Necip Fazıl Kısakürek’in Yaşadığı Ortam: Necip Fazıl Kısakürek’in davasını ve mücadele yıllarını daha iyi anlamak için, o günkü ortamı kısaca gözden geçirmek gerektiğini düşünüyorum. Bu çerçevede: Milletimiz 7. Yüzyılda İslam ile uyanmış, İslam ile bütünleşerek ayağa kalkmış, bu kimlikle sürekli koşarak kalıcı devletler kurmuş, bilimleri geliştirmiş, haksızlıkları önlemiş, medeniyet kurmuş, dünyayı adaletle yönetmiş yıkılış atmosferi ile 1900’lü yıllara girmiştir. Bu açıdan baktığımızda son devir İslam bilginlerinin çok büyük bir kısmı, Osmanlının yıkılış dönemindeki harplerde, önemli bir kısmı, kurtuluş savaşımız yıllarında şehit olmuşlar. Cumhuriyet dönemine geldiğimizde kalanların önemli bir kısmı, ya yaşlarının ilerlemesinden veya Ülke yönetiminin reva gördüğü ceza, işkence ve sürgünlerden ya da diğer uygulamalardan dolayı Hakk’ın rahmetine kavuşmuşlardır. Bizim, bu değerli insanları kaybettiğimiz savaş yıllarında, savaş koşullarından; cumhuriyet döneminde ise, İslam’ın öğrenilmesinin resmen ve alenen yasak edilmesinden dolayı yenileri yetiştirilememiştir ya da çok kısıtlı kalınmıştır. Dolayısıyla Ülkemizde İslam’ın öğrenilmesi, Milletimizin asli kimliğiyle hayata devam edebilmesi, İslami bir bakış açısıyla ülke ve dünya gündeminin değerlendirilmesi ve yeni nesillere aktarılması genel olarak pek az merkezde, kısıtlı; geniş halk kitleleri arasında da bugün merdiven altı diye tabir edilen yöntemlerle, şartların gereği eksik, yanlış ve kırık, dökük bir şekilde bir şeyler yapılmaya çalışılmıştır. Bunun dışında olanlar, ya sürekli cezalandırılmış veya engellenmek için sürekli kontrol altında tutulmuşlardır. Bunun böyle olmasını en başta İslam ve Müslüman Milletimizin düşmanı olan Batı dünyası istiyordu. Çünkü Batı, Milletimizi İslam’dan koparılmış, uzaklaştırılmış, dolayısıyla sıradanlaşmış bir millet olmasını istiyordu. Ancak o zaman rahatlıkla bütün dünyaya hükmedebilir, dünyayı sömürebilirdi. Hem Milletimizin bugünü ve yarını hem de dünyanın huzur ve saadeti için ise Milletimizin İslam’ı öğrenmesi, yaşaması ve O’nunla bütünleşmesi gerekirdi. Buna karşın savaş yılları öncesi ve sonrasında dünya kamuoyunda oluşan İslam, Osmanlı ve Müslüman Türk düşmanlığı çizgisi, maalesef Ülkemizdeki yeni yönetimin ana çizgisi olmuştu. 1920’li 30’lu yıllarda yapılan devrimlerin büyük bir çoğunluğu ve sonrasındaki tahkimlerin tamamı, bu çizgiye hizmet edecek şekilde planlanmış ve uygulanmıştır. İşte bir yandan İslam’ı kitlelere anlatacak kadroların olmayışı, bir yandan İslam Güneşini perdeleme ve ters gösterme çalışmalarının Ülke ve Evrensel düzeyde revaçta olması nedeniyle, insanları yapay ve uyduruk ideolojiler ve İslam dışı çevreler cezbetmeye başlamış ve İslam, en hafif tabirle, entelektüel anlamda yalnız, yoksun ve korumasız bırakılmıştır. Ülkemizdeki yeni yönetimin hedefi ise, İslam’ı tamamen zihinlerden ve nesillerden silmekti. Yeni dönem Türk toplumunun, önceki nesillerle bağlarının tamamen koparılması hedefleniyordu. Buna da ramak kalmıştı. Tasvir etmeğe çalıştığımız 1930’lu 40’lı yıllar, yeni Türk toplumuyla önceki nesiller arasında bağ kurmaya çalışmak, İslam’ı, bir nizam olarak anlamak ve anlatmak şöyle dursun, kültürel bir kırıntı halinde gündeme getirmek dahi yasaktı. Hatta Necip Fazıl Kısakürek’in kendi tabiriyle o ortam ve yıllar, ‘Allah demeyi bile yasaklayıcı şartların’ hâkim olduğu; Öyle herkesin, ‘Mukaddes kelimenin (Şeriat’ın) (Ş) harfini bile ağzına alamayacağı ortam ve yıllardır. Dahası, İslam’ı bir dava olarak seçip O’nu yeniden günümüzde canlandırmaya yönelmek, O’ndan günümüze uygulanabilecek bir sistem oluşturma çalışması yapmak, O’nu ivazsız ve garazsız bir şekilde anlamak, anlatmak, savunmak ve O’nu emanet edeceğiniz bir nesil yetiştirmek için matbuatı/basın dünyasını çok yönlü olarak kullanmak; gece demeden, gündüz demeden, kış demeden yaz demeden, konferans, seminer ve toplantılar yapmak için her türlü olumsuz şartlarda, bir baştan öbür başa Anadolu’nun yollarına düşmek, Ülkemiz ve İslam dünyası açısından en zor ortam ve yıllardır.
28. 05. 2026 Prof. Dr. Ömer ÖZYILMAZ, İst. Aydın Üniversitesi Öğretim Üyesi