Bir çocuğa “dürüst ol”, “adil davran” veya “arkadaşına zarar verme” demek kolaydır. Zor olan, bu ilkeleri çocuğun yalnızca tekrarladığı sözler olmaktan çıkarıp hayatında anlamlı tercihlere dönüştürmektir. Çünkü ahlak, duvarlara asılan özlü sözlerle değil, insanın kimse görmediğinde verdiği kararlarla ortaya çıkar. Ahlakı çocukluktan itibaren sevdirmek istiyorsak, önce ahlakı korku, ödül ve ceza üçgeninden kurtarıp anlamlı bir yaşama biçimi olarak göstermeliyiz.
Bir kural, bir olayın hangi şartlarda meydana geldiğini açıklayabilir; fakat kuralın kendisi o olayı gerçekleştiren bilinç, irade ve amacı açıklamaz. Dil bilgisi kuralları bir cümlenin nasıl kurulacağını gösterir, ancak cümleyi kuran bir öznenin yerini tutmaz. Benzer biçimde, bir okul yönetmeliği de doğru davranışın sınırlarını belirleyebilir; fakat çocuğun o davranışı neden benimsemesi gerektiğini tek başına açıklayamaz. Ahlaki eğitim, davranışın biçimiyle onun anlamı arasındaki bu boşluğu doldurmalıdır.
Çocuklar ahlakı ilk olarak yetişkinlerin davranışlarında görür. Öğretmen, hata yaptığında bunu kabul ediyor; anne baba özür dileyebiliyor; okul yöneticisi kendisi için koyduğu kuralları başkalarına da uyguluyor; güçlü olan, zayıf olanı ezmek yerine koruyorsa çocuk için adalet soyut bir kavram olmaktan çıkar. Buna karşılık yetişkinler dürüstlükten söz edip başarı uğruna hileyi hoş görüyor, saygıyı savunup öğrenciyi herkesin önünde küçük düşürüyor veya adaletten bahsedip kayırmacılık yapıyorsa çocuk çok önemli bir ders öğrenir: Ahlak, yalnızca söylenmesi gereken; hayatın gerçek kararlarında ise ertelenebilecek bir şeydir.
Bu nedenle ahlaki davranışı sevdirmenin ilk yolu, çocuğa küçük fakat gerçek sorumluluklar vermektir. Sınıfın ortak eşyalarını korumak, bir grup çalışmasında görev paylaşımını adil biçimde yapmak, dışlanan bir arkadaşın yanında durmak, kaybolmuş bir eşyayı sahibine ulaştırmak ve bir hata sonrası zararı gidermek, ahlakı gündelik hayatın içine yerleştirir. Çocuk doğru davranışın yalnızca cezadan kaçınmak olmadığını, ilişkileri onardığını ve ortak yaşamı mümkün kıldığını deneyimlemelidir.
İkinci yol, çocuklarla ahlaki ikilemleri konuşmaktır. “Arkadaşının kopya çektiğini görürsen ne yaparsın?”, “Grup çalışmasında bütün yük bir kişinin üzerinde kalırsa adil çözüm nedir?”, “Bir arkadaşın çevrim içi ortamda aşağılandığında sorumluluğun var mıdır?” gibi sorular, çocuğu hazır cevapları ezberlemekten çıkarıp muhakemeye yöneltir. Buradaki amaç, her durumda öğretmenin tek doğruyu ilan etmesi değildir. Çocuğun olaydan etkilenen kişileri fark etmesi, seçenekleri karşılaştırması, kararının sonuçlarını düşünmesi ve gerektiğinde hatasını düzeltmesi daha değerlidir. Ahlak, düşünmeden itaat değil; sorumluluk taşıyan bir iradedir.
Tam da burada mevcut eğitim sisteminin pozitivist karakteriyle hesaplaşmak gerekir. Sorun bilim, deney veya ölçme değildir. Sorun, gözlemlenebilir ve sayılabilir olanın eğitimdeki bütün değerlerin yerine geçirilmesidir. Sınav puanı, diploma ve istihdam başarısı önemli hâle gelirken merhamet, vicdan, adalet duygusu, hakikate sadakat ve ortak iyilik için sorumluluk çoğu zaman ölçülemeyen ayrıntılar gibi görülmektedir. Oysa bir insanın ne kadar bildiği, bildiğiyle ne yaptığı sorusunu cevaplamaz. Mekanizmayı açıklamak, anlamı tüketmez; davranışın sonucunu ölçmek de onun ahlaki değerini bütünüyle belirlemez.
Bu daralmayı aşmak için ahlak eğitimini haftada bir verilen nasihat dersine hapsetmemeliyiz. Fen derslerinde bilginin dürüstçe üretilmesi ve doğaya karşı sorumluluk, bilişim derslerinde mahremiyet ve yapay zekânın ahlaki kullanımı, tarih derslerinde adalet ve hafızanın sorumluluğu, beden eğitiminde adil rekabet ele alınmalıdır. Sınavlara ek olarak öğrencilerin portfolyoları, ortak projeleri, düşünme günlükleri ve sorumluluk içeren çalışmaları değerlendirilmelidir. Ancak çocuklara “ahlak puanı” verilmemeli; değerlendirme, onları damgalamak için değil, davranışlarını geliştirecek geri bildirim sağlamak için kullanılmalıdır.
Okul disiplini de yalnızca cezalandırmaya dayanmamalıdır. Bir öğrenci zarar verdiğinde, yalnızca kural ihlalinin kayda geçirilmesiyle yetinilmemeli; kimlerin etkilendiği, zararın nasıl giderileceği ve güvenin nasıl yeniden kurulacağı konuşulmalıdır. Bu yaklaşım yaptırımsızlık değildir. Aksine, çocuğu davranışının sonucuyla yüzleştirir ve ona sorumluluğu onarım yoluyla öğrenme imkânı verir.
Sonuç olarak ahlaki davranış çocuklara zorla sevdirilemez; fakat onlara yaşatılabilir. Bunun için okul, çocuğu yalnızca ölçülen bir performans birimi olarak görmemeli; düşünen, hisseden, karar veren ve sorumluluk üstlenen bir özne olarak kabul etmelidir. Bilimsel bilgi korunmalı, fakat bilimin yöntemi hayatın bütün anlam sorularını tek başına cevaplayan bir dünya görüşüne dönüştürülmemelidir. Çocuklardan doğru davranmalarını bekliyorsak onlara daha çok testten önce daha çok gerçek ilişki, daha fazla muhakeme zamanı, karar alanı ve telafi fırsatı sunmalıyız. İyi eğitim, dünyayı yalnızca nasıl işlediğiyle açıklamaz; insanın o dünyada nasıl yaşaması gerektiğini de düşünmesine yardım eder. Bu tartışmayı, bilgiyi davranışa dönüştürmeyen bir eğitimin eksikliğini yüzyıllar öncesinden fark eden Fârâbî’nin cümlesiyle tamamlayalım: “Tabiatı gereği bilinmesi ve uygulanması gereken şeylerin yetkinliği, onların gerçekten uygulanmasına bağlıdır.”