru değildir. Anadolu’da, yarın, “Mecliste bu amaca aykırı kimseler varmış” diye bir düşünce doğar. Birlik zedelenir. Mecliste bu amaca karşı kimse yoktur. Grubun programı, milletin programıdır. Ben de bu gruptanım ve bu grubun temeliyim. Beni dışarıda bırakmak doğru bir şey değildir. Rica ediyorum ki, grubun programını Meclis Genel Kuruluna getiriniz de hepimiz kabul edelim. Dünya bilsin ki, mecliste buna karşı kimse yoktur. İşte ben bunu ilan ediyorum. Benim için bu, esaslı bir görevdir.” (Mahmut Goloğlu/Milli Mücadele Tarihi 4 1921-1922 Cumhuriyete Doğru)

    Hüseyin Avni Ulaşın vefatından sonra onu konu alan Hareket dergisi Nisan 1948 sayısında Erzurum’da adının yaşatılması talep ediliyor ve bu hususta birtakım istekler sıralanıyordu. “Hüseyin Avni ile Erzurum kahraman bir evlâdını kaybetti; Türklük hürriyetine bir kurban verdi. Erzurum Kongresi’ni başaranların başında, Birinci Meclis’teki hürriyet ruhunun muhafızı olan bu insan, kendine zafer alkışları arasında heykel diktirerek ölmedi. Bütün ömrünce şahsî iddia ve menfaatleri namerde teslim eden Hüseyin Avni, vicdanını bir gün bile en korkunç saldırışlara teslim etmedi, yapayalnız korudu ve bu halile hepimizi, pek çok dostları da dâhil olarak, herkesi şaşırttı.

    Erzurum hemşehriliğini her zaman millî mukaddesat arasında sayan Erzurum’un bu büyük evlâdını, temenni ediyoruz ki Erzurumlular gelecek nesillere unutturmasınlar. Ta ki çocuklarımız büyük hemşehrilerinin manevi huzurunda, namus, hamiyet ve fazilet dersini Allah’tan bir ilham olarak vicdanlarında duysunlar. Biz biliyoruz ki Erzurum’un ve bütün Anadolu’nun çocukları yakın bir istikbalde, mâneviyetlerine hâkim olacak büyük ruhlar ve o ruhları aksettiren temiz çehreler aradıkları zaman tâ yanlarında Hüseyin Avni’nin yüzünü iradelerinde onun ruhunu bulacaklardır. Ruhu her zaman bize hâkim olacak olan Hüseyin Avni’nin hatıralarımızı canlandıracak ve yeni nesillerde de yaşatmaya vesile olacak bir büstünün Erzurum’da münasip bir yere, faraza 1919 da mebus seçildiği zaman halka ilk hitabesini verdiği vilâyet konağının karşısındaki Belediye bahçesine dikilmesi için Erzurum Belediyesinin hemen teşebbüse geçmesini temenni ve ümit ediyoruz. Aynı zamanda Erzurum’da mühim bir caddeyi onun ismim ile adlandırmak da pek yerinde bir teşebbüs olur.Büyük milletler, büyüklerini kırbaçları ile değil, kalpleri ile tanıyanlardır. Erzurumluların kadirşinaslıklarına güveniyoruz.” (Mecmua/Hareket Dergisi Nisan 1948)

    Hüseyin Avni Ulaş’ın anlatılmaya gayret gösterilen satırlarda kadim dostu Mehmet Akif’i anmadan bitirilmiş yazı eksik olur düşüncesi ile Hasan Basri Çantay’ın bir hatırasını buraya naklediyorum. Şöyle ki;

    Birinci devrede gösterdiği celâdete herkes gibi İstiklâl marşı şairi (Akif) de meftundu. Bir gün bana kapalı bir zarf gösterdi. İçinde bir kıt’a vardı ve üzerinde de «Bu zarf Avni Bey’in irtihalinden sonra evlatları ve ailesi tarafından açılacaktır» ibaresi yazılı idi. Konuştuk:     Üstat, zarfın kapalı olması, bu kıt ‘adan Avni Bey’in haberdar edilmemesi neden?

    Sözlerini ilhamı rabbani ile söyleyen bu zatın kendinden haberdar olarak beşeriyete dönmesine kıyamadım!

    -Ne olur kıt‘ayı ben okuyayım.

    -Sizden canımı esirgemem. Fakat bu kıt’ayı size de gösteremiyeceğim!

    Aradan yıllar geçti, Avni’ye sordum:

    -Ne oldu o zarf?                                                          

    Dedi ki: Kasamda saklıyordum. Bir baskın ve arama esnasında aldılar, bir daha da vermediler! (Hasan Basri Çantay/Hareket Dergisi Nisan 1948)

    Erzurum’un yiğit evladı Hüseyin Avni Bey bir millet mistiği olarak yaşadı ve her ölümlü gibi o da ebediyete göçtü. Arkasında bıraktığı Anadolu Türkünün eğilmez duruşunu yeni nesillere anlatmak yükümlülüğümüz vardır. Biliyoruz ki adam adamın gölgesinde yetişir.

    Son olarak umulur ki Nurettin Topçu’nun talebi yerine getirilir…      

    Bu yazı Gelişim Erzurum Dergisi Mayıs 2022 sayısında yayınlanmıştır.          

                                                                                                              Abdullah Nehir

                                                                                                                   Erzurum

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.