“Doğu”nun, “batı”ya bir hediyesi,
Muhteşem bir medeniyet nefesi…
İnce bir sitemle “ah” eder sanki,
Yüzyıllar öteye ulaşır sesi…
Kuru çölden gelen bir esenlikti,
Arap atlarının nefeslerinde…
Gece esintisi gibiydi zaman,
Şalın kıvrımında, zil seslerinde…
Binbir gece masalları misali,
Binbir nakış ince ince işlenmiş…
Her nakışta çağırıyor visali,
“La galibe İllallah”ta gizlenmiş…
El Hamra hâlâ mağrur, lakin durgun,
Gırnata dağında “Arap iç çeker”…
Dar sokaklar kederli, kırgın, yorgun,
Asırlar sonraya hüzünler eker…
Annesinden azar yemiş bir prens,
Erkek gibi dövüşmemiş meydanda…
Sahip çıkamamış emanetine,
Kadın gibi ağlıyordu dağlarda…
Kapkara gözleri, güzel çocuklar,
Abraham’la Muhammed oynuyordu,
Sırtlanlar çıkıpta gelene kadar,
İç avlular neşeyle çınlıyordu…
Kimseler yetişmeyince sesine,
Minareler dönmüş çan kulesine…
Her kitap yakışında binbir kayıp,
Alevler, Bibi Lambra’da bin ayıp…
Hangi vicdan yaşar ki bunca ölüm,
Bir cami içine katedral diker…
Mabede yapılan en büyük zulüm…
Kurtuba camisi, kalbinde hançer…
Sakın mahzun olmayasın kardeşim,
Azaldım sanarken sen azar azar,
Sancaklar doğudan yükselir bu kez,
Bir Fatih gelir ki bin destan yazar…
Güneşin böyledir mukadderatı,
Hep “Doğu”dan doğar, “Batı”dan batar…
Endülüs’ün taşında, toprağında,
Medeniyet, hüzün iç içe yatar…
Ahmet Kağan Karabulut
18 Ekim 2016 Seher Vakti, Sevilla, Endülüs