eğitim,öğretim,terbiye,talim,Meb,Üniversite,öğrenci,öğretmen,muallim,öğretim üyesi,maarif,aile,
Adana Adıyaman Afyon Ağrı Aksaray Amasya Ankara Antalya Ardahan Artvin Aydın Balıkesir Bartın Batman Bayburt Bilecik Bingöl Bitlis Bolu Burdur Bursa Çanakkale Çankırı Çorum Denizli Diyarbakır Düzce Edirne Elazığ Erzincan Erzurum Eskişehir Gaziantep Giresun Gümüşhane Hakkari Hatay Iğdır Isparta İstanbul İzmir K.Maraş Karabük Karaman Kars Kastamonu Kayseri Kırıkkale Kırklareli Kırşehir Kilis Kocaeli Konya Kütahya Malatya Manisa Mardin Mersin Muğla Muş Nevşehir Niğde Ordu Osmaniye Rize Sakarya Samsun Siirt Sinop Sivas Şanlıurfa Şırnak Tekirdağ Tokat Trabzon Tunceli Uşak Van Yalova Yozgat Zonguldak
Ankara
Parçalı Bulutlu
26°C
Ankara
26°C
Parçalı Bulutlu
Cuma Açık
27°C
Cumartesi Açık
30°C
Pazar Az Bulutlu
30°C
Pazartesi Az Bulutlu
27°C

Zihni YILDIZ

1963 yılında Yozgat'ta doğdu. İlkokulu köyünde okudu. Ortaokul ve liseyi 1982 yılında Kayseri Mimar Sinan Öğretmen Lisesinde tamamladı. 1986 yılında A.Ü. Eğitim Bilimleri Fakültesinden mezun oldu. Aynı yıl basın dünyasına adım attı ve TRT'de kameraman olarak çalışmaya başladı. 1990 yılından itibaren özel televizyonlara geçti ve yönetim kadrolarında çalışmaya başladı. Toplumcu bir anlayışla ve eğitimci gözlemleriyle denemeler yazmakta. Cami fotoğrafçılığı ve camileri tasvir eden yazılarına da devam etmektedir.

    Gar/ip

    Bir önceki yazıda kahramanımız er Feridun’u alıp Payitaht’a gelmiş; Yahudi tüccarı Selanik limanında bırakmıştık hatırlarsanız. Ne dersiniz hazır suyun öte yakasına geçmişken Rumeli coğrafyasında seyahate devam edelim mi? O günün Selanik’inden yola çıkıp bugünün Edirne’sine zaman ve mekânda dikey geçiş yapalım mı? Tabi ki yakamızı bırakmayan gariplik de eşlik edecek bize. 

    Edirne Tren Garı’nın önünde yüzünde maske garip bir yolcu. Gözlerindeki ifadeye bakılırsa ha ağladı, ha ağlayacak. Acaba neden? Arkasındaki tarihi istasyon binasının garip hikâyesini öğrenince sizin de hüzünleneceğinizden adım gibi eminim. Anlatmasam mı acaba? Ayrılık hüznüne aşina olmayanlara müsaade edelim çıksınlar, ondan sonra başlayım anlatmaya.

    Önce şu haritaya bir göz atalım. Sol köşede “Avrupa-yi Osmanî” yazıyor. Büyük savaştan önceki Rumeli haritamız. Avrupa kıtasındaki topraklarımız. Karalarımız, denizlerimiz, adalarımız varmış bizim Rumeli’de. Şehirler, kasabalar, yollar işaretlenmiş eski/meyen yazı/mız ile. Siyah çizgilerin demiryolu olduğunu yine sol üst köşedeki “şimendifer” notundan anlıyoruz. 

    “Rumeli Demiryolu” projesinin geçmişi 1850’li yıllara dayanıyor. İstanbul’dan başlayıp Edirne, Filibe, Sofya, Niş, Saraybosna’dan geçerek Sava Nehri sınırına dayanan bir hat. Ayrıca yan kollarla Selanik ve Burgaz’ın da bu ana hatta bağlanması planlanmış. Hat üzerindeki ana duraklara istasyon binaları yapılmış. Sirkeci Garı başta olmak üzere Edirne’ye, Filibe’ye, Selanik’e ve Sofya’ya istasyon binaları inşa edilmiş.


    Karaağaç’ta bulunan Edirne Tren Garı’nın yapımına II. Abdülhamit döneminde başlanmış. Bu zarif binanın mimarı Mimar Kemalettin. Halen Trakya Üniversitesi Güzel Sanatlar Fakültesi olarak hizmet veren bu tarihi yapının kendisinden ve hüzünlü hikâyesinden acayip etkilendim. Hani derler ya “adalet, eşyanın yerli yerinde olması; zulüm ise, eşyanın yerinden edilmesidir” diye. O misal, yerli yerinde kullanılmadığı için şu güzel binadaki hüznü fark ettim ilk bakışta. Bu gördüğünüz ön cephesi. Ne demek istediğimi anlatmak için arka tarafa geçmemiz lazım.  

    Fotoğrafı can gözünüzle inceleyin bakalım, kahredici ayrıntıyı görebilecek misiniz? “Raylarda yeşeren bitkiler” diyen arkadaş yaklaştı. Tabi ki diğer tüm istasyonlarda olduğu gibi Edirne tren garının yanından da demiryolu rayı geçiyor.

    Hatta tek vagonlu da olsa önünde bekleyen bir tren bile var. Ama burada bir gariplik göze çarpıyor. Vagonun arkasına dikkatle bakın lütfen. Raylar orada bitiyor değil mi? Fotoğrafta görünmüyor ama lokomotifin önündeki raylar sonlandırılmış. Sanki şu küçük katar kısacık rayları ile birlikte gökten düşmüş gibi.  

    Ama neden, neden, neden? Raylar niye sökülmüş, güzelim istasyon genç yaşta dişleri dökülen insana benzetilmiş? Tarihi Edirne tren garına bu zulmü kim reva görmüş? Bir dizi “deli” soru. Hadi çık işin içinden çıkabilirsen. “Vay anam vay! Kocaman tiren, ufacık ray!” Tabi ki İstanbul’a gelince ilk işim bu konuyu araştırmak oldu. 

    Dikkat, dikkat! Sayın okuyucular, lütfen hafıza ayarlarınızla oynamayınız. Aşağıda okuyacaklarınız her ne kadar gerçekleşmiş tarihi olaylara dayanıyorlarsa da tamamen hayal mahsulüdür. Bizim Yolcu gene uçuşa geçti, tutana aşk olsun. Kendisi, beyin konforunuza verdiği rahatsızlıktan dolayı peşinen özür dilemektedir. 

    Giriş: Efendim, malumunuz Rus Harbi ve Balkan Bozgunundan sonra patlak veren Cihan Harbine devletimiz Almanlarla birlikte gir/diril/di. 7 düvele karşı 7 den fazla cephede kahramanlık destanları yazmamıza rağmen Almanlar yenildiği için biz de yenilmiş sayıldık. Sonunda çekildiğimiz Anadolu sığınağı da doğudan-batıdan, güneyden-kuzeyden işgal edilmeye başlandı. Ölümü gösterip sıtmaya razı etmeye çalıştılar, Sevr’i dayattılar. Bizi Anadolu’nun ortasındaki birkaç vilayetten oluşan sınırlara hapsetmek istediler. Tarihte esaret nedir bilmeyen Türk Milleti şaha kalktı, istiklal savaşı verdi, düşmanı denize döktü ve sonunda karşı taraf bizi barış masasına davet etmek durumunda kaldı.

    Gelişme: Lozan’daki masa “siz hepiniz, ben tek!” şeklinde kurulmuş. Müzakereler, müzakereler… Sıra yeni devletin sınırlarının çizilmesine gelmiştir. “Doğu sınırında sorun yok; Kasr-ı Şirin anlaşmasından beri değişmeden duruyor. Kuzeyde zaten deniz var. Güney ve Trakya sınırlarını belirledik mi bu iş tamamdır. Adaları sonra çözeriz” demişler. 

    Biz; “Ortadoğu ve Afrika’daki nevzuhur ülke haritalarını çizdiğiniz cetvel yanınızda mı?” 

    Onlar; “Yanımızda değil ama hemen getirtiriz, ne yapacaksın ki?”  

    – Misak-ı Milli gereğince Kerkük/Musul ve Halep içerde kalacak şekilde İran sınırından Akdeniz’e kadar bir çizgi çekelim. Trakya’da ise Selanik ve Köstence’nin kuzeyinden iki deniz arasına koyalım cetveli. Bir hat da oraya çektik mi ….

    – Hop hop hop. Dur bakalım Paşa, fazla ileri gidiyorsun sen. Her ne kadar Yunanı denize dökmüş görünseniz bile bizim gözümüzde, Almanlar yenildiği için yenilmiş sayılan tarafsınız siz. Kullanılmış cetvelle sınır mı çizilir? Cetveli pergeli karıştırma şimdi, sınırlarınızı biz belirledik zaten. 

    – Efendim? Ne dediniz? Keşke masa bu kadar büyük olmasaydı, duyamıyorum sizi.

    – Bak o zaman. Irak sınırını şu yalçın sıradağların zirvesinden geçiriyoruz. Gelecekte lazım olacak bu bize. Suriye sınırınız ise demiryolu hattı boyunca uzanacak.

    – Şimdi ben size ne deyim? Sör mü deyim, mösyö mü deyim, ne deyim? Kat’iyyen olmaz. Yahu Kerkük bir Türkmen kenti değil mi, Halep Antep’in kardeşi değil mi? Kardeşi kardeşten ayıramazsınız! Sonra raylar Ceylanpınarı’nın ortasından geçiyor. Şehri bıçak gibi ikiye kestiğinizin farkında mısınız? Olur mu böyle saçmalık ekselans?

    – Olur olur. Sizde kalan tarafa Ceylanpınar dersiniz, karşı taraf Re’sel-Ayn olur. İkisi de aynı mânâya geliyor zaten. Paşa paşa! Almanlar yenildi dedik ya! Ha, unutmadan söyleyelim, Hatay ne sizin, ne Suriye’nin. Orasını ayrı bir devlet olarak planladık. 

    – Hadi buna “yetmez ama evet” diyelim. Trakya’da bari cetveli kullanalım. Kurucumuzun doğduğu Selanik bari sınırlarımızın içinde kalsın.

    – Selanik Yunan’ın. Hadi sana acıdık, Edirne’yi Bulgar’a bırakmayıp size veriyoruz. Ama bir şartımız var: Şehirde asker bulundurmayacaksınız. Yunan sınırına gelince: Meriç nehri sınır olarak belirlenmiştir. Nokta.

    – Dümdüz ovada akan nehirden sınır mı olur? Ya taşkın olup yatak değiştirirse? Etmeyin eylemeyin ekselans. Meriç sınır olursa borç harç yaptığımız demiryolu da Yunan tarafında kalıyor. Bari burada da demiryolu sınır olsun. İstanbul’dan Edirne’ye giden tren her seferinde Yunanistan’a girip çıkacak. İnsanlar kendi ülkesinde bir şehirden diğerine pasaportla mı gider? Kaldı ki Edirne tren istasyonu bile Meriç’in öte yakasında kalıyor. Yapmayın bunu! 

    – Ha öyle mi? Bak biz bu ayrıntıyı atlamışız. Ne yapsak, ne yapsak? Buldum. Tren garının bulunduğu Karaağaç ve Bosna Köyleri size kalsın. Bunu da Yunan’ın Anadolu’da yaptığı tahribata karşı savaş tazminatı olarak sayalım gitsin. Hadi gene iyisiniz. 

    – Ama demiryolunun diğer kısmı gene o tarafta, sorun çözülmedi ki!

    – Canım siz de Edirne’ye tamamı kendi topraklarınızdan geçen yeni bir demiryolu hattı yaparsınız. Hattın ucunu Tarihi istasyon binasına denk getiremezseniz yeni bir tren garı yaparsınız olur biter. Her şeyi biz mi söyleyelim?

    – Sör iyi diyorsun da, biz bunu hangi parayla yapalım? Savaştan daha yeni çıktık, hazır istasyon ve hat varken niye masrafa girelim? Suriye sınırında olduğu gibi demiryolunun sınır olması çok mu zor?

    – Para konusunu düşünme sen. Baron Hirsch giderse IMF gelir, olur biter.

    Sonuç: İngilizlerin dediği oldu. Dağların zirvesinden geçen Irak sınırı yol geçen hanına döndü. Mağaralarında eşkıya türedi. Yüzlerce vatan evladı şehit düştü. Suriye sınırını korumak için önce mayın döşendi, sonra söküldü, en sonunda 3 metre yüksekliğinde beton duvar çekildi. Meriç’in öbür tarafında kalan 33 kilometrelik demiryolu hattı Yunanistan’ın oldu. İstanbul’dan Edirne’ye trenle ulaşmak için Yunanistan’a girilip çıkıldı. Bu garabet yıllarca devam etti. 67 kilometrelik Pehlivanköy-Edirne hattı ve yeni Edirne tren garının yapımı ancak 1971’de tamamlanabildi. Karaağaç Mahallesinde bulunan Tarihi tren garına giden/gelen raylar söküldü.  Türk askeri Edirne’ye 1939’da girebildi. Karaağaç’a “Lozan Barış Anıtı” ile “Milli Mücadele ve Lozan Müzesi” yapıldı. 

    Vesselam…

    Yazarın Diğer Yazıları
    Yorumlar

    Henüz yorum yapılmamış. İlk yorumu yukarıdaki form aracılığıyla siz yapabilirsiniz.