Bir medeniyetin kendi varlığını sürdürme biçimi, değerlerini ve birikimini sonraki nesillere nasıl aktardığıyla yakından ilişkilidir. Bu aktarım sürecinin odağında ise ya mekanik bir “öğretim” faaliyeti ya da bütüncül bir “terbiye” süreci yer alır. Birincisi, zihni malumatla doldurmayı hedeflerken, ikincisi ruhu ve karakteri bilgiyle yoğurarak bir “insan” inşa etmeyi amaçlar. Modern eğitim sistemimiz, bu iki yoldan ilkini mutlak bir zaferle kurumsallaştırırken, diğerini neredeyse tamamen unutturarak derin bir krize zemin hazırlamıştır. Günümüz okulları, bilgiyi bir amaç olarak kutsarken, o bilginin taşıyıcısı olan insanın manevi ve ahlaki gelişimini tali bir mesele, hatta bir ayak bağı olarak görmektedir. Bu durum, bilginin kendisinin eğitimi nasıl anlamsızlaştırdığının, içini nasıl boşalttığının acı bir kanıtıdır.
Bugünün eğitim paradigması, başarının tek ölçütünü niceliksel verilerde ve uluslararası sınavlarda alınan sıralamalarda aramaktadır. Bir öğrencinin ne kadar “başarılı” olduğu, ezberlediği formül sayısı, çözdüğü test adedi veya uluslararası bir değerlendirme olan PISA’daki skoruyla belirlenir. Bu, eğitimin ruhunu bir kenara bırakıp onun iskeletine odaklanmaktır. Oysa bizim geleneğimizde eğitim, sadece zihni değil, kalbi ve ruhu da kapsayan bir “olgunlaşma” yolculuğuydu. Usta-çırak ilişkisinde sadece mesleğin incelikleri değil, o mesleğin ahlakı, adabı ve felsefesi de aktarılırdı. Bilgi, irfan ve hikmetle birleştiğinde bir kıymet ifade ederdi. Şimdiyse irfan ve hikmetten arındırılmış, sadece ham veriden ibaret bir bilgi yığınını kutsuyoruz. Bu, kendi kendini entelektüel bir sömürgeciliğe mahkûm etmektir; çünkü bu model, bize ait olanı değersizleştirip Batı’nın mekanik ve ruhsuz eğitim anlayışını tek geçerli yol olarak dayatmaktadır.
Bu zihinsel yabancılaşmanın en bariz göstergesi, kullandığımız kavramlarda ortaya çıkar. Eğitim fakültelerimiz ve politika yapıcılarımız, bir öğrencinin gelişimini tartışırken “yetkinlik”, “performans”, “kazanım” ve “çıktı” gibi işletme literatüründen devşirilmiş kelimeleri kullanmaktan büyük bir gurur duyar. Ancak aynı çevreler, “kemalat”, “irfan”, “fazilet” veya “şahsiyet” gibi bu toprakların binlerce yıllık birikimini yansıtan kavramları telaffuz etmekten çekinir, hatta bunları “bilimsel” bulmadıkları için küçümserler. Okullarımızda öğrencinin akademik performansını ölçmek için sayısız “ölçme ve değerlendirme” birimi bulunurken, onun karakterini, erdemini veya bilgeliğini “kıymetlendirecek” hiçbir mekanizma yoktur. Bir eğitimcinin, bir öğrencinin sınav notları tablosu karşısında duyduğu teknik hazzın, o öğrencinin manevi dünyasındaki çoraklaşmayı görmesine engel olması, günümüz eğitim sisteminin trajedisidir. Bu, tıpkı ahlakın yerine etiği ikame edip bununla övünmek gibi, daha derin ve kuşatıcı olanı bırakıp sığ ve teknik olanla yetinmektir.
Bu durum, sadece kavramsal bir tartışmanın ötesinde, somut ve yıkıcı sonuçlar doğurmaktadır. Okullarımızdan mezun olan gençler, kendi medeniyet birikimine, tarihine, edebiyatına ve manevi köklerine bir yabancı gibi bakmaktadır. En karmaşık matematik problemlerini çözebilirken, bir divan şairinin beytini anlayamamakta; Batı felsefesinin en girift konularını tartışabilirken, kendi düşünce geleneğinin temel metinlerinden habersiz kalmaktadır. Bu, bilginin insanı özgürleştirmesi gerekirken onu kendi kültürüne karşı nasıl yabancılaştırdığının bir resmidir. Eğitim, bireyi kendi tarihine ve toplumuna bağlayan bir köprü olması gerekirken, onu köklerinden koparan bir makas işlevi görmektedir. Bu sistem, eleştirel düşündüğünü zanneden ancak aslında kendisine dayatılan paradigmanın sınırları dışına çıkamayan “diplomalı cahiller” üretmektedir.
Bu girdaptan çıkış, palyatif çözümlerle veya müfredata birkaç “değerler eğitimi” dersi eklemekle mümkün değildir. Sorun, sistemin ruhunda ve felsefesindedir. Çözüm, eğitimin amacını yeniden tanımlamakla başlamalıdır. Bilgiyi bir amaç olmaktan çıkarıp, insanı “kâmil” kılacak bir araç olarak yeniden konumlandırmalıyız. Bunun ilk adımı, kavramlarımızı geri kazanmaktır. Eğitimle ilgili her türlü metinde, politika belgesinde ve akademik çalışmada “irfan”, “hikmet”, “edep” ve “terbiye” gibi kavramların ısrarla kullanılması, bu değerlerin yeniden görünür kılınması için bir zorunluluktur. Öğretmen yetiştirme programları, adaylara sadece “nasıl öğretileceğini” değil, aynı zamanda “nasıl terbiye edileceğini” de öğretmelidir. Akademik yükseltmelerde veya okul akreditasyonlarında, niceliksel başarılar kadar, o kurumun manevi ve kültürel hayata yaptığı katkının da bir kriter haline getirilmesi, bu zihinsel dönüşümü tetikleyebilir. Unutmamak gerekir ki, zorunluluklar alışkanlıkları doğurur. Mevcut haliyle bize yol gösterdiğini sandığımız eğitim, aslında medeniyetimizin yolunu kesen bir engele dönüşmeye devam edecektir.
Tüm tespitlerinize katılıyorum. İlave olarak sınav merkezli bir öğretim terkedilmeli. İkinci olarak irfan hikmet kemalat konularında hizmet vermek üzere tarih ve edebiyat öğretim programlarında, olay ve süreçleri gerçekleştiren kişilerin biyografi ve karakter/davranış özellikleri öne konmalı. Sınıf seviyesinde şu anki müfredat hacminin asgari %30-40’ı adam gibi verilmeli. üzerinde düşünme tartışma, güncelle bağ kurma, ders çıkarma şeklinde verilmeli. Örneğin Fatih sultan Mehmed’in insan olarak öğrenimini karakterini devlet adamı olarak hedeflerini, dünyayı algılama ve anlamlandırmasını öğret. Seferlerini öğrenmeyi talebeye bırak. Her ders laboratuvar çalışması gibi özgün ve keyifli geçsin. Aman müfredatı yetiştiremedim aman sınavları okuyamadım koşuşturması olmasın.