İstanbul’da görev yapmış bir maarif müfettişi dostumuzla eğitim üzerine hasbihal ediyoruz. Bir eğitim kurumunun denetimi esnasında yaşadığı anekdot dikkat çekici. Bizzat kendi ifadesiyle şu şekilde anlatıyor yaşadıklarını:
“İstanbul’un ilçelerinden birinde özel bir anaokulunun denetimini yapıyorduk. Kurucusu, 80’li yaşlara merdiven dayamış Batı Trakya mübadillerinden tam bir İstanbul hanımefendisi. Konu yitik vatan toprakları Rumeli olunca sohbeti koyulaştırdık. Fizik öğretmeni olarak Bulgaristan’da görev yaparken mübadele kapsamında anavatana göç etmiş. Türkiye’de öğretmenlik mesleğini icra edip emekli olduktan sonra özel anaokulu işletmeciliğine başlamış. Kurucusu olduğu okulda kızı ve damadıyla birlikte çalışmaya devam ediyor.
Sohbetin konusu doğal olarak Batı Trakya’ya geldiğinde, Türklerin yaşadığı zulümlerden örnekler veriyor, yaşadığı sıra dışı bir olay şaşkınlığımı daha da artırmıştı. İlkokuldan üniversiteye tüm eğitim hayatını Bulgaristan’da tamamlayarak diploma almaya hak kazanmış, tamamen Türk azınlığın çocuklarının eğitim gördüğü bir okulda fizik öğretmeni olarak göreve başlamış. Görevde kaldığı süre boyunca Bulgar eğitim müfettişleri hemen hemen on günde bir okula ani baskınlar düzenliyor, gerçekleştirdikleri sıkı denetimin ardından “bu çocukları size bırakacağımızı mı zannediyorsunuz?” diyerek gözdağı veriyorlarmış. Yani Türk çocuklarını Türk öğretmenlere bırakmıyorlar; sıklıkla denetim yaparak onların Bulgar bilinciyle yetişmelerinde “hassasiyet gösteriyorlarmış”.
Eğitim müfettişi dostumuzun aktardığı bu anekdot, eğitim adına göz ardı edilemeyecek ibretamiz tarihsel tecrübeleri hatırlamamıza vesile oldu. Bilindiği üzere Tanzimat’la birlikte Osmanlı coğrafyasında hızla çoğalmaya başlayan gayrimüslimlere ait cemaat okullarının denetimlerinde büyük sorunlar yaşanmıştı. Maarif müfettişlerinin, denetim için gittikleri kimi gayrimüslim okulların bahçe kapısından içeri giremediklerine tanık olunuyordu. Özellikle gayrimüslim tebaanın hâmiliğine soyunan devletlerin sefaretleri Maarif Nezaretine nota vererek denetimlere engel oluyorlardı. Böylece meydanı boş bulan bazı gayrimüslim cemaatler, devleti bölmeye ve parçalamaya yönelik her türlü hücre faaliyetlerini bu okulların çatısı altında gerçekleştiriyorlardı. Tabii ki devletin bu duruma bigâne kalması söz konusu olamazdı. Devlet, gücü nispetince tedbir almaya ve gereğini yapmaya çalışıyordu.
Anadolu gibi çalkantılı ve netameli coğrafyada, zeminin sağlamlaştırılması her zaman için hayati önemi hâizdir. Farklı etnik kimliklerin kaşınmaya ve birbirine düşman kılınmaya çalışıldığı bu coğrafyada, tarihsel süreç içerisinde ortak paydaların bilinçli ya da bilinçsiz bir şekilde zayıflatıldığına sıklıkla tanık olunmuştur. İslam kültür ve medeniyeti ortak paydasında asırlarca birbirine kenetlenmiş olan bu coğrafya insanının, Tanzimat’tan itibaren zemin kaymasına ya da sarsıntısına uğradığı ve zamanla ciddi kayıplarla sonuçlanan neticelerle karşılaştığı bilinmektedir.
En çok eleştirilen Osmanlı sultanlarından II. Abdülhamit’in, modern eğitim-öğretime en çok katkı sağlayan ve Cumhuriyet dönemi eğitiminin zeminini oluşturan sultan olduğunda tarihçiler hem fikirdirler ancak açtığı mekteplerden yetişenlerin, onun saltanatını nihayete erdirenler olduğu da gözden ırak tutulmamalıdır.
Eğitim-öğretimin niteliği, bir milletin istikbalini belirleyen en önemli unsurdur. Diğer bir ifadeyle eğitim-öğretim faaliyetleri milletin ve devletin geleceğini şekillendiren sürecin muharrik gücüdür. Öğretmenler ise bu sürecin başkahramanlarıdır. Elbette ki “öğretmenlik mesleği bilgisi” önemlidir ve öğretmen seçiminde öncelikli ölçütlerin birincisidir. Salt bilginin, milletlerin geleceğini oluşturmada tek kanatlı kuş gibi hedefe ulaşmada yeterli olamayacağı da açıktır. Bu nedenle öğretmen seçiminin birkaç oturumluk test sınavıyla ve mülakatla gerçekleştirilmesi yeterli değildir.
Toplumun geleceğini inşa edecek olan öğretmenlerin seçiminde testten mülakata, mülakattan yetiştirme kurslarına ya da akademiye ihtiyaç duyulması ve diğer bir takım seçme yöntemlerinin devreye sokulması gerekli olduğu gibi öğretmenlerin mesleklerini icra ederken Türk Milletinin millî, ahlâkî, insanî, manevî ve kültürel değerlerini benimseyen, koruyan ve geliştiren; ailesini, vatanını, milletini seven ve daima yüceltmeye çalışan bireylerin yetiştirilmesine katkı sağlayacak nitelikte olup olmadıkları hususunun objektif esaslar çerçevesinde değerlendirilmesi ve sürekli takibi devlet ve milletin istikbali açısından çok ama çok önemlidir.
Artık, devlet okullarına da sirayet ettiği üzere özel okulların, sınavlara öğrenci hazırlayan mekanizmalara dönüşmeleri nedeniyle, şayet öğrenci sayısalcı ise sözel derslerin; sözelci ise sayısal derslerin kepenginin çekildiği herkesin malumudur. Sayısalcı sınıflarda sözel derslerin; sözelci sınıflarda ise sayısal derslerin esâmisi dahi okunmuyor. Bir kısım özel okullar kendi kurdukları düzen içerisinde kendi bildiklerini okumaya devam ediyorlar. Bazı devlet okullarının da, öğrencilerin park edildiği alanlara dönüştükleri ve vakit doldurma mekânları vasfını kazandıkları müşahede edilmektedir.
Meslekte 35 yılını ikmal etmiş bir özel okul öğretmeninin ifadesiyle istikbal adına ülkemizin birinci “milli güvenlik sorunu”nun öğrencilerin daha ilkokul çağlarından itibaren yurt dışı eğitim hayalleri kurarak beyin göçüne hazırlanmaları olduğunda şüphe yoktur. Tecrübeli eğitimcinin “Büyük marka okulların iki ayrı programı var; biri kendilerinin uyguladıkları normal program, diğeri müfettiş geldiğinde saniyesinde devreye sokulan MEB’in istediği program” derken üzüntüsünün derinliği yüzüne yansıyordu. Haftalık ders çizelgesinde yer alan Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinin, okulda uygulanan programda yeri yokmuş. Din Kültürü ve Ahlak Bilgisi dersinde sınavlara hazırlık amacıyla diğer dersler işleniyormuş. Hülasa öğrencilerin, ait olduğu toprakların ve coğrafyanın kültüründen ve asırlardır bu toprakları mayalamış ecdadının dininden haberdar olmaları gereksiz görülüyormuş.
Neticede, guguk kuşu misali yuvanın bize; yavrunun dünyasının ise yaban ellere ait olduğu gerçeğiyle yüz yüzeyiz. O halde, istikbal için yuvayı ve yavruyu muhafazaya yönelik her türlü tedbirin behemehâl alınmasından başka çıkış yolu gözükmüyor.
Hasan YILDIZ