Kızılkum Çölü’nden Buhara’ya
“Buhara şehridir ol şehr-i azîm,
İçinde nice ulu zât-ı kerîm.”
Yolumuz Hive’den Buhara’ya. Nice ulu zatların metfun (defnedilmiş) olduğu şehre gidiyoruz. Vasıtamız otobüs. Yaklaşık 460-470 kilometrelik bir yolumuz var. İpek Yolu’nun bu kısmı Kızılkum Çölü’nden geçiyor. Yol mihmandarımızın (Ayberk Bey) verdiği bilgiye göre otobüsle yolculuğumuz 6-7 saat sürecek.
Eski bir yolla başlayan yolculuğumuz, yeni yapılmış bir otobanla devam ediyor. Amu Derya (Ceyhun) Nehri’nin üzerinden kuzeye geçtik. Ekili dikili tarım alanları geride kaldı. Artık Kızılkum Çölü’nde ilerliyoruz.
Çölde, bazen sık, bazen de çok seyrek “saksual” olarak adlandırılan çalımsı bir bitki örtüsü var. Yol zaman zaman güneyde kalan Amu Derya Nehri’ne yaklaşıyor; nehri görebiliyoruz. Yol oldukça sakin. Her iki yönden çok az araç geçiyor.
Otobüs bir akaryakıt istasyonunda yakıt almak için mola verdi. Çöl havasını teneffüs etmek için otobüsten indik. Biraz sert esen sıcak bir rüzgâr; güneşte bir dakika bile durulmuyor, terliyoruz ama rüzgâr terimizi anında kurutuyor. Çöl havası bu olsa gerek.
Yola devam ediyoruz. Yer yer hayvan sürüleri görünce yakınlarda bir köy veya yerleşim alanının varlığını düşünüyoruz. Bu yerleşim alanları genellikle İpek Yolu’nda yolculara hizmet veren köyler veya derme çatma tesislerden oluşuyor.
Nihayet ufukta yeşil tarım alanları görünüyor. Buhara’ya yaklaştığımızı anlıyoruz. Pamuk, şeker pancarı, ayçiçeği ve patates tarlaları; dut, elma ve kiraz bahçeleri yolun sağında ve solunda halı gibi serili.
Derken Buhara girişinde devasa seralar görüyoruz. O da ne? Seraların önünde göklere çekilmiş Türk ve Özbek bayrakları yan yana dalgalanıyor.
Sonra öğreniyoruz ki Türkiye’den gelen bir girişimci burada bu muhteşem tesisi kurmuş ve tarımsal üretim yapıyor. Bereketi bol olsun.
Sabah saat 8’de başlayan yolculuğumuz tahminimizden uzun sürdü. İkindi vakti nihayet Buhara’dayız.
***
Buhara: Kubbetü’l-İslam, (İslam’ın Kubbesi). Yıllardır ismini duyduğumuz, resimlerde gördüğümüz, hikayelerini dinlediğimiz, üzerine yazılan romanları okuduğumuz, hayal ettiğimiz bu şehirdeyiz. Hayaller gerçek oldu.
“Çılgın tepeler dikenli yollar geçtik
Bir gün koca dağlar koca iller geçtik
Kırk turna Buhara’ya kanat sürmek için
Uçsuz ve bucaksız nice çöller geçtik” *
Buhara’yı geziyoruz. Rehberimiz Mahtume Hanım. Üniversitede de görevi varmış. Tesettürlü bir hanımefendi. Geziye şehrin en eski mekânından Maghak-i Attar’dan başladık. Maghak-i Attar (Özbekçe Mag’oki Attori) Buhara’daki en eski İpek Yolu baharat (aktar=attar) pazarı. Maghak-i Attar “Attarlar Çukuru” anlamına geliyormuş. Hemen yanında yine aynı adda bir mescit (cami) var. Kadim tarihte Budist tapınağı imiş sonra mescide çevrilmiş. Cengiz Han istilasında mescidin yarıdan aşağısı çukurda ve yıkıntılar kaldığı için ilk yapılış hali ile kalmış. 16. yy’ da yıkılan üst kısmı onarılmış. Tuğladan inşa edilmiş bir yapı. Hayret ediyorum. Anadolu’da taş yapılardaki taşlar zamanla eriyor, dökülüyor. Bu coğrafyada taş yok tüm yapılar tuğla ile yapılmış ve yapılıyor, çini ile kaplanıyor. Ama tuğla yapılar yıllara adeta meydan okuyor.
İleride bir heykel var. Oda ne Nasrettin Hoca! Yine eşeğin üzerinde. Ama bu kez düz binmiş. Rus bir heykeltıraş tasarımını yapmış. Yüzü tam bir Asyalı; gözleri çekik. Bizim Hoca tombul yüzlü yuvarlak gözlü idi ve eşeğe ters binerdi. Ah Anadolulu hemşerilerim siz Hocayı da eşeğe ters bindirdiniz ya!
Nadir Divan Bey (Nodir Davon Beg) Medresesi önündeyiz. Taç kapı üzerindeki Anka Kuşu (Simurg) motifleri, kuşların altında veya karnındaki ceylanlar, taç kapının en üstündeki güneş, tacı çevreleyen hat yazısı ve sair süslemeler seyrine doyum olmuyor. Bu şaheserdeki tasvirin bir de anlamını bilsek ne güzel olur değil mi. Rehberimiz sağ olsun ziyafet tadında anlatıyor.
Gezdiğimiz bu üç eser (Lyabi Hauz) Lebi Havuz Meydanında yer alıyor. Malumunuz leb ‘dudak, kenar’ demek. Burada kenar anlamında kullanılmış. Lebi Havuz insan eliyle yapılmış bir havuz.
Buhara Hive’den daha fazla mescit ve medresesi olan bir şehir. Özbekistan’da tarihi mescit (cami) medrese zenginliği bakımından Buhara ilk sırda Hive ikinci sıradadır. Tarihi kayıtlara göre Buhara’da 12’si devasa gösterişli bir mimariye sahip olmak üzere 360 mescit ve 200 civarında medrese bulunmakta. Günümüzde UNESCO Dünya Mirası Listesi’nde 700 adet mescit, medrese, saray, türbe gibi tarihi yapı mevcut.
Tarihi bir meydandayız. Mirza Uluğ Bey Medresesi (inşa, 1417) ve karşısında Abdulaziz Han Medresesi, (inşa, 1652). Uluğ Bey Medresesinde matematik, astronomi, fıkıh ve hadis alanlarında fen bilimleri ve din bilimleri eğitimi birlikte verilmiş. Bu medrese Uluğ Beyin orta büyüklükteki medresesi. Daha büyüğü Semerkand şehrinde bulunuyor. Gidip onu da göreceğiz. Buradaki Uluğ Bey Medresesinin kapısına Arapça şu hadis yazılı. “İlim öğrenmek her Müslüman kadın ve erkeğe farzdır”. Burada bu hadis ne kadar etkileyici değil mi?
Buhara’ya gelinir de Muhammed Bahâeddîn Nakşibend (Şah-ı Nakşibend) hazretlerinin dergâhı ziyaret edilmez mi? Onun kabrini ziyarete gidiyoruz. Ama Şah-ı Nakşibend Hazretleri vasiyet etmiş ki; benim kabrimi ziyarete gelecekler önce annemin kabrini ziyaret etsinler sonra bana gelsinler. Bizde bu vasiyete uyuyoruz.
Şah-ı Nakşibendi’den güzel öğütler Özbekçe ve İngilizce duvarlara levha olarak asılmış. Hem geziyor hem onları okuyorum ve her okuyuşta Özbekçe yeni bir kelime öğreniyorum. İşte bu levhalardan biri.
“Dılıng Allohda Bolsın Qu’lıng Mehnatta” “Kalbin Allah, elin iş ile olsun” .
Bir diğer levha
“Yolımız asosi suhbatdır, xayru baraka mulogattadır xilvatta emas”
“Yolumuzun temeli sohbettir, hayır ve bereket sohbette gizlidir, yalnızlıkta değil”
Dergâhın ortasında direğin tepesinde bayrak gibi beyaz ve üçgen boyutunda bir bez ve bezin ucunda bir yün demeti püskül gibi asılıyor. Mihmandarımız anlatıyor: Bir yapıda direk ucunda bayrak gibi, beyaz renkli yünden örülmüş üçgen bez ve at kuyruğu ucu gibi yün demeti varsa burası bir Nakşibendi tarikatı dergahıdır. Beyaz bez saflığı ve temizliği, yün ise yumuşaklığı ve güzel huyu uçtaki yün kıllar ise “sırat köprüsünü” temsil eder. Bu bayrak gibi tasarım Nakşibendilerin alameti farikası, simgesi olduğunu öğreniyoruz.
Ne güzel bir tevafuk “maarifinsesi.com”da tasavvuf ve yün temalı bir yazı yazmıştım. “https://www.maarifinsesi.com/bir-zooteknist-bakisiyla-tasavvuf ve yün/” Benim mana olarak ele aldığım ve tasavvufla alakalandırdığım yün, burada maddeye bürünmüş simge olmuş. Yazıyı alakalı okurlara tavsiye ederim.
Nakşibendi dergahında Kur’an-ı Kerim tilaveti ve dualar ile devam eden kabir ziyaretlerimiz bize ruh dinginliği verdi. Mihmandar hanımefendi Nakşibendi tarikatı hakkında bir hayli donanımlı idi. Bize tarikatın Peygamberimiz Hz. Muhammed’den başlayarak tarihi sırayla İstanbul’da metfun son halife Hâce Musa Topbaş’a kadar tüm halifeleri sıralayan bir doküman da verdi. Özellikle Nakşibendilerin 11 umdesini, (esas, ilke) “Hûş der-dem” ile başlayıp “Vukûf-i kalbî” ilkesine kadar ezberinden sayıyor ve açıklıyordu. Ayrıca Nakşibendi halifeleri içinde “Yedi pir” olarak bilinen halifelerin Nakşibendi silsilesindeki yeri ve önemini anlattı. Bu halifelerin mezarları Buhara civarındaki köylerde bulunuyor ve manen Buhara’nın bekçileri olarak kabul edildiğini vurguladı. Rehber bu halifeleri “yeti bir” olarak telaffuz ediyordu. Rehber Özbek olduğunu, İngilizce dil bilimi okuduğunu ve doktoralı olduğunu söylemişti ama bu telaffuzu ile acaba Trabzonlularla yakın akraba olabilir miydi? Meftune Hanımefendiye buradan selamlar ve teşekkürler.
Şimdi yeni bir mekâna gidiyoruz. Sitare-i Mahi Hassa. Anlamı “Yıldız ve Ayın Buluştuğu Yer” demekmiş. Sarayın temelleri 19. yy. ortalarında atılmış Buhara Emirliği’nin son hükümdarı Seyyid Mir Muhammed Alim Han döneminde (1912–1920) tamamlanmış. Saray ilk yapımı Han tarafından doğum sırasında hayatını kaybeden çok sevdiği eşinin anısına başlatılmış.
Emir Nasrullah Han sarayın yerini belirlemek için 40 koyun kestirerek karkasları (tüm gövde) şehrin muhtelif noktalarına astırır. En son bozulan karkasın yerine saray inşasına başlar. Bu yer seçim tekniği İbni-Sina’ya atfedilir. Han ve mimarları İbni Sina’dan yaklaşık 900 yıl sonra bu tekniği kullanırlar.
Gerçekten temmuz sıcağında gün ortasında Sitare-i Mahi Hassa sarayı ve çevresinin çok rahatlatıcı bir atmosferi vardı. Sarayın yapımında tarihi İslam sanatı ile Rus Çarlığı dönemi Avrupa mimarisi birleştirilmiş; görkemli ve eşsiz bir eser ortaya çıkmış. Şimdi bu saray müze olarak kullanılıyor. Bu Saray da dünya gözü ile gezilip görülmeli.
Buhara gezilip görülecek havası solunacak çok tarihi mekân var. Ben gezdiğimiz gördüğümüz mescit ve medreselerin tarihi yapıların adlarını ve/ya kısa özelliklerini vermekle yetineceğim.
Bunlar: Kalan (Kalon) Minaresi ve Kalan Külliyesi (kompleksi); Cengiz Han Buhara’yı yerle bir ettiğinde bu minareyi yıkmaya kıyamamış. Muhteşem bir minare. Bu külliyenin karşısında Mir-i Arap Medresesi; (Sovyet döneminde eğitime ara verilmeyen medrese). Dört Minareli Medrese (Chor Minor) ve Kukeldaş Medresesi. Bolo (Bala, Bebek) Havuz Mescidi: Bu Mescid (cami) ahşap direkleri ile ve direklerin tepesindeki Hira mağarası motifli olduğu varsayılan mukarnasları ile ünlü. Birde meşhur Buhara Hisar veya Ark Kalesi var.
Bu yapıların her biri kendine has harikulade mimariye sahip. Eserler gerçekten muhteşem ve görkemli; taç kapıları, silindir minareleri, turkuaz renkli çinileri, hat yazıları, süslemeleri, motifleri bazılarında işlemeli ahşap sütunları ile seyirlerine doyum olmuyor. İnsanı hazır zamandan alıp yüzyıllar öncesi tarihin derinliklerine, ruh dinginliğine, başka bir aleme götürüyor. Her şeyiyle şahika atmosfer insanı büyülüyor. Bu eserleri layıkıyla yazıya dökmek gerçekten çok zor. Buhara’ya gelip dünya gözüyle görmek, buraların manevi havasını solumak lazım. Duygularımı belki şu vecize anlatır.
“Hüsn odur ki seyrederken ihtiyar elden gider”
İkisi, üçü bazen dördü bir meydan veya alanda olan bu eserlerden; yerleşim düzeni, birbirleri ile uyum, çevre düzenlemesi ve temizlik bakımından mimarların, mühendislerin, çevrecilerin, süslemecilerin özellikle şehir ve özgün eser (cami, kütüphane, külliye, kompleks) planlayıcılarının alacağı çok dersler var. Hülasa Özbek kardeşlerimizden öğreneceğimiz çok şey var.
***
Bu toprakların deha tabibi İbn Sina’yı da (Buhara, Efşene köyü doğumlu) bir rubai ile analım.
“Yıldızları dinlemekte kalbin kulağı
Efsane Buhara ilmin son durağı
Bir bilge hekim ki İbn Sina’mızdır
Alnında pırıldamakta hikmet çerağı”**
***
Son Kelam: Buhara: İlim ve maneviyat merkezi, eğitim merkezi. Bu şehir İslam’ın Kubbesi, Mekke, Medine ve Kudüs’ten sonra en kutsal şehirlerden biri. Hadis ilminin baş alimi hadis alimi İmam Buhari, bu topraklarda doğdu yetişti. Tıp ilminin dehası İbn Sina Buharalı. O bu coğrafyadan zirveye yükseldi. Büyük mutasavvıf Şah-ı Nakşibend, Nakşibendiliği bu mübarek beldeden dünyaya yaydı.
Gezimize Semerkand ile devam edeceğim. Şehirlerin Şahında (Şah-ı Cihan) görüşmek üzere.
Prof. Dr. Ömer AKBULUT Eylül 2026.
Not 1: *, ** Makaledeki rubailer şair dostum akademisyen Dr. Tacettin Şimşek’e aittir.
Not 2: Buhara’yı bazı resimlerle seyrinize arz ederiz.
Kızılkum Çölü ve Buhara’dan Bir Katre Resimler






Hocam yüreğine ,kalemine ve emeğine sağlık.Sanki oraları bir nebze gezmiş olduk.